YENİ DÜNYA DÜZENİ KEMALİZM VE TÜRKİYE

YENİ DÜNYA DÜZENİ
KEMALİZM VE TÜRKİYE

 

yeni-dC3BCnya-dC3BCzeni-1

 

OKUMADAN OLMAZ

Attila İlhan

Cumhuriyet-8 Mayıs 2000

Okumadan Olmaz

 

Meraklısı, ‘Tombul’ Magda’yı, muhtemelen hatırlayacaktır; hani şu Slav şişkosu Kropotkin ‘anarşisti’ kadın; göğüslerini yavru balinalar gibi masasının üstüne uzatıp, burun deliklerinden ağır sigara dumanı döken! 68 Olayları sırasında, Paris bulvarında kırmızı/siyah bayrağın yeniden boy gösterdiğini, Magazine Llitteraire’de görünce, adına bir de şiir döktürdüğüm, Dostoyevskiy ‘entel’i: “… nerede anarşist bir kibrit çakılsa/dudakları orada ‘tombul’ magda’nın/saçları besbelli kirpiklerinden kısa/ gözleri en uzak gökyüzü polony’nın /Prens Kropotkin’i eğer okumasaymış/Varşova’da belki üç çocuk anasıymış/gönüllü sürgünü Paris’te başlamış/Paris’te bitecek polisler bırakırsa/saçları besbelli kirpiklerinden kısa/sesi Salyapin’in sesinden kalın…” (Yasak Sevişmek, 8.Basım, S.24, Bilgi yayınevi.)

Bilir misiniz ki Karl Marx’ın, ömrünün son yıllarına doğru geliştirdiği Rusya ve Rus toplumu tahlillerinde; o ülkeyi ve o halkı, Sosyalist Devrim’e en elverişsiz ülke ve halk olduğunu yazmış olduğunu; ben ilk defa Magda’dan işitmiştim: ‘Bizimkiler’ bilmiyor. Fransızlar, herhalde ‘saklıyordu’; o, üç numara tıraşlı kafasını, dumanların arasından buğday sarısı çıkartarak di-yordu ki: “… yalnız o kadar mı sanıyorsun çocuk? Orada öyle bir halt olursa, başarısının ‘Avrupa Proleteryası’nın iltihâkına bağlı olacağını da Marx söylemiştir!…”

Marx’ın söyledikleri…

Marx’ın söylediklerini, önündeki kitapta yazılı görünce, yerimde kim olsa; rengi gittikçe solan bir mazide, hem Anarşist Enternasyonali’nde görevli o savruk kadını; hem de Sovyet İhtilâli’ne önceden biçilmiş bu dramatik kaderi hatırlamaz mı?

“…(Marx) uzun yıllar, ‘… bütün Avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü’ olarak gördüğü Rusya’yı kendi özel koşullarıyla incelemek ve yanlış anlamalara meydan vermemek amacıyla, ilerlemiş yaşına karşın Rusça öğrenmiştir. Kuramının ‘bir tarım ülkesi olan Rusya’ya doğrudan  doğruya uygulanmasının, yanlışlıklardan başka sonuç vermeyeceğini’ ısrarla tekrarlamış ve Rusya hakkındaki düşüncelerini, uzun araştırmalardan sonra yazdığı iki mektupta toplamıştı…” (Metin Aydoğan, “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, Cilt 1, S: 89, Otopsi Yayınevi 1999)

Ama asıl ilginç olan 21 Ocak 1882’de Engels’le birlikte kaleme aldığı ve ‘Manifesto’nun 1890 baskısında yayımladığı, şu sözleri: “…Rusya’da hızla gelişen kapitalist vurgunculuk ve daha yeni gelişmeye başlayan, burjuva toprak mülkiyetinin karşısında; toprakların yarıdan fazlasının köylülerin ortak mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur; bir hayli beli kırılmış olmakla birlikte, yine de çok eski zamanların ortak toprak mülkiyetinin  bir biçimi olan Rus ‘obchina’sından (köy topluluğu), doğruca ileri komünist ortak mülkiyetine  geçebilir mi? Yoksa o da Batı’nın tarihi evrimi olan çözülme sürecinden geçmeli midir?…”

“… bugün bu soruya verilecek tek yanıt şudur : (Buraya dikkat!) Eğer Rus devrimi, Batı’da bir proleter devrimini başlatmak için işaret olur da bu iki devrim birbirini tamamlarsa, bugünkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hareket noktası olabilir…” (a.g.e.  S. 190)

Rusya’yı da, Rusya’daki Ulusal Demokratik Devrimi (Kerenskiy) de, bir manada ‘yakmış olan’ Rusya Sosyal Demokrat Partisi Bolşevik kanadının, Marx’ın bu ‘kahenetine’ inanması olmuştur: Batı Proleteryası, Rusya’nın onların verdiği ‘işarete’ kılını bile kıpırdatmayınca, 1917’de açılan ‘Sovyet Parantezi’, üç çeyrek yüzyıl süren bir merkeziyetçi bürokrasi totaliterliğine dönüşecekti. Karl Marx, ‘belki de iktisadi ve tarihi zaruretlerin icabı’ elinde olmayarak Avrupa Merkezci düşünmüş; Emperyalizm’in Kolonyalizm’in, Batı proleteryası üzerindeki ‘yozlaştırıcı’ etkisini, hesaba katmamıştı; oysa Bolşevikler ona, gözü kapalı inanıyorlardı.

‘Topyekün durum muhakemesi’…

Yalnız Sosyalist Sol’daki değil, herhangi bir Sol’daki Türk aydını, içindeki SSCB irdelemesinden, yukarıdaki örneği aktardığım bu eseri, okumamalı mıdır? Metin Aydoğan’ın, ‘Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye’ başlıklı iki büyük ciltlik çalışması, ülkemizin XX.yy.boyunca yaşadığı çalkantılara, öyle değişik, o kadar alışılmamış-fakat doğru ve gerçekçi-açılardan, öyle ışıklar tutuyor ki; ‘tespitleri’ ve ‘sonuçları’ çok daha fazla alakaya layık; zincirleme tartışmaları yapılmalı, kapsamlı eleştirilere açılmalı, ortaklaşa okunup irdelenmeli, vs. Çünkü bu eser, fikir hayatımızda 80’li yıllardan sonra kesilen, ‘topyekün durum muhakemesi’ geleneğini, başarıyla sürdürüyor; üstelik öncüllerinden, biraz da farklı olarak, yani tarih ve ekonomi verilerini, gelişme süreci içinde aktarırken, sadece ulusal düzeyde kalmayıp, değerlendirmeyi evrensel düzeye de yayarak!

Bir de şu yok mu? ‘demokrasi çocuğu’ bilimsellerimizin, hanidir İngilizce düşünüp Türkçe yazmalarından, okuduğumuzu anlayamaz olmuştuk; bu basbayağı yaygın, bir ‘okur yakınması’dır: Metin Aydoğan arı, duru, handiyse saydam diyebileceğim bir Türkçeyle, bu işi kıvıramıyanlara, güzel bir ders vermiş bile denebilir; ne ‘yukarıdan’ allame ukalalığı ne terim kalabalığında boğulmak, ne de ‘alıntı’ ve ‘gönderme’ karmaşası! Sağlam bir ‘sistematik’, açık ve net bir ‘uygulama’! Kitap çıkalı aylar oldu, lehte ya da aleyhte, tek yazı okumadım; ne doğru dürüst bir tanıtım, ne öneminin altını çizen bir uyarı! Media’mızın yeni parametrelerine, uygun düşmeyen bir kitap mı bu? Türkiye’de, aslında hiç alçalmaksızın yüksekte duran, o dip dalgasını; o Müdafaa-i Hukuk Kemalizm’ini ve onun ‘evrenselliğini’ anlatıyor ya, herhalde keyiflerini kaçırdı.

Okumadan olmaz!

