TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR 1919-2015

TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR

1919-2015

 

TC3BCrkiye-C39Czerine-Notlar

 

 

TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR

Bertan Onaran

Cumhuriyet 20.07.2005

 

Çalışkan dostum Metin Aydoğan yeni, yararlı bir kitap daha yayımladı: Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005. Bu yapıt, daha önce hazırladığı Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nın arkası. Orada Mustafa Kemal Atatürk’le ona inananların parçalanıp yutulmak üzere olan Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyeti yaratışının öyküsü vardı.

Bu yapıtsa, 11 Kasım 1938’den sonra başımıza örülenleri özetliyor.

17 Şubat 1923’te, İzmir Tutumbilim Kurultayı’nın açılışında bakın ne demiş Ulu Önder: “Bugün harcadığımız çabaların amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlıksa, ancak mali bağımsızlıkla gerçekleştirilebilir.”

Aynı konuşmanın başka bir yerinde de şu şaşmaz ilke var: “Taç sahiplerinin, sarayların ve ‘Osmanlı’ devlet adamlarının; yaşadıkları görkemi sürdürebilmesi için, paraya gereksinimleri vardı. Dolayısıyla bu parayı sağlamak zorundaydılar. Bunun yolu da yabancı ülkelerle yapılan anlaşmalardı. Ancak, dışardan alınacak borcun koşulları öyle kötü hazırlanıyordu ki, zamanla alınan borç ödenememeye başladı. Ve sonunda alacaklı devletler, Osmanlı Devleti’nin battığına karar verip, başımıza dış borç belasını açtılar.”

Ben öteden beri, yazarların, araştırmacıların, bu sarmalın oluşması sırasında kimin işbaşında bulunduğunu, hangi anlaşmaları imzaladığını anımsatmalarını, özetlemelerini isterim. Böylece, içine düşürüldüğümüz tuzakta hangi yerli yöneticilerin sorumlu olduğu tabak gibi ortaya çıkar.

Metin Aydoğan, beynine, bilincine sağlık, işte tam bunu yapmış.

Biliyorsunuz, daha 1919’da, Atatürk Kurtuluş Savaşı’na girişmek üzere Samsun’a giderken hani şu İkinci Adam (?) sonra tutuculukta el ele verecekleri Kazım Karabekir’e bir mektup yazıp, aman bu çılgınlığa girişmesini önleyelim, en iyisi Amerikan boyunduruğu’dur demişti; Mustafa Kemal göçer göçmez bu gecikmiş isteğini yürürlüğe koymuş ve 19 Ekim 1939’da, İngiltere ve Fransa ile ‘Üçlü Dayanışma Anlaşması’ imzalamış.

ABD ile yaptığı ilk ikili anlaşmanın tarihiyse 23 Şubat 1945; adı şimdikiler gibi karşılıklı yardımlaşma, ama ereği Türk ulusunu Amerikan kölesi yapmak.

12 Temmuz 1947’de, bunun kaçınılmaz uzantısı, Askeri Yardım Anlaşması’nı imzalar.

27 Aralık 1949’da, Türkiye ile ABD Hükümetleri arasında Eğitim Yarkurulu Oluşturulması Konusundaki Anlaşma imzalanır; Cumhuriyetin temel direği eğitim böylece ‘stratejik ortağımız’ın ellerine teslim edilir, Köy Enstitüleri, Halkevleri kapatılır, ilk İmam Hatip Lisesi hem de İsmet Paşa’nın eliyle açılır.

Teslim oluşun sonu gelemez elbet; yine İkinci Adam, 12 Eylül 1963’te, AET ile Ankara Anlaşması’nı yapar, Cumhuriyetimizin 40. yılında, gümrüklerimizi Avrupalı sömürücülere açar, koruma önlemlerini yürürlükten kaldırır.

Nitekim, 1949’da NATO’ya da o başvurmuş, anlaşmayı 1952’de Menderes imzalamış; AET’ye 1959’da Menderes başvurmuş, imzayı atma onuru Paşa’ya kalmış.

Bizim şaşkınların yere göğe koyamadıkları De Gaulle de, daha işin başında, 1963’te açık seçik şunu söylemiş: “Türkiye bütünüyle dış-lanmamalı, ancak içeri de alınmamalıdır.”

