BİTMEYEN OYUN TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKELER

BİTMEYEN OYUN

Türkiye’yi Bekleyen Tahlikeler

 

 

kapak

 

 

“… OLTADAKİ BALIĞA YEM YOK!…!

Attila İlhan

Cumhuriyet , 15.10.1999

 

Bayar ve Menderes, acılı ve karanlık Yassıada gecelerinde, acaba hiç düşünmüş müdür? DP, CHP’yi yeterince ‘Amerikancı’ bulmuyor; NATO’ya girmenin, Türkiye’nin ‘kalkınmasını’ hızlandıracağını iddia ediyor; ‘Görülmemiş Kalkınma’nın ardındaki hesap buydu. Oysa, ABD yönetiminde, ekonomiden istihbarata kadar, pek çok alanda etkili milyarder Nelson Rockefeller; hemen hemen aynı yıllarda, Başkan Eisenhower’e yazdığı bir mektupta, Türkiye hakkında şunları söylüyordu:

“…Türkiye gibi, anti/komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler, öncelikle ‘askeri’ nitelikte olmalıdır; oltaya takılmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. (Buraya dikkat)… Geliştirilmiş ekonomik yardım, Türkiye’de bazı durumlarda, düşünülenin tam tersi sonuç verebilir; yani bağımsızlık eğilimlerini artırıp, mevcut askeri planlarımızı zayıflatabiliriz. Bu tür ülkelere yapılacak yardım, bize bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve ABD’ne düşman unsurları zararsız hale getirecek biçim ve miktarda olmalıdır!..” (Doğan Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi”, s. 1673)

Buradan bakıldı mı, yalnız Bayar/Menderes yönetimindeki DP iktidarının değil; ‘Büyük Türkiye’ hayali kuran, Demirel’in AP iktidarının da, uluslararası bir ‘yanlışlıklar komedyası’nın talihsiz figüranı olduğu görülebilir. Yalnız, ‘Soğuk Savaş’tan Almanya ile Japonya’nın galip çıkması, bugün artık, Senato’yu ziyaretinde Ecevit’e o ağır lafları söyleyen Demokrat Senatör Joseph Biden’in ‘tafrasını’ havada bırakıyor; ABD, Türkiye’ye hükmedecek gücü kaybetmektedir.

Örnek mi, örnek kolay.

İnsan Bilmeden Okusa!.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü dekanlarından, ‘Küreselleşmeci’ Prof.Jeffry E.Garten demiş ki meselâ;

“…ABD bugün, ‘ikinci sınıf’ bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yaşam standartı sürekli düşmektedir, toplumsal karışıklıklar ve başka uluslara sermaye ve teknoloji bağımlılığı artmaktadır. Nüfusun yüzde onu açlık sınırındadır; her üç çocuktan birinin, on yedi yaşından önce, bir kamu yardımına gereksinimi vardır. Otuz beş milyon Amerikalı, Sağlık Sigortası’ndan yoksundur. Her yirmi beş dakikada bir cinayet işlenmektedir. Federal bütçe açıkları hızla artmaktadır. Eğitim düzeyi düşmüştür, toplumun fiziksel altyapısı çökmekte, teknoloji temellerimiz hızla aşınmaktadır. Bankalarımız karışıklık içindedir; siyasal kutuplaşma ve değer boşluğu (Cynisme) yayılmakta, ulusal yönetim zayıflamaktadır…” (‘Soğuk Barıs’, Jeffry E.Garten, Sarmal Yayınevi s. 36)

İnsan bilmeden okusa, adamın, ülkemizin günümüzdeki ‘perişanlığını’ anlattığını sanabilir; bu da, hem bizim telâşımızı haklı çıkaracaktır, hem de ABD’ne güvensizliğimizi! Öte yandan, ılımlı İslam lehine lâiklikten, bilhassa Kemalizm’den vazgeçilmesini -neredeyse on yıldır- tavsiye edip duran, eski CIA ajanı, Rand Corporation ‘orta vâde tahmin uzmanı’ Graham E.Fuller de;-Türkiye’de gerçekleşmesini herhalde umutla beklediği‘etnik çatışmanın’, kendi ülkesini tehdit ettiğini düşünmektedir, demiş ki mesela;

“…ABD eğer, ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmede başarı gösteremezse, Birleşik Devletler’deki etnik yapı, Amerikan demokrasisini, tehlikeye düşürecek ölçülerde çatlatacaktır…” (‘The Democracy Trapp’, New-York 1991).