▬▬ • ▬▬

 

O ‘ZİNCİR’İN, SON HALKA’SI

Attila İlhan

Cumhuriyet, 10 Mayıs 2000

 

Size 100 puanlık bir soru, bilin bakalım: şu mısralar, hangi büyük şairimize aittir; hangi büyük yazarımız, onu önemli bir eserine ‘alınlık’ yapmıştır?

“… halka umut vererek, halkı yutan hükümet/İstanbul’da yan gelip, kafa tutan hükümet/her hükmünü köylüye tatbik eder, hak olur/malına ortak olur/canına ortak olur/gene sen çifte koşar, yalınayak karını/gözyaşınla sularsın, çorak tarlalarını/çalışır kazanırsın, kazanır yedirirsin/vergi derler veririsin, asker derler verirsin…”

Bilemediniz, öyle mi? Şu halde, son yıllardaki ‘demokratik’ başarılarımız arasında; ‘Hece’nin Beş Büyüğü’nden en büyüğünü, Faruk Nafiz Bey’i; ve Tanzimat sonrası tarihimizin, en kapsamlı yorum ve değerlendirmesini gerçekleştirmiş düşünürü Doğan Avcıoğlu’nu ‘unutturmak’ da varmış! O Doğan Avcıoğlu ki, onun için hazırladığı monografide, Hikmet Özdemir bellibaşlı eserlerini, şöyle değerlendirmektedir:

“Türkiye’nin Düzeni: Doğan Avcıoğlu’nun ilk yapıtıdır ve ‘Yön’ ile ‘Devrim’ arasında, bir yerde durmaktadır. ‘Yön’ 1967’de kapanmış, ‘Devrim’ 1969’da yayınlanmış, ‘Türkiye’nin Düzeni’ 1968’de basılmıştır. Bu kitap büyük yankılar uyandırmış, gerek yöntemi, gerekse savunduğu görüşler, pek çok tartışılmıştır…”

“…Milli Kurtuluş Tarihi: Alışılmış bir tarih kitabı olmayan bu yapıtla Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu soruna yanıt aramaktadır. Temel soru, ‘Türkiye’nin kurtuluş tarihi, acaba bir kurtulmayış tarihi midir?’ veya ‘Milli kurtuluşçuluğun büyük önderi Atatürk, nehri ters akıtmayı mı denemişti?’ şeklindedir. Türk Kurtuluş Savaşı üzerindeki en kapsamlı popüler eserlerin başında gelmektedir…”

“Türklerin Tarihi: Türklerin Ortaasya’dan ulus olarak gelmediklerini, Anadolu’da yerli topluluklarla karışarak ulus olduklarını; ancak, ‘ulus’ olarak varlıklarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla açıklık ve kesinlik kazandığını söyleyen Doğan Avcıoğlu’nun bu yapıtının esas amacı, Türk Tarihi üzerinde kuramlar geliştirebilmek için, derinliğine inceleme yapmaktır. Mevcut tarih bilgisi ışığında bunu başarmıştır…” (Himket Özdemir, ‘Doğan Avcıoğlu’ S.39, Bilgi Yay., 2000.)

Eğer bu eserlerin hiçbirini okuyamadıysanız, belki adlarını bile bilmiyorsanız; Faruk Nafiz Bey’in o mısralarının, ‘Milli Kurtuluş Tarihi’nin (3 Cilt) girişini süslediği nereden bileceksiniz? Oysa ‘Resmi Tarih’in, o son derece ‘resmi Malûmatı’ haricinde; Batı Türkleri’nin toplumsal macerası bahsinde bugün ne biliyorsak, Doğan Avcıoğlu ve ona benzeyen, birkaç ‘öncü’ düşünür sayesinde öğrendik.

Bu çabalarını, başlarından eksilmeyen hangi belâlarla ödediklerini, ayrı bir tarih konusudur.

O Kültür Kervanı

Siz onu yaşamadınız! ‘Milli Şef’in devr-i saltanatında, at üzerindeki İsmet Paşa fotoğrafının, gazetenin ilk sayfasında, kaç sütuna, kaç santim boyunda yayınlanacağı; Ankara’dan, Matbuat Umum Müdürlüğü’nden; Bâbıâli’ye, gazete idarehanelerine, ‘emredilirdi’.

Böyle bir ortamda, ‘bağımsız’ hangi tarih çalışmasını yayınlayabilirdiniz ki? ‘40 Karanlığı’nda, benim zar zor edinebildiğim o tek kitap, Kerim Sâdi Bey’in kaleme aldığı, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik’ bilir misiniz ki, 30’lu yıllarda yayınlanmış bir eserdi; yâni, Gazi’nin Cumhuriyet’inde!

Metin Aydoğan’ın kapsamlı çalışması gibi eserler, savaştan sonra, hakkını asla ödeyemeyeceğimiz Tarık Zafer Tunaya’nın gayretiyle görünmüştür; ‘Müşahade ve Tezler’ genel başlığı altında, galiba on üç kitaptı! Aydınlarımız, başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere, bu konudaki asıl çalışmalarını, 70’li yıllar boyunca, ardı ardına yayınladılar. ‘Türkiye’nin Düzeni’, 1968’de çıkmıştı; onu, 1973’te Niyazi Berkes’in ünlü eseri, ‘Türkiye’de Çağdaşlaşma’ izledi; arkasından, Stefanos Yerasimos’un, ‘Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye’si geliyor ki (1974); aynı yıl onu, ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adeta tamamlayacaktır.

O dönemde yayınlanan, Sebahattin Selek’in ‘Anadolu İhtilali’, Emre Kongar’ın ‘Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği’, Mete Tuncay’ın derlediği ‘Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi’ (2 Cilt); ayrıca, Şevket Süreyya’nın, Hasan İzzettin’in, Mahmut Goloğlu’nun inanılmaz genişlik ve zenginlikteki kitapları; ‘Cumhuriyet’ nesillerinin kim olduklarını, nereden geldiklerini ve de nasıl olmaları gerektiğini; hiçbir ‘resmiyete’ düşmeden açıklamaya çalışmışlardır.

Emperyalizm’in ‘son Aşaması’nda…

Metin Aydoğan’ın eseri 12 Eylül ‘parantezi’nden bu yana sona ermiş gibi görünen; bu, ülkeyi ve tarihini anlama, yeryüzündeki gelişme süreci içindeki yerine koyma çabalarını, hem yeniden başlatıyor, hem de enine boyuna yayarak sürdürüyor. Bilmem hatırlayanınız çıkacak mı, epeyce önce burada Doğan Avcıoğlu’nun ‘tarihi misyonunu’ açıklamaya çalışırken şunları demiştim:

“…bence, ‘çözümleme’ (analyse) ile yetinmeyen, uygulamaya pratiğine sahip ‘bileşimler’ (synthese) üretebilen, ender aydınlarımızdandır: yanlış ele alınıp, yanlış anlatılmış iki şeye, doğru teşhis koyup, doğru anlatmıştı: ‘Tanzimat’a ve ‘Cumhuriye’e Müdafaa-i Hukuk Doktrini’nin münhasıran ‘vatanperverlik’ olmadığını; ‘Mazlum Milletler’ için, aynı zamanda bir ‘Kurtuluş Platformu’ olduğunu biliyordu; yalnız bunu mu, ‘Kemalizm’in nihai tahlilde ‘Sosyalizm’e açık olduğunu da!” (Cumhuriyet, 1 Mart 1999)

Metin Aydoğan, Müdafaa-i Hukuk Doktrini’ni, daha geniş kapsamlı bir çerçeve içinde ele alıp irdelemiş; ‘Emperyalizm’in Son Aşaması’: ‘Özelleştirme’ ve ‘Küreselleşme’ döneminde bile; onun hala ne kadar sağlam, ne kadar doğru, ne kadar çetin, bir ‘özgürlük’ ve ‘bağımsızlık’ kılavuzu olduğunu gösterip, örnekleriyle kanıtlıyor.

▬▬ • ▬▬

 

KEMALİZMİN ‘ÖZGÜN’ NİTELİĞİ..