Canımıza iyice ot yıkayanlardan ünlü Katma Protokol 1 Ocak 1973’te yürürlüğe sokulmuş.

1 Ocak 1966’daysa, kalanı da elimizden almak üzere, Gümrük Birliği (?) boyunduruğu geçirilmiş boynumuza. Ve anımsayın, bütün bunlar, o zamanki yöneticiler, basın, iletişim araçlarıyla büyük utkular olarak sunuldu kandırılan halkımıza, şenlikler düzenlendi. Tıpkı 17 Aralık 2004’teki gibi.

Sözün kısası, canlı kalmak, birliğini sürdürmek isteyen Anadolu halkı, binlerce yıldır tasarlanan, hiç gündemden düşmeyen, 1919’da az kalsın tamamlanacak olan, Mustafa Kemal kazasına uğrayan, şimdi borç sarmalında son vuruşu hazırlanan amansız saldırıdan kurtulmak istiyorsa, hemen alıp okumalı okutmalı Metin Aydoğan’ın bütün kitaplarını; sonra belki gereğini yapabilme bilinci yeniden oluşur şu güzelim yurdumuzda.

 

—–●—–

 

 

SENİ ÇOK SEVİYORUM KIRAÇ

Sinan Aygün

Türkiye 15.08.2005

 

Geçtiğimiz hafta okuduğum bir haber beni çok üzdü, içim daraldı…

Kıraç adlı bir şarkıcı kardeşimiz, Bilecik’in Osmaneli ilçesinde sahnedeymiş.

Dikkat edin ilçeye…

Osmaneli…

Yani atalarımızın kuracağı cihan imparatorluğunun, ilk filizlendiği topraklar…

Kıraç’ı izleyen gençler hep birden bağırıyormuş: “I love you Kıraç…”

Gözlerinden öpüyorum bu genç müzisyenimizin…

Hemen itiraz etmiş: “Beni seviyorsanız, sevginizi yabancı dille değil, Türkçe ile ifade ediniz. ‘Seni seviyoruz Kıraç’ deyin yeter.”

Kıraç sonra, üzerinde ABD bayrağı ve diğer yabancı ülkelerin bayrağı olan tişörtlerin de çıkarılmasını istemiş.

İşte Türk genci…

İşte Türk sanatçısı…

Hayran olmamak mümkün değil…

Bu hale nasıl geldiğimizin nedenlerini saymakla bitmez.

Ben yalnızca Tanzimat Fermanı ile ilk tohumları atılan ve ardından Islahat Fermanı ile iyice hızlanan kültürel yozlaşma, kendi benliğine yabancılaşma, tarihinden, dininden, dilinden utanır hale gelmenin eğitim bölümüne değinmek istiyorum.

Tanzimat ve Islahat fermanından sonra yüzlerce misyoner okulu açılmış.

1914 yılında Amerikalılara ait 45 konsolosluk, 17 dini misyon ve bunların 200 şubesi ve 435 okulu varmış.

Fransızların 94 okulunda 22 bin 435 öğrenci okuyormuş.

İngilizlerin Irak ve Ege bölgelerinde 2 bin 996 öğrencinin okuduğu 30, Almanların İstanbul, İzmir ve Filistin’de 1600 öğrencinin okuduğu 10, İtalyanların Batı Anadolu’da 4 misyoner okulu varmış.

Peki devlete ait kaç lise varmış.

Bu sayı 1923 yılında yalnızca ve yalnızca 23 imiş…

Latin ve Protestan misyoner okullarında okuyan Türk öğrencilerin, Türk okullarında okuyan tüm öğrencilere oranı; 1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1910’da yüzde 60’a, 1920’de yüzde 75’e çıkmış.

Yani 100 öğrenciden 75’i misyoner okullarında eğitim görüyormuş.

Papaz efendi ne okutur bu okullarda?

Yazar Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar” kitabında şöyle diyor: “… Bu okullarda gençler ustalıklı yöntemlerle kimliksizleştiriliyor, özdeğerlerinden uzaklaştırılarak, kendilerine ve içinden çıktıkları topluma yabancılaşıyorlardı. Ne kendileri kalıyor, ne de tam olarak batılı olabiliyorlardı. Kişiliksiz, yoz bir küme oluşturuyorlardı…”

Aradan neredeyse yüz yıl geçti.