Yalnız bu kadarı bile, Kıbrıs için ‘hava basan’ Amerika’lı senatör Joseph Biden’i ‘madara’ etmeye yeter ya; ya ‘Sistem’in iç diyalektiğinin gittikçe kızışan çelişkilerine ne demeli?

Senatör’ün yaptığı aslında blöf!

Şimdi ister misiniz, ‘Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’ adlı, o küçük fakat son derece yararlı kitaptan, bir paragraf okuyup, bir de alıntı yapalım:

“…ABD, Japonya ve Almanya arasındaki rekabet şiddetleniyor. Bu ülkeler, yoksul uluslara karşı birlikte hareket ediyorlar ama, kendi aralarındaki gerilimler de giderek şiddetleniyor. Amerikalılar gelişmelerden rahatsız. Dünya liderliğini kaybetmekte olduklarını görüyorlar ve çaresizlikten, onu, bir oranda paylaşmaya razılar…”

“…Jeffry E.Garten, bu üç ülkenin küresel sorunları ‘işbirliği’ içinde ele alıp, dünyayı ‘kollektif bir önderlikle yönetmesi olasılığı var mıdır; ve 21.yy’da, dünyanın lideri kim olacaktır? Sorusunu soruyor ve cevabını kendisi veriyor:“…üç büyükler ekonomi alanında amansız rakiplerdir. Kendi iç pazarları dahil, aynı pazarlar için rekabet edecekler. Sermaye dolaşımı için rekabet edecekler. Aynı ileri teknoloji endüstri dallarına hâkim olmaya çalışacaklar. Ekonomik rekabetin ötesinde, farklı asker” yeteneklere sahip olma, birlikler ve füzeler gibi sıkıcı konular, önümüzdeki yılların gündeminden düşmeyecek. Amerika ekonomik rekabet sorunlarını kaçınılmaz olarak, siyasal ve askeri güçlerle dengelemeye çalışacaktır. Bu tür girişimlerin, Japonya ve Almanya’da büyük huzursuzluklar yaratması ve direnişe geçmelerine yol açması, kaçınılmazdır…”

“…ulusumuz, 1941’den bu yana (ABD/Japonya Savaşı) görülen en şiddetli meydan okumayla yüz yüzedir ve o döneme kıyasla, bugün, böyle bir meydan okumaya tepki göstermek için daha az hazırlıklı bir durumdayız. Gelecekteki dünya düzeninde büyük önem kazanacak alanlarda, şimdiki trendlerin temelinde ‘ikinci sınıf’ bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Sermaye ve teknoloji açısından, giderek artan bir biçimde, başka uluslara bağımlı hale geliyoruz…” (Metin Aydoğan, ‘Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’, s.26/27, İzmir, 1999)

Bu kadarcık bilgi, Amerikalı Demokrat Senatör’ün Ecevit’e ve Cem’e ‘blöf yaptığını’ göstermeye yetmez mi? Fakat asıl, Birleşik Amerikalı aydınların, ülkeleri için gördükleri tehlikeler arasında öyleleri var ki, bunlar öteki ülkelere Washington tarafından ‘kalkınma için’ ısrarla ve hararetle önerilen, ‘küreselleşme’nin kapsamına giriyor.

Ne gibi mi?

Herkesi budala sanıyorlar

Jeffry E.Garten ne demiş ‘ABD, Japonya ve Almanya-kendi iç pazarları dahil-ekonomi alanında amansız rakiplermiş; aynı pazarlarda sermaye dolaşımı için rekabet edip, aynı yüksek teknoloji dallarına hakim olmaya çalışacaklar’mış! Bundan son derece kötü ve tehlikeli bir şeymiş gibi bahsediliyor. Allah Allah, üçüncü ülkelere-bu arada bize de-önerip durdukları çözüm, ‘piyasasını bu türden bir rekabete açmak’ değil mi? Yâni onların ekonomisi için kötü ve tehlikeli olan, bizim ekonomimiz için, nasıl iyi ve yararlı olabiliyor? Buna ‘çifte standart’ denilmez mi?