Attila İlhan

Cumhuriyet, 12 Mayıs 2000

 

Sevres Paylaşması’nın arkasında, sadece yükselen Emperyalizm’in Memâliki Mahrûsa-i Şahâne’ye yönelik Pazar açlığı, petrol hesapları mı yatıyor? Pyrenee’lerdeki Endülüs Emevileri’yle, Viyana’daki Osmanlılar arasında ‘sıkıştırılmış’ Batı Hıristiyanlığının, Ehl-i Salip mantığı da yok mu? O ki pozitif bilimlerin üretime uygulanması, Batı Hıristiyanlığına, yüksek bir sınai ve askeri teknoloji sağlamıştır; artık, Türkleri geldikleri yere göndermek, başlıca hedef!

Ehl-i Salip ‘İncileri’…

Metin Aydoğan, eserinde, Batılı ‘devlet adamları’ndan, asla unutulmayacak; -hiçbir zaman unutmamamız gereken ‘inciler’i, ardı ardına diziyor:

“… 19.yy biterken, Türkler için, İngiltere’nin yaşlı başbakanı Gladstone şunları söylüyordu: “İnsanlığın tek insanlık dışı tipi, Türklerdir’. 1919 yılında bir diğer İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri ise şöyle : ‘Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur. Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.’ ABD Başkanı Wilson’ın isteği üzerine, 10 Ocak 1917’de bir araya gelen, ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya, savaş amaçlarını açıkladılar. Bu açıklamada şunları söylüyorlardı : ‘Uygar dünya bilmelidir ki, Müttefiklerin savaş amaçları, her şeyden önce ve zorunlu olarak, Türklerin kanlı yönetimine düşmüş halkların kurtulmasını ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türklerin, Avrupa’dan atılmasını içerir.’ Bu açıklamadan altı ay sonra, İngiltere Başbakanı, şu açıklamayı yapar; ‘Türkler cennet Mezopotamya’yı çöle, Ermenistan’ı mezbahaya çevirmiştir. Mezopotamya Türk değildir, hiçbir zaman Türk olmamıştır. Mezopotamya’da bir Türk, bir Alman kadar yabancıdır…”

“Amerika’lı senatör Upshow, 1927 yılında ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada, şunları söylüyordu : ‘… Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, ‘Müthiş’ İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün, zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler…” (Metin Aydoğan, ‘Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye’, Cilt II, S.823.)

Kemalizm’in, Emperyalist ‘Sistem’e karşı diyalektik yapısını ve evrensel çelişkisini daha iyi anlayabilmek için, elbette, Batı’nın ve Batılı’nın, bu Ehl-i Salip “evveliyatı” da unutmamak, hesaba katmak lazım, ama hepsi bu kadar mı? Elbette değil! Bir ‘Mazlum Millet’, ‘Ulusal Demokratik Devrim’ modeli olarak, Kemalizm o kadar ilginç bir zaman ve yerde ortaya çık-mıştır ki; Metin Aydoğan, onun bu özgün niteliğine de parmak basmadan edememiş!

Yüzyıl, başladığı gibi bitiyor..

“…Türk devriminin dünya siyasetine etkisi, bilinen ve sanılandan fazladır. Kemalizm, tarihsel olarak batı Kapitalizmi’nin ‘kabuk değiştirerek’ dünyanın tümünü yatırım alanı haline getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dünyanın yeniden paylaşımı için, ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, Emperyalizm’in yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya sistemi haline gelmeden, daha ‘gençlik’ döneminde, Kemalizm’le karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır!..”

“…Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı-sömürge olarak, büyük devletlerin egemenliği altında bulunan Dünya uluslarına, emperyalizmin yenilebildiğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. Batı, Türk Devrimi’nden sonra, denizaşırı ülkelere yönelik politikasını değiştirmek zorunda kalmıştır. Askeri işgale dayalı sömürgecilik dönemi sona ermiş, o güne dek sömürge ilişkileriyle baskı altında tutulan yoksul uluslar, teker teker, bu bağlardan kurtulmuşlardır. Ulusal Kurtuluş hareketleri, 20.yy’ın büyük bölümünde, dünya siyasetini etkileri altına almışlardır…”

“… Kemalizm, Emperyalizm çağında ulusal bağımsızlığını elde eden yoksul bir ulusun, ekonomiye ve sosyal gelişime dayanan gerçek kurtuluşunun kuramını oluşturmuş ve bu kuramı uygulamıştır. Kuram ve uygulamadaki özgünlüğü, Türkiye’yle sınırlı kalmamış ve evrensel bir boyut kazanmıştır. Kemalizm, uluslararası bir ulus hareketi yaratmıştır…”

“…Kemalist politikalar Türkiye’de, 1939’dan başlayan ve 1945’ten sonra yoğunlaştırılan girişimlerle, adım adım, uygulamadan kaldırılmıştır. Anti/Kemalist girişimlerin büyük bölümü dış kaynaklıdır. Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; Emperyalizm’in 20.yy boyunca değişmeyen stratejisi olmuştur…”

“…ancak Kemalizm’in temel kavramları, bugün yeniden konuşuluyor. Yeni Dünya Düzeni’nin yarattığı küresel sorunlardan şikayetçi olup çözüm arayanlar, ister istemez Kemalizm’e ulaşıyor. Bağımsız ulusal kalkınma, sosyal pazar ekonomisi, korumacılık, milli kambiyo, yerli üretim, denk bütçe, sosyal devlet, ulusal tarım ve madencilik… yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde araştırılıyor, tartışılıyor. Amerika’lı ekonomist Jeoffrey T.Berger, ‘Yeni Dünya Düzeni’ adlı kitabında, 21.yy.’a hangi koşullarda girildiğini, şöyle açıklıyor…”

Emperyalizm oldukça, Kemalizm de var…

“…’20.yy’a girerken, dinamik, yeni sanayileşmiş üç ülke, İngiliz İmparatorluğu’nun üstünlüğüne kafa tutmaya başlamışlardı. Özellikle Sanayi Çağı’nın gereklerine pek uygun düşen bu üç ülke, Almanya, Japonya ve Birleşik Amerika idi. Sömürgeleştirme ve sömürgecilikten kurtulma dönemlerinden, 2.Dünya Savaşı’ndan, Rusya’daki Marksist deneyimden sonra, 20.yy hemen hemen başladığı biçimde bitecek. Almanya Japonya ve Birleşik Devletler arasındaki ilişkiler, bir kez daha dünyanın geleceği açısından belirleyici olacak…’ Azgelişmiş ülkelerdeki ulusçu eylemlerin oluşturduğu güç de hesaba katılırsa, Amerika’lı ekonomistin saptaması tamamlanmış olacaktır. Kemalizm’in, azgelişmiş ülkelerin günümüzdeki sorunlarına çözüm yeteneğini koruyarak hala yaşıyor olması, isteğe bağlı bir olgu değil, dünyanın içinde bulunduğu koşulların zorunlu bir sonucudur. (Buraya dikkat!). Kendisini yaratan koşullar ortadan kalmadıkça, başarıları denenerek kanıtlanmış olan Kemalizm de doğal olarak ortadan kalkmayacaktır. Emperyalizm var oldukça, Kemalizm de var olacaktır…” (a.g.e.  S. 821 – 822)

İşte asıl sorun, burada düğümlü: Emperyalizm çağında, gezegenin temel çelişkisi, ‘Mazlum Uluslar’la, ‘Zenginler Kulübü’ arasında beliriyor; o halde, gerçek ve sağlıklı bir Sosyalizm’e ortamı hazırlayacak asıl koşullar, bu çatışmanın ‘sentezinden’ ortaya çıkacaktır.

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Deniz Som

Cumhuriyet – 26.09.1999

 

Kuvayı Milliye Yayınları’ndan çıkan Bitmeyen Oyun, Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler çalışmasıyla tanıdığımız Metin Aydoğan, bu kez iki ciltlik Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye başlıklı kitaba imza attı.

Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği’nin Büyük Onur Ödülü’nü alan ve Otopsi Yayınevi’nin yayımladığı son çalışmasında Metin Aydoğan 20. yüzyılı sorguluyor:

“İngiltere Büyükelçiliği Müsteşarı Holer, 27 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği gizli raporda; ‘Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin durumları beni hiç ilgilendirmez’ diyordu. Bu yaklaşım, Batılıların işbirlikçilerine karşı uyguladıkları geleneksel ortak davranış biçimidir. Dün, Irak’ta Berzenci, Türkiye’de Şeyh Sait nasıl kullanıldıysa aynı ülkelerde bugün, Barzani-Talabani ve Apo öyle kullanılıyor. 1930’larda İngilizler Mahmut Berzenci’yi kullandıktan sonra nasıl terk ettiyse, bugün aynı şeyi ABD Apo’ya yapıyor.”

“Batılılar, Türkiye’ye karşı sadece Kürtleri kullanmadılar. Sömürgecilikten edindikleri deneyimlere dayalı olarak; tutucu geleneklerden, dinsel ve mezhepsel inançlardan ve her türlü gerilikten yararlandılar.”

“Yüzyılın başlarında Almanya, Türkiye üzerindeki etkisini arttırmak için İslam dinini yoğun olarak kullandı. Anadolu’da 1919-1938 yılları arasında 12 Kürt ayaklanması ortaya çıkarken, sadece Kurtuluş Savaşı içinde, irili ufaklı ve büyük çoğunluğu dış kaynaklı ve din motifli, 60 gerici ayaklanma meydana geldi.”

“İşgal altındaki İstanbul’da her şeyi, para ve ihanet belirliyordu. Emperyalist devletlerin bugün Türkiye’de 1919 İstanbul’undan daha çok adamı var ve bunlar artık sadece gönüllü yerel unsurlar değil. Kapsamlı programlarla yetiştirilmiş ücretli görevliler, toplumsal yaşamın her alanında eğitim aldıkları yerlere hizmet veriyorlar.”

“Sınırsız mali kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollarla, dışarıyla bağlantılı din motifli örgütlere aktarılıyor. Kayıt dışı ekonomi, kara para ve uyuşturucu trafiği neredeyse açık biçimde bütün hızıyla devam ediyor.”

“Türkiye’nin 102.7 milyarı dış, 51.3 milyarı iç olmak üzere 154 milyar Dolar borcu var. Özellikle Gümrük Birliği’ne girdikten sonra dış ticaret açığı çığı gibi büyüdü. Türkiye’de ulusal sanayi ortadan kalkmak üzere. Vitrinler halkın bakmakla yetindiği ithal ürünlerle dolu.”

Aydoğan, kapsamlı çalışmasında Yeni Dünya Düzeni’ni tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.

▬▬ • ▬▬

 

USİAD BİLDİREN DERGİSİ

Şubat 2000, Sayı 2

 

Sayın Metin Aydoğan’ın Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği tarafından “Büyük Onur Ödülü” verilen “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye; 20.Yüzyılın Sorgulanması” adlı iki ciltlik, 1010 sayfalık kitabı, Otopsi Yayınevi’nce basılarak okurların dikkatine sunuldu. Hızla kitapçı vitrinlerinde yer almaya başlayan bu kitap, son yıllarda halkımızın ve çoğu aydınımızın kafasını karıştıran her sorunu, tarihsel kökenleriyle ele alıp aydınlatan ve çözüm yolu gösteren niteliğiyle, USİAD Büyük Onur Ödülü’nü her bakımdan hak ediyor.

Sayın Metin Aydoğan’ın uzun yıllar titiz ve yorucu bir çalışma so-nunda ortaya koyduğu bu yapıt, çok kısa bir süre içerisinde, ulusçu, laik, demokrat, cumhuriyetçi, Atatürkçü, bağımsızlıktan yana ulusal sanayici ve işadamlarının altına kendi imzalarını onurla atabilecekleri; gönencimizi ulusal bağımsızlıkta gören tüm kişi, kurum ve toplulukların onurla benimsedikleri bir ulusal kurtuluş manifestosu’na dönüşürse, kimse şaş-mamalıdır. Çünkü ulusal bağımsızlığa, demokrasiye, cumhuriyete ve Atatürkçülüğe karşı çıkanların tüm aldatmacaları, demagojileri; bu kitapta bel-gelerle, kanıtlarla, bilimsel verilerle, güvenilir yoldan çürütülmektedir.

Bu kitaptan sonra, özelleştirmeyi, MAİ’yi, küreselleşmeyi, Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve emperyalist dayatmaları sevimli göstermek eskisi denli kolay olmayacak ve ulusçuluğa saldıranlar, kendilerine bu kitapla yanıt verildiğinde kürsülerini terkedip kaçacaklardır.

Görüleceği üzere, Sayın Metin Aydoğan’ın bu kitabı; ulusal, demokratik ve laik cumhuriyet karşıtlarının tüm aldatmacalarını boşa çıkartarak, ulusalcılığın sarsılmaz bilimsel dayanaklarını ve yadsınamaz haklılığını en yetkin biçimde ortaya koymaktadır. USİAD böyle bir yapıta Büyük Onur Ödülü vermekten çok büyük bir onur duymaktadır ve kapağına basılı “USİAD BÜYÜK ONUR ÖDÜLÜ” damgası, her USİAD üyesi için büyük bir onurdur. Yıllardır ulusalcı yayınların sesinin kısılmaya, boğulmaya çalışıldığı ülkemizde, USİAD BÜYÜK ONUR ÖDÜLÜ damgasını taşıyan bu kitabı ulaşılabilecek her yere ulaştırmak ve olabildiğince çok sayıda yurttaşımızın bu kitabı okumasını sağlamak, ulusal bir görevdir. İstanbul Sanayi Odası ISO, Literatür Yayıncılık tarafından çevrilip basılan “Jack Welch ve General Elektric’in Yolu” adlı kitaptan 11000 tane alıp dağıtmıştır. ISO için “General Elektric’in Yolu”nu yaymak ne denli önemliyse, USİAD için Sayın Metin Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” adlı kitabının yayılması o denli önem taşımaktadır. Başta USİAD olmak üzere, tüm ulusal aydınlarımız bu kitabın tüm toplum kesimlerine yayılması için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

▬▬ • ▬▬

 

TÜRKİYE SORUNLARI DERGİSİ

Ali Nejat Ölçen

Mart 2000, Sayı :34

 

Metin Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabı iki cilt ve toplam 1010 sayfa, büyük bir emeğin ürünü ve bir baş yapıt. USİAD’ın büyük ödülünü kazanmış. Kitabın birinci cildindeki ilk bölümünde, 20.yüzyıla girerken küreselleşmenin üretimde yarattığı karmaşık sorunlar, tarih bilinci içinde ele alınıp incelenmektedir. Bir gerçeği vurguluyor Metin Aydoğan: “Dünya, bol sermayeli yatırımcılar, borsa simsarları, banka yöneticileri ve kara para milyarderleri için küçülüyor, ama dünya nüfusunun dörtte üçü için hala çok büyük. Dünya küçülüyor, ama bütünleşmiyor. 20.yüzyılı anlamadan, günümüzde doğru adım atmak ve kendi geleceğine egemen olmak mümkün değildir”, diye düşünüyor. Sayın Aydoğan şöyle devam ediyor: “İki büyük dünya savaşının yaşandığı, ulusal bağımsızlık hareketlerinin hızla yayıldığı bir yüzyıl yaşandı. İnsanlık, tarihi boyunca ilk kez, eşitlik üzerine kurulu bir ülke yaratmayı denedi. 300 yıldır dünyayı egemenliği altında tutan gelişmiş sanayi ülkeleri ilk kez işgal ettikleri yoksul bir ülkeye boyun eğdiler.”

Metin Aydoğan, kitabındaki bu sözleriyle Kemalizmin 20.yüzyılın yazgısını betimlediğini vurgulamaktadır.