İşte Kıraç’ın konseri…

Sonuç ortada.

Misyonerler hâlâ cirit atıyor, arkadaşlar…

Ve gençlerimiz, “Seni Seviyoruz Kıraç” demekten utanıyorlar…

Ben de onlardan utanıyorum…

Ve “Seni Seviyorum Kıraç…”

 

—–●—–

 

 

ANKARA KULİSİ

Işık Kansu

Cumhuriyet 18.07.2005

 

Bilincini sorumluluğuyla harmanlayarak yorulmadan üreten değerli yazar Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar: 19232005” adlı kitabını Atatürk’ün şu sözüyle bitirmiş.”Bir milletin yüzü gülüyorsa o millet mutludur. Bir ülkede yüzü gülmeyen insanlar çoğunlukta ise o ülkenin yöneticilerini değiştirmek gerekli olmuş demektir.”

 

—–●—–

 

 

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Şakir Süter

Akşam 12 Temmuz 2005

 

Yazar Ali Külebi’nin “Yeni Dünya Stratejileri ve Kilit Ülke Türkiye” isimli kitabının TUSAM tarafından yayınladığını… Daha önce de iki romanı yayınlanan Külebi’nin son kitabında yeni dünyada Türkiye’nin konumunu, artı ve eksilerini konu aldığını…

Eski polis müdürü Dr. Adil Serdar Saçar’ın “Ampüller Vadisi” isimli bir kitap yayınladığını… Saçar’ın bu kitabında, AKP’nin iktidar oluşundan sonra uğradığı haksızlıklara ağırlık verdiğini… (Evreca Yay.)

TC Uludağ Üniversitesi Kent Tarihi ve Araştırmalar Merkezi’nin “Tanıkların Anlatılarıyla Bursa Tarihi Sözlü Tarih Arşivi 1919/ 1938” isimli ve Doç. Dr. Saime Yüceer imzasıyla ilgi çekici bir eser yayınladığını… Doç. Dr. Yüceer’in ayrıca Duyun-u Umumiye’nin son genel müdürü Ali Cevat Borçbakan’ın Hatıraları’nı da yayına hazırladığını…

Ünlü araştırmacı-yazar Metin Aydoğan’ın son kitabı “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005”in piyasaya çıktığını… Kitapta Türkiye’nin 1923 ile 2005 yıllarındaki ekonomik tarihçesinin büyük bir titizlikle masaya yatırıldığını… (Umay Yay.)

 

—–●—–

 

 

ÖZ KAYNAKLAR

Melih Aşık

Milliyet 28 Ağustos 2005

 

Gençler zaman zaman soruyor: “Olup biteni anlamak, ülkemizin nereye gittiğini kavramak için neler okuyalım?”

Bu konuda son yıllarda epey kitap yazıldı…

Ülkenin nereden nereye geldiğini anlamak için ilk okunması gerekli kitaplardan biri kuşkusuz Prof. Çetin Yetkin’in “Karşı Devrim” adlı çalışmasıdır. Türkiye’de Cumhuriyet devriminin 10 Kasım 1938 günü durduğunu, o gün bugün bir karşı devrimin yaşandığını Çetin Yetkin örnek olaylarla pek güzel anlatır.

Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmalar” adlı kitabı Türkiye’nin dizginlerinin ABD eline nasıl verildiğini anlamak isteyenlere bilgi verir.

Eski Başsavcı Vural Savaş, son yıllarda bir savcı titizliği ile çalışarak Türkiye’nin dört bir yandan nasıl çökertilmeye çalışıldığını, belge ve bilgiye dayanarak özlü kitaplarla sergiliyor… “Cumhuriyet Çökerken” ve “Emperyalizmin Uşakları” mutlaka okunmalı.

Türkiye’nin istikameti konusunda titiz çalışmalar yapan bir başka yazar Metin Aydoğan… Onun kitapları, özellikle “Bitmeyen Oyun” ve “Türkiye Üzerine Notlar” okunmalı…

Cengiz Özakıncı’nın önceki kitapları gibi “Yeni Osmanlı Tuzağı” adlı sonuncusu da çok iyi bir çalışma…

Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” sı, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri aracılığıyla nasıl satıldığını anlatan tek kitap olması yönünden önemli Mutlaka okunmalı.