Jeffry E.Garten’in şu saptaması da hayli ilginç ve kafa karıştırıcı; ‘sermaye ve teknoloji açısından, gittikçe artan bir biçimde, başka uluslara bağımlı hale geliyorlar’mış! Bundan ürküyor. Hoppala! Bu ürktüğü, yıllardır üçüncü ülkeleri ‘katmaya’ çabaladığı ‘karşılıklı bağımlılık’ prensibi değil midir? Adama sormazlar mı: hani olağanüstü iyi ve yararlıydı?

Herkesi budala sanıyorlar.

 

—–●—–

 

 

“ÇIKMADIK CANDA ÜMİT VAR (MI?)”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 20 Ekim 1999

 

O eski İzmir evleri!.. Sonraları, Pire, Napoli, Cenova, Marsilya ve öteki Akdeniz liman şehirlerini gördükçe, onların ne kadar Batı’lı (yoksa Roma’lı mı) olduklarını anlamışımdır: yüksek tavanlı, geniş, ferah ve bol odalıydılar; balkonları, verandaları, terasları, çıplak güneş aydınlığıyla yıkanırdı; bahçelerinde karabiber, manolya, amber ağaçları; açık tarhlarında aslanağızları, hercai menekşeler, zambaklar, küpe çiçekleri…

‘40 Karanlığı’ henüz başlıyor, Yıldırım Kemal Sokağı’ndaki evdeyiz: Karşıyaka’da, eski Pazar Yerini sahile bağlayan, o güdük sokakta, mütevazi bir ev! Düşünebiliyor musunuz, iki salonu, yedi odası, verandası ve terası vardı; hatta, arka bahçesinde, ‘müştemilatı’. Terasa bitişik o en üst kattaki iki küçük odanın, hizmetçiler için tasarlanmış olduğunu; on yıl sonra mı ne, Paris’te görünce anlayacaktım: Chambre de Bonnes.

Artık itiraf edebilirim: o iki odadan birinin taban tahtaları eskimişti, üstündeki kilimi kaldırır, ‘tehlikeli’ sayılan dergi ve kitaplarımı orada saklardım: bir nev’i kitap ‘zulası’ yani, ‘evrak-ı muzırra’ orada gizleniyor. Dergiler sayılmazsa, üç önemli kitap: Nazım’ın ‘Alman Faşizmi ve Irkçılığı’, ‘Tıbbıyeli’ Hikmet (Kıvılcımlı) Bey’in ‘Marksizm Kalpazanları II’si; Kerim Sadi Bey’in, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik’ adlı çalışması!

‘Ciddiyet’ ve ‘Kalite’

Benim neslim, Gazi Cumhuriyeti’nin çocuğudur, o Cumhuriyette ‘fikir serbestisi’ çoğunun sandığı gibi kısıtlı değildi; Rasih Nuri İleri, eğer bu yıllarda yeteri kadar Marksist fikir eseri çevrilmemiş ve yazılmamışsa, bunun yasağın sıkılığından ziyade, ‘Marksist aydınların tembelliğinden’ olduğunu yazmıştır (Bkz. ‘Atatürk ve Komünizm’), ki doğrudur; doğrudur da, neyi bulursak alır saklar, anlasak da, anlamasak da tekrar okur, sık sık da aramızda tartışırdık.

‘40 Karanlığı’ bile, gerçekte ‘totaliter’ ve ‘seçkinci’ tavrına rağmen-kağıt kıtlığı cabası; Milli Eğitim Bakanlığı’nın ünlü ‘Klasikleri’ hesaba katılmasa da, hayli ciddi ve kaliteli bir yayın seviyesi gösterir. İşin ilginç yanı, Media’nın-o tarihte günlük gazetelerin, dergilerin ve sonradan radyonun-‘ciddiyet’ ve ‘kalite’ bahsinde, hem mutabakat hem de ahenk içinde bulunmasıydı. Ulus gazetesi, Choderlos de Laclos’nun ‘Tehlikeli Alakalar’ını Nurullah Ataç çevirisi olarak tefrika ederdi; Sedat Simavi’nin Yedigün dergisi, Halide Edip Hanım’ın, ünlü ‘Sinekli Bakkal’ romanını! İstanbul Şehir Tiyatrosu ise, her mevsime bir Shakespeare klasiği ile başlıyor. Yani neresinden bakılsa, ‘yurttaşını’ iyi eğitmek isteyen bir toplum.