Haklı; çünkü, emperyalist ülkeler, Kemalizmi yenilgiye uğratmak için genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Mısak-i Milli sınırları içinde yeniden parçalanmasının yöntemlerini iç ayaklanmalarla sağlamaya çalışmıştı.

Kitabın ikinci cildinde, Türkiye Cumhuriyetinin 1923-1938 dönemini Kemalist dönem, 1939 sonrasını ise Kemalist politikalardan uzaklaşma dönemi olarak nitelenmesinde de büyük haklılık payı var. Sayın Aydoğan’ın bu nitelemesini birlikte okuyalım:

“Kemalizm, tarihsel olarak batı kapitalizminin kabuk değiştirerek dünyanın tümünü yatırım alanı haline getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dünyanın yeniden paylaşımı için ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, emperyalizmin yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya sistemi haline gelmeden daha gençlik döneminde, Kemalizmle karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin ege-menliği altında bulunan azgelişmiş uluslara, emperyalizmin yenilebileceğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. (O yüzden) Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; emperyalizmin 20.yüzyıl boyunca değişmeyen amacı olmuştur.”

Tarihin tozlanmış meşin kaplı kitabından bir sayfayı Metin Aydoğan gün ışığına açmakta ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden yalnızca 6 ay bile geçmeden, Türkiye’nin 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile bir bildiriye imza atmış olmasına ve Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun İngiliz Büyük Elçisine. “Türkiye’nin bütün nüfusunu batı devletlerinin hizmetine verdiğini” söylemesine değinmekte ve haklı olarak “Türkiye’nin Kemalist politikalardan ilk ödünü Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyasette verdiğine ve bağımlılık ilişkisi doğuracak anlaşmalara imza koyduğuna” ilgiyi çekmektedir.

Bugünün Türkiyesinde ekonomik ve siyasal bağımsızlığın yitirilmesindeki sürecin köklerinin ne zaman ve nerelerden kaynaklandığı, 20.yüzyıl emperyalizminin 21.yüzyıla nasıl ve hangi araçlarla aktarılacağı konusunda Metin Aydoğan’ın iki ciltlik yapıtı, ilgi çekici örneklerle doludur. Ve bir avuç aydın yurtseverin hangi koşullarda yeniden Kemalist ilkelere sahip çıkması, emperyalizmin karşısında daha bilinçli ve örgütlü olarak tavır alması, sonuna kadar direnmesi gerektiğini bu iki ciltlik yapıt bizlere yeniden anımsatıyor.

Metin Aydoğan’ın, 9 Aralık Kararları’na ilişkin makalesini aşağıda okuyucularımıza sunarken, onun bu iki ciltlik yapıtından söz etmeyi, kendimize ödev olarak verdik. Aydoğan’ı kutlamak için sözcükler yetersiz kalmaktadır.

▬▬ • ▬▬

 

KUTLAMA YERİNE

Prof.Dr.İzzettin ÖNDER

Cumhuriyet 30.11.2001

 

Keşke Cumhuriyetin 78.yılında ve son anayasa değişiklikleri ile daha demokratik bir ortama adım attığımız söylendiği bir dönemde daha farklı şeyler yazabiliyor olsaydım! Doğru bir sanayileşme rayına girmemişiz; toplumun yarısına yakın bölümü tarım kesiminde; gelir düzeyimiz çok düşük; yıllık milli gelirimizin yarısını aşan miktarda bir borç yükü ile karşı karşıyayız; topladığımız vergi miktarını aşan bir faiz yükü altındayız, vs… Kısacası, içinde bulunduğumuz durum kötü olduğu gibi ileriye yönelik parlak bir işaret de görülmemektedir. Sorunlar bu denli derin ve yapısal ise izin verin de, bu yıl Cumhuriyetin yıldönümü kutlamalarını yüzeysel merasimler biçiminde değil de içinde bulunduğumuz durumu irdeleyerek, alışılmışın dışında ve farklı bir biçimde gerçekleştirelim.

Kafamdaki birinci konu, İçişleri Bakanı’na yönelteceğim bir sorudan oluşmaktadır. Konu şu: Geçen pazar günü Ümraniye Halkevi, beni güncel ekonomi konusunda “Krizler, IMF Politikaları, 11 Eylül Olayı, Afganistan Savaşı ve Türkiye’nin Konumu” başlıklı bir söyleşi için çağırdı. Oraya gittiğimde, sivil güvenlik güçlerinin kamerayla çekim yaptığını gördüm. Verilen bilgiye göre, tüm gün boyunca emniyet güçleri Halkevi’ni gözetim altına almış ve bunun üzerine tedirgin olan vatandaşların bir bölümü de söyleşiye katılmaktan çekinmiş. Sorum şu: Sayın bakan, bir üniversitemizde görevli, adı ve adresi belli bir öğretim üyesi, çok güncel ve halkı derinden ilgi-lendiren bir konu üzerinde, hiçbir gizliliği olmayan ve herkese açık bir kapalı yer toplantısına davet edilirse, bu organizasyonun böyle bir titizlikle izlenmesi toplumun ve öğretim üyesinin güvenliği ile mi ilgili, yok-sa burada benim bilemediğim başka bir mesele mi var? Sayın bakan bu tür tavırlar, sizce son anayasa değişiklikleri felsefesi ile bağdaşmakta mıdır?

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, açıktır ki hiç de iç açıcı değildir. İç ve dış baskılarla çok zor günler geçiren ülkemizin tek çıkış umudu halk olması gerekirken ne yazık ki gerek iç hortumcuların ve ikinci sınıf patronların, gerek dış sömürücülerin baskılarına karşı bu güç harekete geçirilmek bir yana, tam tersine, şiddetle baskılanmaktadır. Aynı anda, Cumhuriyet’in 78.yılı kutlanmaktadır ve Meclis’te “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ifadesi yer almaktadır. Sizce burada büyük bir çelişki yok mu?

Türkiye’yi bu duruma sürükleyenler ve bu olumsuzluklardan yarar sağlamaya yeltenenler yanında, ufak da olsa bir pırıltı olarak, topluma gerçekçi bir ayna tutarak, onu derinden sarsmak pahasına içine düşmüş olduğu durum hakkında düşünmeye itenler de az değil. Gürültülü basında Nazmi Kal ve Ferhan Şaylıman hazırladıkları programlarla Türkiye’nin içine düşmüş olduğu sorunları irdelemekte ve olası çözüm yollarını tartışmaktadırlar. Dr. İlhan Azkan, yakından şahit olduğum uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda, yirmiye yakın insanı bir araya getirerek bunları çeşitli ülke sorunları üzerindeki çalışmalarını “Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları” başlıklı bir kitapta toplayarak topluma sunmuş bulunmaktadır. Başka bir araştırmacı Hasan Erden de “Yeni Sevr Kuşatmasında Barış Kapanları” başlıklı çalışması ile çeşitli biçimlerde Türkiye üzerinde oynanan oyunları dile getirilmiş ve kamuoyunun bilgisine aktarma hizmeti görmüştür. Metin Aydoğan da “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı çalışmasıyla Türkiye üzerindeki oyunları açığa çıkarmakta ve bunlar üzerinde toplumu düşünmeye yöneltmektedir. Tüm bu araştırmacılara minnet borçluyum; onlardan çok şey öğrendim.

Dünya nimetlerinin paylaşıldığı uluslararası kapitalist arenada her ulus, diğer uluslar üzerinde hegemonik ilişki kurmaya yeltenir. Bu durumda Türkiye kendi muhasebesini yapmak mecburiyetindedir. Türkiye, tüm çabalarına rağmen niçin sanayileşememiş; niçin ikinci sınıf ve dışa bağımlı bir ekonomik altyapı kurmuş; niçin bir türlü tarım toplumu olmaktan kurtulamamış, vs!.. Bunca  emek ve yıllar sonunda niçin Türkiye, ekonomik yetmezlik ve yoksulluğa  sürüklenmiştir!