“Şu Çılgın Türkler”in okunması gerektiğini söylemeye gerek yok. Zaten okunuyor…

Elbet Erol Manisalı’nın kitapları da unutulmamalı…

 

—–●—–

 

 

KİTAPLAR ARASINDA

Ahmet Yabaloğlu

Yeniçağ 15.07.2005

 

Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitabında; Atatürk’ün ve uyguladığı politikayı incelemenin, yalnızca yakın geçmişimizi öğrenmek değil, geleceğimize yönelik kurtuluş yöntemini da tespit etmek olduğunu söylüyor. Kitabın ana teması bu düşünce üzerine kurulmuş. Türkiye Üzerine Notlar:1923-2005, Umay Yayınları.

 

—–●—–

 

 

PRANGALARDAN KURTULMA ZAMANI

Arslan Bulut

Yeniçağ 20.11.2007

 

Cumhuriyetin tökezlemesi, Atatürk’ün öldüğü gün başlamıştır. Somut adım olarak, Metin Aydoğan’ın Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005 adlı eserinde zikrettiği, Türkiye’nin 12 Mayıs 1939 tarihinde İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza atması gösterilebilir: “1939 Üçlü İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batıya bağlanma süreci, savaşın bitmesi ile olaganüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmesine karşın, ABD’nin isteği üzerine ‘çok particiliği’ kabul etti ve 24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler’e girdi. BM’den sonra kurulan hemen tüm uluslararası örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye oldu. 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası, 11 Mart 1947’de IMF, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948’de Marshall Planı, 18 Şubat 1952’de NATO ve 14 Aralık 1960’da OECD’ye katıldı. Bunlardan başka, sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB’ye açtı. IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye’nin katıldığı tüm uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batıya bağımlılığın arttırılması ve egemen haklarının törpülenmesiydi.”

Bütün bu süreci hızlandıran, İsmet Paşa’nın çekingenliğe ve pasifliğe dayanan dış politikasıydı. İsmet Paşa’nın Sovyet korkusu, Türkiye’yi Batının kucağına itmişti.

Türkiye’de ne zaman yönetimler milli menfaatleri korumaya kalkışsa, “dost ve müttefik” ABD ve Batı dünyası, o yönetimleri alaşağı etmek için elinden geleni yapmıştır. Ve bu dönemlerde Türkiye, ortada bırakılmıştır.

Türkiye ile Batı dünyasının menfaatleri, bilhassa Ortadoğu’ya yönelik olarak ve İsrail’in korunması temelinde paralellik arz etmişse, Türk yönetimleri göklere çıkarılmıştır…

1980’de Süleyman Demirel, ekonominin direksiyonuna Turgut Özal’ı getirir… 24 Ocak Kararları alınır. Dolar 47 liradan 70 liraya getirilir…

Dünya Bankası Başkanı Mc Namara, Türkiye’nin 3 milyar dolarlık borcunu ertelemek için Özal’ın ağzından bir mektup kaleme aldırır. Mektup, Türk ekonomisinin tüm denetiminin bu kuruluşa devredilmesi, her kararın bu kuruluşa haber verilmesi, yatırımların programdan çıkarılması ve Türkiye’nin bazı sanayi dallarında hiç yatırım yapmamasını öngörüyordu.

Özal, “Bunu imzalayanı ipe gönderirler” diyor ama telefonla Demirel’den yetki alarak imzayı atıyordu. Nihayet, ABD ikna oluyor ve 3 milyar dolar borç erteleniyordu. Ekonomi bu durumdayken, ülke adeta kan gölüne dönmüştü.

Sonunda Pentagon’dakilerin deyimiyle “Bizim çocuklar” 12 Eylül’ü gerçekleştirdi.

IMF programlarının uygulandığı 100 ülkeden biri olan Türkiye, yapısal uyum adlı bir uluslararası haciz yöntemi ile malını mülkünü, toprağını satmaya başladı.