Zehirli Sarmaşıklar Gibi

İç karartan bu düşünceler, Media’nın kültür ve sanata ayırdığı bölümlere ne zaman baksam, zehirli sarmaşıklar gibi zihnimi sarıyor: ‘ciddiyet’in yerini inanılmaz bir ‘laubalilik’, ‘kalite’nin yerini, yürekler acısı bir ‘esnaflık’ almıştır; ‘bayağılık’, bütün sanat dallarında ‘geçer akça’, ‘basitlik’, neredeyse ‘başarı’nın garantisi! Gerçekte niye şaşıyoruz: ‘Küreselleşme’, bunu da içermiyor mu? Yarım yüzyıl önce, ‘ciddi’ ve ‘kaliteli’ sinema kriterine göre, ‘sıradan’ ve ‘eğlencelik’ diye ciddiye almadığımız Hollywood Sineması, günümüzün ‘dijital’ gösterileri yanında handiyse muhtevası beşeri-yer yer sosyal-bir sinema olarak görünüyor. ‘Sistem’ onu, onun nedenlerini ve sonuçlarını sorgulamaya yönelik her estetik çabayı yok edebilmek için, bütün sanatları, ya ısrarla biçime (formalisme)-yani estetikte ‘aracı’ ‘amac’a dönüştürmeye; ya da ‘efsaneye’ (irrasionalisme) itiyor. Bilim/kurgu, Jules Verne’den bu yana sürdürdüğü bilimde öncülük çabasını; insanı, toplumdan ve toplumsaldan ‘koparmak’ amacına aktardı; büyü, mistiklik türleri ve türevleri, kısacası her türlü ‘gerçekten kaçış’, tercihe şâyân ve açıkça yüreklendiriliyor: yeter ki insanlara, içlerinde yaşatıldıkları ‘istismar dolabı’nın ‘şifresi’ açıklanmasın!

Media, hele gazete ve dergiler, fikir yayıcı olmak (naşir-i efkar) niteliklerini yitirdikçe; sinema ve tiyatrolar gibi yayınevleri de, televizyonları rezil eden reyting kaygılarına ve hilelerine teslim oldu; aynı anda üç basımı birden yayımlanan, sade suya tirit roman da görüyoruz; kitabını, ‘in’ de tutabilmek için, akla sığmaz skandallara konu olan yazar da!  Göremediğimiz nedir derseniz, o belli: eskiden olduğu gibi, fikir ve sanat hayatımızda, gündemi mesela bir ay bir Macbeth temsilinin, dolayısıyla Shakespeare ve eserlerinin işgal ettiğini; ya da, Reşit Enis’in, yayınlandığı hafta Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılan ‘Toprak Kokusu’ adlı romanı dolayısıyla, yazar çizer takımının, aralarında haftalarca, Çukurova toprak üretim düzenini tartıştığını! Hazindir ama gerçektir, ‘ciddiyet’ ve ‘kalite’, artık ne yazık ki şurda burda itilip kakılan, bazı sonradan görmelerin açıkça hor gördüğü; hiç kuşkusuz olumlu ve gerekli, elbette namuslu, fakat ‘örselenmiş’ bir ‘sığıntı’.

Yine de vazifesini ifa ediyor.

Her Şeye Rağmen…

Bazı kitaplar, her şeye rağmen, çıkabiliyorlar; göz attınız mı, hem ele aldıkları sorunun önemini, hem tartışma düzeylerinin yüksekliğini, hem de kamuoyuna açıkladıkları belgelerin ‘hayati’ önemini fark edebiliyorsunuz. Eski alışkanlık; hiç değilse, aklı başında izlenimi veren gazete ve dergilerin yayın sayfalarında, eleştiri sütunlarında, bu kitapların değerlendirilmesini; en azından, ‘meraklısına duyurulmasını’ umuyor ve bekliyoruz. Beyhude! İpe sapa gelmez, ya da ülkenin aleyhinde olduğu su götürmez kitapların medh-ü senâsı yapılıyor; avuç falının meziyetleri, ya da yıldız falının yanılmazlığı üzerine sütunlar dolduruluyor da; sözün gelişi ‘ılımlı İslam’ çerçevesinde döndürülen dolaplara, Türkiye aleyhine yürütülen yeni ‘Soğuk Savaş’ın unsurlarını tartışmaya gelince, tıs; tek satır yok!