Türkiye’nin bu durumundan kim sorumludur! Bu durumdan sadece siyasileri ya da sıkça dillendirilen yolsuzlukları sorumlu tutmak, gerçeklerin üzerini örtmektir. Zira, siyaset ekonomiyi değil, ekonomi siyaseti yönettiği gibi yoksulluk yolsuzlukların bir sonucu değil, yolsuzluklar yoksulluğun çarpıtılmış bir sonucudur. Aynen ABD’nin Afganistan aldatmacasında olduğu gibi ekonomik ve siyaset olaylarda cephe ile arka farklıdır. Gerçekte ABD, Afganistan’la savaşmadığı gibi insanlığa refah sağlamak için de savaşmamaktadır. Terör bahanesiyle en temel haklarımız daha da kısılacak ve kapitalist patronların hakimiyeti daha da artacaktır. İç politika ve uygulamada da aynı kural geçerlidir. Kandırmanın sonu yoktur, hele de çok ucuza satabildiğiniz gazeteniz, televizyonunuz ve akademik unvanlı ve bol paralı sözcüleriniz varsa!..

▬▬ • ▬▬

 

Vural SAVAŞ

Militan Demokrasi – Bilgi Yayınları

 

Metin Aydoğan Aralık 1999’da Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adını verdiği kitabını yayınladı. USİAD Büyük Onur Ödülünü de alan bu kitap, Türkçe olarak yayınlanmış en önemli eserlerden biridir. Her Türk aydınının mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum.

Bu kitaptan, çeşitli konulara değinen o kadar çok not almışım ki hepsini buraya yazsam, telif haklarına ilişkin tüm yasaları ihlal etmiş olurum. Kitabın öneminin anlaşılabilmesi için, çeşitli konulara değinen birkaç bölümü nakletmekle yetineceğim:

“1911’den beri aralıksız 7 yıldır yoğun bir savaş ortamında bulunan 15 milyonluk Türkiye, genç erkek nüfusunun 2 milyonunu yitirmişti. Nüfusun yüzde 90’ı köylüydü ve okuma yazma oranı yüzde 10’un altındaydı. Aydınlar arasında anti-emperyalist bilince dayalı bağımsızlık istemi hemen hemen hiç yoktu. Ordular dağılmıştı, silahlara el konmuştu. İstanbul Hükümeti tam anlamıyla teslim alınmıştı. Halk savaşacak durumda değildi. Kimsenin geleceğe yönelik umut ve önerisi yoktu…”

“Kurtuluş savaşında tifo, tifüs, kolera, verem, sıtma, çiçek, sifiliz Anadolu’da kol geziyordu. 13 milyon nüfusun yarıya yakını bu hastalıklardan birine yakalanmıştı. Bazı vilayetlerde hastalıklı insan oranı yerel nüfusun yüzde 86’sına ulaşıyordu…”

AB konusunda de en doğru bilimsel değerlendirmeler yine Metin Aydoğan’ın Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye kitabında yer almaktadır. Konu çok önemli olduğundan, aldığım notların bir kısmını buraya alıyorum: “AB Dış İlişkiler Komitesi Başkanı, Tom Spencer Amerikan Dow Jones Haber Ajansına verdiği demeçte şöyle diyor: ‘Türklere ilerde bir gün AB’nin parçası olacakları yönünde otuz yıldır söz vererek hiç dürüst bir davranışta bulunmadığımızı düşünüyorum. Çünkü gerçek, AB’nin Türkiye’yi üye kabul etme yolunda hiçbir niyetinin olmadığıdır. Türkiye’ye gerçek niyetimizi anlatmamız daha dürüst bir davranış olurdu.”

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ KEMALİZM VE TÜRKİYE

Gazete Müdafaa-i Hukuk – 19.05.2000

 

Ekonomi ve siyasete egemen olanlar, uluslararası bağlantıların, mali gücün ve iletişim teknolojisinin kendilerine verdiği tüm olanaklarla; insanlığın tümünü kapsayan, niteliksel dönüşüme uğramış yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu ilan ettiler. Küreselleşme, globalizm, serbest piyasa gibi bir takım kavramlarla, “uluslarüstü” yeni bir uygarlığın doğduğunu söylediler. Söylemeye de devam ediyorlar.

Türk toplumu, gelişme düzeyine, ekonomik ve sosyal çıkarlarına, toplumsal yapısına ve ulusal haklarına uygun düşmeyen uygulamalarla karşı karşıya bırakıldı. Başta devlet olmak üzere, hemen tüm kamusal değerler, dış kaynaklı programlarla denetim altına alınarak; yasadışıcılık, kozmopoli-tizm ve oligarjik yapılanmalar, sosyal yaşamın tüm alanlarına yayıldı. Yanlışı doğrusu, dostu düşmanı seçemez hale getirilen Türk halkı, içine düşürüldüğü yoksulluk ve örgütsüzlük ortamında, haklarını savunamaz ve gerçekleri göremez hale geldi. Türkiye her geçen gün bir öncekini aratan, olumsuzluklarla dolu bir yola sokularak, kontrolsüz ve rotasız bir gidişe sürüklendi.

Böyle bir ortamda ortaya çıkardığı eseriyle Metin Aydoğan, yalnızca bilimsel derinliği olan kapsamlı bir araştırmayı başarmış olmuyor; akıl almaz bir kavram karışıklığının yaşandığı günümüz ortamında, yurtsever bir aydın olarak, halkına ve ulusuna karşı anlamlı bir görevi yerine getiriyor. Çoğu aydınımızın kafasını karıştıran her sorunu, tarihsel kökleriyle ele alıp aydınlatarak 20.yüzyılın adeta “kılcal damarlarına” dek röntgenini çekiyor. Sayın Aydoğan’ın, uzun yıllar süren titiz ve yorucu bir çalışma sonunda yedibin kaynağa ulaşarak ortaya koyduğu bu dev yapıt, tüm ulusçu, yurtsever, demokrat, cumhuriyetçi ve Atatürkçüler tarafından zaman yitirmeden okunmalıdır. Bu kitap ulus-devlet karşıtlarının ileri sürdükleri tüm savları, çok net bir biçimde ve belgelerle, çürütülmektedir. Bu kitaptan sonra, özelleştirmeyi, MAI’yi, Küreselleşmeyi, Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve emperyalist dayatmaları sevimli göstermek eskisi kadar kolay olmayacaktır.

Ulusal sanayici ve İşadamları Derneğinin (USİAD), “Büyük Onur Ödülünü” verdiği, iki ciltlik 1010 sayfalık bu kitap mutlaka okunmalıdır.

▬▬ • ▬▬

 

KÜRESEL OYUNU ANLAMAK

Öner Yağcı

TÜRKSOLU Dergisi 05.05.2003 Sayı  29

 

Metin Aydoğan’ın 20.Yüzyılın Sorgulanması alt başlığıyla sunduğu Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı iki ciltlik çalışması, Bitmeyen Oyun’un dünden gelen ve geleceğe akan parçalarını ustalıkla birleştiren ve yaşadığımız dünyayı, bu dünyada karşımıza çıkan sorunları anlamamız için fırsatlar ve birikimler sağlayan bir yapıt.

20.Yüzyılın, aynı zamanda geleceğimizin belirlendiği gerçekliklerle dolu olduğunu öğrendiğimiz çalışmada, 21.yüzyılda hazırlanırken hangi donanımlara gereksinmemiz olduğunu da görüyoruz. Bilgi eksikliğinin algılama ve yorum yapmada yanlışlıklar doğuracağı apaçık bir gerçektir. Bu gerçeğin ışığında okuyacağımız Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, küreselleşmenin ve emperyalizmin dayattığı Yeni Dünya Düzeni koşullarında gereksinmemiz olan donanımıyla önemli bir görevi yerine getiriyor.