Ekonomide başlayan yabancılaşma, medyada ve siyasette de yabancılaşmayı getirdi ve 1999’dan itibaren ve özellikle AKP döneminde AB’ye uyum yasaları ve toprak satışları ile aleni teslimiyete dönüştü.

Bugün “Kemalizmin sonu geldi” çığlıkları arasında Türk devleti yasal olarak da çökertilmektedir. Aslında 1938’den beri Türkiye’de uygulanan Kemalizm değil, sömürge politikalarıdır. Dolayısıyla İkinci Cumhuriyet dedikleri, Türk devletinin tamamen yıkılmasıdır. Hem siyasi iktidarlar hem de 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçleri Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarmıştır.

İşte, Türk askerlerinin başına çuval geçiren ABD, PKK ve Ermeni yalanları ile Türkiye’yi Irak’a çevirmeye çalışmaktadır. Bereket versin ki, mesele artık geniş halk kitlelerince anlaşılmıştır.

Şimdi, Türkiye’nin, bütün bu prangalardan kurtulma, toparlanma zamanıdır.

Unutulmamalıdır ki, millet her sabah yeniden doğar!

 

—–●—–

 

 

CUMHURİYETÇİ KALEMLER ÜRETİYOR

Ufuk Söylemez

Tercüman 30.12.2007

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine, üniter yapısına, milli devletine karşı, dış odakların yerli işbirlikçileriyle birlikte yönelttikleri organize saldırıların aleniyet ve ivme kazandığı bu sıkıntılı günlerde içimizi rahatlatan gelişmeler de oluyor.

Sorosçu-Barzanici zihniyetin bölücü ve gerilerin ve bunların tercümanlığını yapan 2’nci Cumhuriyetçilerin oluşturduğu “şer ittifakı” yıllardır “demokrasi”, “insan hakları”, “inanç özgürlüğü”, “dinlerarası diyalog” gibi kavramların içini boşaltıp, bu kavramları istismar ederek büyük çoğunluğu medya sermayesi yoluyla kendi ellerine geçmiş olan “sözde” Türk medyası aracılığı ile millete karşı muazzam bir psikolojik hareket yürüttüler.

Gayrı-milli, Cumhuriyet ve üniter yapının düşmanı bu çevreler karşısında, ilk önce şaşıran, organize ve örgütlü olmayan, dağınık bir vaziyette olan Cumhuriyetçi, Atatürk milliyetçisi, yurtsever kesimler süratle bu fitne-fesat teşebbüslerine karşı toplanarak, sağ sol demeden tepki ve refleks göstermeye başladılar.

Gönüllü Sözcüler

Kıbrıs’ı oldu-bittiye Rumlar’a devretme teşebbüsleri sırasında daha kuvvetle ortaya çıkan bu haysiyetli yurtsever sesler ve kalemler, giderek meydanı boş zannedenlere karşı kalemleriyle, bilgileriyle ürettikleri kitapları, TV programlarıyla, ulusal bilincin öncü ve gönüllü sözcüleri oldular.

Sn. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı muhteşem kitabı, Sn. Mustafa Yıldırım’ın inanılmaz “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabı, ardından Sn. Metin Aydoğan’ın kitapları ile başlayan ulusal bilincin şahlanması, bugün artık çok sayıda bilinçli-cesur-nitelikli Atatürk milliyetçisi ve Cumhuriyetçi yazar, aydın devlet adamı, akademisyen ve bürokratın ürettiği yüzlerce makale, kitap, TV ve radyo programları ve konferanslar ile yurt sathına yayılmış ve şahlanmış durumda.

Atatürk’ün Yolunda

Ülkenin, zaten anayasal kurumlar tarafından korunup-kollan-dığını zanneden, Cumhuriyetin üniter yapısının, birliğinin ve bütünlüğünün tehdit altında olduğunu başlangıçta düşünmeyen bu vatanseverler, Anayasal kurumların, muhalefet partilerinin, sivil toplum örgütlerinin, medyanın, ciddi bir zaaf, gaflet hatta zaman zaman dalalet içine sürüklendiğini görünce, Cumhuriyet, milli devletimizi, üniter yapımızı korumak için Atatürk’ün yolunda mücadeleye başlayarak yazmaya, çizmeye, konuşmaya ve Cumhuriyetimizi savunmaya başladılar.