Önceki söyleşimde, dikkatinizi ‘ılımlı İslam’ dolaplarını teşhir eden ‘İrtica 1945/1999’ üzerine çekmeye çalışmıştım. Bundan sonraki söyleşimde ise Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’ isimli, kısa fakat özlü çalışmasından söz edeceğim; hem de, bazı önemli ve çarpıcı ‘belgelerin’ altını çizerek! Ne yapalım, iş başa düşüyor.

 

—–●—–

 

 

HANİ ‘MÜDAFAA VE MUHAFAZA EDECEK’TİK?

Attila İlhan

Cumhuriyet, 22.01.1999

 

Gazi’nin ‘Cumhuriyeti’, o yılları yaşamış olanları,-siyasi tercihleri ne olursa olsun-basbayağı heyecana sürükler. Neden? Bu ‘neden’in cevabı, şiir olarak destan, nesir olarak dizi/roman; müzik olarak opera ya da senfoni şeklinde verilebilir. Ne var ki, hiç ummadığınız bir anda, hiç beklemediğiniz bir kitapta, karşınıza çıkıveren bir tek sayfa; öteki saydıklarımın hepsinden kısa fakat özlü olarak, o ‘neden’in ‘tarihi’ gerekçesini açıklar.

Doğrusunu isterseniz, Metin Aydoğan’ın ‘Bitmeyen Oyun’unu okuduğum sırada, tadına doyamadığım şu ‘özet’, hem beni tekrar o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi, yıllardır yönettiklerini zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha düşündürdü; Dikkatle okuyup, devlet nasıl yönetilirmiş, bir daha düşünsünler!

Yoktan var etmek, ne demektir?

“…1929 Dünya Bunalımın olumsuz etkilerinden sakınmak için, ‘devletçilik’ politikaları yoğunlaştırıldı. Bütün dünyada büyük boyutlu bir bunalım yaşanırken, Türkiye’de ekonomik büyüme sağlanıyordu. 1923 yılında 3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923’te hiç üretilmeyen şeker, 1927’de 5.184 ton; 1932’de 27.549 ton üretildi…”

“… 1927-1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona, kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 tona çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle, 1923’te ithal edilen kösele ve un, 1932’de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı yüzde 37, deri ithalatı yüzde 90, çimento ithalatı yüzde 96.5, sabun ithalatı yüzde 96.5 oranında azaldı…”

“… Türkiye 1923 yılında 36 milyon dolar dış ticaret açığı verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin dolara düşürüldü. 1936 yılında Türkiye 20.1 milyon dolar dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’nde 26.107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon dolar döviz stoku vardı…”

“… Kamu yatırımlarını esas alan ‘devletçilik’ politikaları ve bu politikaların ekonomik dayanakları olan KİT’ler, Türkiye’de çok başarılı olmuştu. Elde edilen sonuçlar bunu açıkça gösteriyordu ve bu başarı tamamen yerel kaynaklara dayanılarak elde edilmişti; üstelik, bağımlılık yaratacak dış borç alınmamış, karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca denk bütçe gerçekleştirilmişti…”

“… Enflasyon 1922-1925 yılları arasında yıllık 3.2; 1925-1927 arasında yüzde 1’di. Türk parası yabancı paralar karşısında değer kaybetmedi. 1927 yılında 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’da 7.7 kuruşa; 187 kuruş olan Amerikan Doları, 127 kuruşa düştü. Bunlar dünyanın en güçlü paralarıydı. Sınırlı miktarda alınan dış borç, ağırlıklı olarak demiryollarının devletleştirilmesinde ve devlet kibrit tekelinin yaratılmasında kullanıldı ve bu borçlar, Osmanlı’dan devralınan Düyun-u Umumiye borçlarıyla birlikte ödendi…” (Bitmeyen Oyun, Metin Aydoğan, s.83/84, İzmir)

Sizi bilemem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım?

O günden bugüne, bir ‘atf-ı nazar’..