Birçok tarihçinin ya da siyasetbilimcinin, toplumbilimcinin dünyayı anlamak amacıyla çeşitli açılardan ele alıp yorumladığı 20.yüzyıla, sorgulayıcı, olayların ardındaki izleri araştırıcı ve yurtsever kimliğiyle yeniden ayna tutan Metin Aydoğan, dünyanın hem ülkemizi hem de tüm insanlığı ilgilendiren olaylarına yaklaşırken, özellikle her şeyin bir-birine bağlı olduğu, birbirini etkilediği ve olayların nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte anlaşılıp araştırılması gerektiği bilincini eksik etmediği için bütünlüklü bir toplumsal-siyasal tarih sunmuş oluyor.

Attilâ İlhan’ın “Bu kitabı okumadan olmaz!..”diye uyarmak gereğini duyduğu çalışmanın omurgasını, önceki döneme noktayı koyarken sonrasını ve bugünleri de belirleyen “İkinci Dünya Savaşı” oluşturuyor. Kitabın ilk bölümünde “küreselleşen dünya”yı kavramak, böyle bir dünyaya nereden geldiğimizi anlayabilmek için 20.yüzyılın değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi doğrultusunda adımlar atılıyor. Daha önceki yüzyıldan konuk gelen “sömürgecilik” ve “emperyalizm” yalnızca birer kavram olarak değil içleri doldurularak ve kendilerini var eden ekonomik yapılarıyla açıklanıyor. Metin Aydoğan’ın özgünlüğü, bu bütünsellik içindeki Türkiye’nin yerini ve durumunu belirlerken başlıyor ve yapıtın sonuna kadar aynı yaklaşımla sürüyor. Dünyadaki ilişkilerin bir parçası ve devamı olarak ele alınan Türkiye’deki yaşanılanı böylelikle daha kolay anlamamızı sağlıyor.

Yüzyılın ilk çeyreğindeki Kurtuluş Savaşımızın anti-emperyalist özelliği ve “uluslararası ilk ulus hareketi” oluşundan hareketle vurgulanan “Kemalizmin büyük devlet politikalarına etkisi” günümüzde bile geçerliliğini koruyan bir saptama olarak, yine Metin Aydoğan’ın, tarihe, bütünlüklü ve savaşların yayıldığı 20.yüzyılın ikinci çeyreğinin incelendiği bölümde, aynı dönemin öncü adımı olan “Türk devrimi” 1923-1938 vurgulamasıyla ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Geniş kaynakçadan yararlanılarak ve bunlardan yararlanır ya da bunları yorumlarken birbirinden farklı yaklaşımların nedenlerini sorgulayarak özgünlüğün sürdürüldüğü yapıtın ikinci cildi, İkinci Dünya Savaşı ile başlıyor. “Emperyalist politikalar”daki “biçim değişikliği”nin ve küreselliğe gidişin zorunluluğunun nedenleri araştırılırken, “Yeni Dünya Düzeni”nin temellerinin nasıl atılmış olduğunun da ipuçları bulunmuş oluyor.

“Yeni Dünya Düzeni’nin Temelleri”nin, 20.yüzyılın ikinci yarısına doğru atılmaya başlandığı ve hepsi de küreselliği hedefleyen Truman Doktrini ile NATO, SEATO gibi askeri örgütlenmelerle; Avrupa Kalkınma (Marshall) Planı ve Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu-IMF, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, (GATT; 1980’lerden sonra Dünya Ticaret Örgütü-WTO), Avrupa Birliği, Asya Pasifik İşbirliği Forumu gibi ekonomik örgütlerle yapılandırıldığı anlatılıyor kitapta. Bunlar anlatılırken tüm bu örgütlenmeler, yalnızca uzmanların bilebildiği birer yapı olmaktan çıkıyor ve günümüzün gerçekliği olarak bilincimize yerleşiyor (ki bu da yapıtın başarılı olmasını sağlıyor).

Yeni Dünya Düzeni’nin küresel örgütlenmesinin emperyalizmin istemleri doğrultusunda oluşturulduğunu ve “yoksul ülkeleri daha çok yoksullaştıran”, “ulus-devletlerin kökünün kazınmasını” amaçlayan, azgelişmiş ülkelerdeki devletleri “küçültürken” gelişmiş ülkelerdeki devletleri “büyülten” politikalarının “özelleştirmeler”le, “işbirlikçiler”le gerçekleştirildiğini açıklayan bilgi-lerle, küreselleşme belasının insanlığa getirdiği yıkımı, bilincimizde somut ışıklar yakarak anlatıyor yapıt. Dünyayı, kendisini besleyebilen az gelişmiş ülkenin kalmadığı, doğal kaynakların tükendiği, gelişmiş ülkelerin de kendi yarattıkları sorunların etkisine girmeye başladığı bir dünyaya dönüştüren küreselleşmenin egemeninin “uluslararası şirketler” olduğunun, küreselleşen dünyada emekle sermaye arasındaki çelişkinin derinleştiğinin, emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin şiddetlendiğinin ve-rilerle kanıtlandığı yapıtın son bölümü, yine Türkiye’ye ayrılmış; Cumhuriyet’in emperyalizm karşısındaki durumunun kısa tarihine; Lozan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan “Tanzimat Kafası”na ve “özelleştirme” politikalarına…

Kısacası, bu kitabıyla Aydoğan “Herkesin yaşadığı, ancak nedenlerini çok az insanın gördüğü gerçekleri açığa çıkarmak” amacına ulaşmanın kıvancını yaşamayı hak eden bir aydınımız olarak bilinci ve sorumluluğun gereğini yapmış.

“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye”, Metin Aydoğan, 2 Cilt, Kum Saati Yayınları

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ, KEMALİZM ve TÜRKİYE

Barış Doster

Aydınlık

 

Metin Aydoğan, Türkiye’nin üretken, çalışkan aydınlarındandır. Cumhuriyetçidir, Kemalisttir, millicidir, devrimcidir. Tek başına bir üniversite gibi çalışır. Cumhuriyet tarihi, Türk siyasal hayatı ve uluslararası ilişkiler alanlarında, az bulunur cinsten bir araştırmacıdır.

Aydogan’ın çok sayıda eseri arasında ilk akla gelenlerden olan “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, kısa süre önce gözden geçirilmiş 21.baskısını yaptı. İki ciltlik bu önemli ve hacimli kitabı Pozitif Yayınları, Metin Aydoğan’ın bütün yapıtları kapsamında bastı. Bu eserin 15 yılda 21 baskı yapması, ilk baskısının yapıldığı 1999 ile 2007 arasında 20 baskıya ulaşması, ne kadar önemli bir ihtiyaca yanıt verdiğinin, ne denli büyük bir boşluğu doldurduğunun da kanıtı. Aydoğan’ın bir diğer önemli eseri “Bitmeyen Oyun” da 82. baskısını yaptı geçen aylarda.

“Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, toplam 870 sayfa, 13 bölümden oluşuyor. Altı bölümden oluşan birinci cilt, 21.yüzyıla girerken küreselleşen dünyayı sorgulayarak başlıyor. Değişimin yönünü inceliyor. 20.Yüzyıl başındaki bağımsızlık savaşlarını, sömürgeciliği, emperyalizmi, Birinci Cihan Harbi’nin öncesini ve sonrasını ele alıyor. Kurtuluş Savaşı’nı ve dünyadaki yansımalarını sıralıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın durumunu mercek altına alıyor.

Ulusçuluk Akımları

1923-1939 arasında Hindistan’dan Endonezya’ya, Vietnam’dan Mısır’a, Çin’den Cezayir’e dek yayılan ulusçuluk akımlarını, bağımsızlık mücadelelerini ve bu dönemde Türk Devrimi’nin atılımlarını saptıyor. İkinci ciltte ise 2.Dünya Savaşı ve sonrası, küresel örgütlenmedeki temel yönelimler, dünyanın egemenleri ve uluslar arası şirketler, küreselleşen dünyada emek-sermaye çelişkisi, 20.yüzyıl sonunda yeniden şekillenen küresel rekabet üzerinde duruyor. Türk Devrimi’nin 75.yıllık bilançosunu çıkarıyor.