İyi ki başladılar. Sözde aydın sıfatıyla, ayrılıkçı Kürtçülük hareketine ve yobaz-tarikatçı siyasal dinciliğe sözcülük yapan, onlara rehberlik eden işbirlikçi 2’nci Cumhuriyetçilerin tekeline almaya çalıştıkları yazı, yayın, düşünce dünyasını onların tekeline bırakmadılar.

Millet Unutmayacak

Çıkarcı medya ile fitne-fesat medyasının bütün sansür ve engellemelerine rağmen, bugün Atatürk’ün kapsayıcı milliyetçiliği, laik Cumhuriyetimizin değerleri, üniter yapımızın ve milli devletimizin bekasına inanan ve bunu bilinçle savunan değerli düşünce insanlarımıza, gazeteci ve yazarlarımıza, siyaset ve devlet adamlarımıza, akademisyen, diplomat ve bürokratlarımıza gönül dolusu teşekkür borçluyuz.

Bir kâbus gibi üzerimize çökertilen, Cumhuriyet düşmanı, gayrı-milli organize psikolojik harekata karşı bu büyük milletin haysiyetini, çıkarlarını, varlığını ve bekasını, cesurca bilgiye dayalı olarak savunan, yazan, çizen, konuşan, üreten tüm Atatürk ve Cumhuriyetçi aydınları, yazarları, bu millet unutmayacaktır.

Bugünler geçtiğinde, Cumhuriyetimiz ve milli devletimiz aydınlığa yeniden kavuştuğunda, bu millet bağrından çıkan bu evlatlarına duyduğu şükranı ve güzel şekilde ortaya koyacaktır.

Bu yazımızı tüm Cumhuriyetçi, Atatürk milliyetçisi, yurtsever aydınlarımıza, gazetecilerimize, yazarlarımıza, siyaset ve devlet adamlarımıza, akademisyen, bürokrat ve diplomatlarımıza selam, sevgi ve iyi dileklerimizi göndererek noktalıyoruz…

 

—–●—–

 

 

BİR KEMALİSTİN BAŞUCU KİTABI:

“TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR”

Çağdaş Bayraktar

Adana

 

Aydın olmak, ateşten gömlek giymek demektir. Türkiye’de aydın olmak ise, bir kılıcın iki ucu gibidir. Tarihin sana “hain” demesi çok kolaydır. Aydınlar, toplumu yönlendirici, yol gösterici, tehlikelere karşı uyarıcı olmak zorundadır.

Nutuk’ta Ulu Önder’in dediklerini anımsayalım. “Türk milleti gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı… Bu nedenle, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göStererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.”

Aydınların bilerek ya da bilmeyerek gözardı ettiği konu, bilgi iletmede anlaşılır olma kaygısını yeterince taşımamalarıdır. Toplumda anlaşılmayan doğrular, toplum için yalnızca yalnızca anlamsız sözcüklerdir. Yazdığı her satırı dolu ve anlaşılır olan Metin Aydoğan hocamız, bu nedenle tam anlamıyla bir aydındır.

“Türkiye Üzerine Notlar”, Türkiye’nin son 150 yılı, en yalın ve en özlü biçimde nasıl anlatılır sorusunun en doğru yanıtıdır. Biz Kemalistler, Cumhuriyet döneminin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışırken, o dönemin tam olarak hangi dönemden sonra geldiğine yeterince yoğunlaşamadık. Bu nedenle anlatımlarımız sürekli eksik kaldı. Bu kitap, bu derde en güzel devadır.

Metin Aydoğan hocanın kitaplarını okuyan, onunla tanışma fırsatı bulan herkes, Onun Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatırken kullandığı “Ülkeye adanmış bir yaşam” tanımını en çok hakeden kişilerden birisinin aslında kendisi olduğunu fark eder.

Genç arkadaşları bilinçlendirmek, onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen kişilerin önereceği kitaptır “Türkiye Üzerine Notlar”.

İyi ki varsınız hocam.

İyi ki yazmışsınız.

Gururla taşıdınız Kemalist Devrim’in bayrağını devralmak, tarihin bize görev, bizim vatana olan borcumuzdur.