Yüreğim yırtılsa da, madalyonun öteki yüzünü çevireyim mi? Gazi’nin ‘muhafaza ve müdafaa etmek’ vazifesini, hepimize verdiği o cumhuriyet, yüzyılın son yılını tüketirken ne durumda; ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özelleştirme’ ve ‘küreselleşme’ serüveni, onu nerelere getirmiş, görmek ister miydiniz?

“… her yönden sarılmış günümüz Türkiye’sinde durum herhalde 1919’dan daha iyi değildir. Sınırsız milli kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollardan dışarıya bağlantılı din motifli örgütlere akıtılıyor. Kayıtdışı ekonomi, kara para ve uyuşturucu trafiği, neredeyse açık biçimde ve bütün hızıyla devam ediyor(…) Marmara Üniversitesi öğretim üyesi, Prof.Dr.Osman Altuğ, ‘öldürücü virüs’ olarak tanımladığı kayıtdışı ekonominin, Türkiye ekonomisi içindeki  payının, yüzde 65 olduğunu söylüyor…”

“… Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’deki eroin trafiğinin parasal tutarının yalnızca 1996 yılında 55 milyar dolar olduğu açıklandı. Bu miktar o yılki Türkiye bütçesine eşit. Bütçe açığı ulusal gelirin yüzde 15’ine ulaşmış durumda. Devletin 1999 yılındaki vergi gelirleri, borç faizlerine bile yetmiyor. Türkiye’nin 102.7 milyar dış, 51.3 milyar iç borç olmak üzere 164 milyar dolar borcu var. Özellikle Avrupa Gümrük Birliği’ne girdikten sonra, dış ticaret açığı çığ gibi büyüdü ve 1997 yılında Türkiye dış ticaret açığı vermede, ABD’nin arkasından dünya ikinciliğine yerleşti…”

“… 6 milyon genç işsiz, bu rakam resmi verilere göre 23 milyon 48 bin olan (1998) işgücü sayısının, yüzde 26’sını oluşturuyor. Türkiye’nin gelir düzeyi en yüksek yüzde 5 nüfusunun (3 milyon 175 kişi) adam başına ortalama geliri 19.329 dolar, ancak en alt dilimde (19 milyon 700 bin kişi) bu gelir, sadece 789 dolar. En zengin yüzde 3, ulusal gelirin yüzde 30’unu alırken, en yoksul yüzde 20, bu gelirin yalnızca 4.9’unu alıyor. Türkiye’de yoksulluk sınırı altında yaşayanlar, 1987 yılında nüfusun yüzde 14.3’ünü oluştururken, bu oran 1994 yılında yüzde 21’e çıktı…”

“… Emniyet Genel Müdürü İstihbarat Dairesi Şube Müdürü Mahmut Karaaslan tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de bugün 15 silahlı bölücü, 33 silahlı solcu, 6 silahlı dinci ve 23 ayrı radikal grubun faaliyet gösterdiği belirtiliyor…” (Aynı eser, s. 61/62).

Elinizi kalbinize koyup da öyle söyleyiniz; siz hayatınız boyunca, bundan daha kötü, bundan daha acıklı bir Yeşilçam filmi gördünüz mü?

Ben, hayır!

 

—–●—–

 

 

BİTMEYEN OYUN’U BİTİRMEK İÇİN

Aydoğan Yavaşlı

Cumhuriyet Kitap , 04.Mayıs.2000

 

Söze Cemal Süreya’nın dizeleriyle girmek daha doğru olacak:

“Selam size büyük durumlar doruk anlar

Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez de görse kişi

Marmara’da yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği

Okyanus’u beş dakika seyretmekle kavrar”

Attila İlhan’ın 21 Ekim 1999 günlü Cumhuriyet’te, “Sizi bilmem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım?” diye övgüyle sözünü ettiği Metin Aydoğan’a ait Bitmeyen Oyun adlı kitaba getirmek istiyorum sözü.

Cemal Süreya’nın yukarıdaki dizeleri ile Karl Marks’ın “İnsan sarayda başka düşünür, kulübede başka” sözü arasındaki koşutluğa dikkat çekmek isterim. Çünkü gerçekten de, maddi yaşamdaki olgulara nereden baktığınız çok önemli. Dünya’ya Everest’ten bakmakla sözgelimi Yamanlar Dağı’ndan bakmak farklı olmalı.