Emperyalizmin yurdumuza nasıl yerleştiğini anlatıyor. Lozan’dan Avrupa Gümrük Birliği’ne uzanan süreci ele alıyor.

Yurt, Ulus ve Tarih Bilinci

Görüldüğü gibi; sadece bölüm başlıkları bile kitabın kapsamını ve iddiasını ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen okur mektupları, Metin Aydoğan’ın yurt, ulus ve tarih bilincine sahip Cumhuriyet yurttaşlarına ulaşmadaki başarısını gösteriyor. Büyük ustamız Attila İlhan başta olmak üzere, Prof.Dr.İzzettin Önder’den eski planlamacı milletvekili Ali Nejat Ölçen’e dek ülkemizin seçkin aydınlarının kitapla ilgili övgü dolu yazıları ise Aydoğan’ın sağlam altyapısını, berrak zihin dünyasını, doğrultu tutarlılığını yansıtıyor.

Aydoğan’ın eseri insanı hem bilgilendiriyor, hem uyarıyor. Nereden gelip nereye gittiğimizi bir kez daha anımsatıyor. Cumhuriyet’in görkemli ve devrimci anlamını, mazlum milletler nezdindeki önemini, o nedenle emperyalizmin hedefi oluşunu bir kez daha gösteriyor.

Toplumcu gerçekçilik

Entiemparyalist olunmadan ne milliyetçi ne Cumhuriyetçi, ne solcu olunamayacağının altını özenle ve özellikle çizen Aydoğan, sermayenin dışa açılmasına, değişen ve karmaşıklaşan üretim ilişkilerine dikkat çekiyor.

Konuları incelerken diyalektikten, siyasal iktisattan kopmuyor. Toplumcu gerçekçilikten ödün vermiyor. Sert eleştirilerden kaçınmıyor. Hiç kimseyi kayırmıyor, kullanmıyor. Örneğin; Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Toplulu’yla (günümüzdeki Avrupa Birliği) ilişkisini başlatan ve altında İsmet İnönü’nün imzası bulunan 1963 Ankara Anlaşması’nı “değişmeyen Tanzimat kafası” olarak tanımlıyor ve şöyle diyor: “Türkiye, emperyalizmin küresel sömürü ağına yakalanmıştır.

Ekonomik, politik, kültürel ilişkiler ve sürüklendiği karmaşa ortamı içinde çözülme, dağılma sürecini yaşamaktadır. Ulusal güçler örgütsüz, dağınık. Buna karşın işbirlikçiler akçalı ve teknolojik olanaklarla büyük örgütlenmeler içinde. Kemalizm’in varlık nedeni olan tam bağımsızlığın adı dahi kalmamış. Her yer, Atatürkçülüğü yok eden ‘Atatürkçülerle’ dolu.”

Kısacası Metin Aydoğan’ın kitabı, yönünü yitirmiş Türkiye’de yolunu arayanlar için çok önemli bir kaynak eser işlevi görüyor.

▬▬ • ▬▬

 

ZİL TAKIP OYNAYANLARA…

Yiğit Bulut

 

Yazıya başlamadan önce Türkiye’de “her alanda” özellikle “stratejik her noktamızda” gerçekleşen yabancı alımları ile zil takıp oynayanlara şu soruyu sormak istiyorum; hazır değerlerin satılması ile ortaya çıkacak sistemde daha doğrusu ekonomik çarkın tamamen yabancı kontrolüne geçtiği bir yapıda, Türk vatandaşlarını nereye koyuyorsunuz?

Sevgili dostlar, siz soruya cevap ararken yaşadığım bir olayı anlatarak süratle dönüştüğümüz yapının risklerine geçmek istiyorum; İstinye’de yabancı sermayeli bir süpermarketin bahçesindeyim. Başınızı yukarı kaldırdığınızda tam tepenizde yeni Amerikan konsolosluğu, kapının biraz ilerisinde ithal araç satan (bölgedeki en büyük yapılardan bizi olan merkez) ve hemen yanında da “yabancı bir isimle inşa” edilen ve İngilizce bilmeyenin kapıyı dahi bulamadığı konaklar var… hangi ülkede olduğunuzu çevreye bakarak anlamanız mümkün değil. Küreselleşme bu olsa gerek. Yerel olanın farkının kaybolması.

Acaba her yerde böyle mi?

Bu örnek size fazla anlamlı gelmediyse, küreselleşen-sahipliği yabancılaşan bir ekonomik yapıyı birlikte hayal edelim. Ülkedeki bankalar yabancı sermayeli. Üretim yapan şirketler yabancılara geçmiş. Muhteşem binalar, geniş yollar, her koyda doğa katledilerek yapılan dev tesisler var. Kısacası ülke yeniden inşa edilmiş ama yerli halk sahipliği tamamen kaptırmış, sadece hizmet sektöründe çalışıyor…

Bu noktada soralım; her yerin yeniden inşa edildiği, dünyanın bütün markalarının olduğu, her koyda ayrı bir tesis olan, şehirlerin otel markalarına boğulduğu bir ülkede yerli halk yılda 3-5 bin dolar gelir ile hangisinden yararlanabilecek? … Hiçbirinde… Hizmet sektöründe yani inşa edilen otellerde, marketlerde çalışıp, aldığı üç kuru para içi, kendi koylarını işgal edenlere teşekkür edecek…

Sevgili dostlar, bu noktada “küreselleşme” olgusunu ele alan “Metin Aydoğan’ın” son kitabından bahsetmek ve “tez-antitez” ilkesine sadık kalarak, bazı alıntılar yapmak istiyorum.

—Küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt: Eğer dünyayı tek pazarlı bir yapı haline getireceksek, parçaları küçük olmalı. Bugün dünyamızda tanık olduğumuz gelişmeler, birbirinden ayrı ayrı ve karmaşık bir olaylar yumağı değil, bir süreç; hükümetsiz bir yönetim yayılmasına doğru ilerleme süreci…

—Uluslararası şirket faaliyetlerinin küresel örgütlenmede aldığı yeni biçim, bu biçime uyum gösteren pazar türünü yaratma isteğini de beraberinde getirdi. Bir yandan gelişmiş ülke merkezli ortak pazarlar ortaya çıkarken, diğer yandan azgelişmiş ülkelerde, “ulus-devlet” yapılarını etkisizleştiren dağılma ve bölünme eğilimleri yaygınlaştı. 1990-2000 arasında yılda 25 yeni ülke ortaya çıktı…

Sonuç: “2008 yılında Türkiye’ye X milyar dolar daha gelir” diyerek analiz yapıp, var olan bütün şirketlerin yüzde 50 ile yüzde 100’ünün satılacağını hesaplayanlar, acaba yukarıda değindiğim sorulara da cevap arıyorlar mı?

Son söz: AB merkezli bankaların ülkeye gelmesi; “KOBİ” dediğimiz yapılara, kendi ülkelerindeki şirketler ile Gümrük Birliği içinde rekabet ederken, ne kadar kredi üretecekleri noktasından ayrıca bir kez daha sorgulanmalı… Şöyle düşünün; Bursa’da yerleşik bir firma AB’de yerleşik bir firma ile gümrük birliği içinde rekabet ediyor. Düşük kur ve Gümrük Birliği’nin haksız rekabet şartları belini bükerken, kredi kullandığı Türk Bankası, AB’de yerleşik ve rekabet ettiği firma ile büyük iş yapan bir bankaya satılıyor. Avrupalı rakip bankayı arayıp kendine göre “iş hacmi çok düşük” olan Türk firmasının kredi hattını kestiriyor. Bir süre sonra ne oluyor? Şartlar daha fazla izin vermediği için Bursa’daki firma kapanıyor ve Avrupalı markanın ithalatçısı oluyor. Yani üretim çöküyor! Hoş geldin Osmanlı gibi bir İmparatorluğun ekonomik sonunu hazırlayan “Baltalimanı anlaşması!”