Osmanlı’ya göre saz, şeytandır; katledilmeli, yok edilmelidir. Halk ise, “Behey sersem kafa, şeytan bunun neresinde?” diye sorar ve maddi gerçeklikleri sıralayarak Osmanlı’nın bakışını yadsır.

Halkın Sesi

Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler 1919-1999 kitabı küreselleşme martavalıyla ulusal bağımsızlık düşüncesine sahip çıkanlara halkın sesiyle yanıt veriyor: “… Küçük birimler halinde yapılanarak dünyaya yayılan küresel şirketler; içinde rahat hareket edebilecekleri, ulusal direnci olmayan küçük ve güçsüz ülkeler istiyorlar. Bu isteğin sloganlaşan ifadesi; ‘serbest piyasa ekonomisi’, ‘dünya ticaretinin serbestleşmesi’, ‘liberal ekonomi’, ‘kabile ekonomisi’, ‘yerel yönetimcilik’ ya da ‘yeni-Osmanlıcılık’tır. Din, dil, yerel kültür, mezhep ve etnik köken gibi eskiye dayanan sosyal oluşumlar, bu nedenle ilgilerini çekiyor. Ulus-devletin yerine geçirmeye çalıştıkları yeni toplum biçiminin oluşturulmasında, bu öğelere aktif bir misyon yüklüyorlar.(…) Türk-Kürt, Alevi-Sünni, inanan-inanmayan, laik-antilaik, sağ-sol ayırımları planlı bir biçimde gündemde tutuluyor.”

Metin Aydoğan, Marmara’da yirmi yıl oyalanacağı yerde, gerçeklere okyanus büyüklüğünde bakıyor.

Aydoğan, 1969’da KTÜ Mimarlık Fakültesi’ni bitirmiş, o yıllarda öğrenci hareketlerinin içinde bulunmuş gerçek bir aydın. 1997-1999 yılları arasında ADD İzmir Merkez Şube Başkanlığı’nı yaptı; şimdi aynı derneğin onur üyesi. Bitmeyen Oyun’dan başka “Nasıl bir Parti ? Nasıl Bir Mücadele” ve “Yeni Dünya Düzeni-Kemalizm ve Türkiye-20.Yüzyılın Sorgulanması” adlı kitapları var.

Metin Aydoğan’a göre Prometheus, tanrı Zeus’un iktidarına karşı başlattığı devrimle tanrıların egemenliğini ortadan kaldırır. “Türk devrimi de, ‘yeryüzünün tanrıları’na bir karşı çıkış, aklın ve bilimin yaşama egemen kılınması”dır. Ve der, yeryüzünün tanrıları onu hiç affetmediler.

Gerçekten de Batı, Lozan’ı hiçbir zaman affetmedi. Bakın, IMF 2.Başkanı Stanley Fisher, CNN-Türk’te M.Ali Birand’a neler söylüyor: “Türkiye bu dış borç, bu bütçe açığı ve bu yüksek faizle daha fazla gidemez. Yolun sonuna geldiniz. Türkiye büyük bir krizin eşiğinde bulunuyor. Türkiye hasta adam!”

Türkiye üstünde oynanan oyunları daha net görebilmek için gerçekten de Everest’e çıkmanız gerekiyor. Emperyalist Batı, Türkiye’yi sürekli hasta olarak görmek istiyor. Türkiye’yi bu hasta durumdan kurtarmak için düşünen, karşı çıkan aydınları, gazetecileri, sanatçıları, politik arenadaki temsilcilerine gammazlıyor, ileri giderlerse hapislerde çürütüyor, yapay kavga ortamlarında katlediyor. Çünkü onların hiç mi hiç hazmedemedikleri, ulus-devletten yana olan, etnik farklılıkları bir tür zenginlik olarak gören anti-emperyalist kafalardır. Birazcık yumuşayıp Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme filan deyin, şu kadarcık zarar gelmez. Hatta o zaman yüksek bilmişler kurulundan ödüller bile alır; ‘üst düzey’ toplantıların, panellerin, konferansların ve daha bir sürü zımbırtının baş aktörü olursunuz.

Oyunu bozmak

Metin Aydoğan, bir kurultay tebliği olarak düşündüğü yazılarını kitaplaştırmış, kitabın rahat okunmasını sağlamak için düşüncelerini on altı başlıkta sunmuş okurlara. Bunlar; Yeni Yüzyıla Girerken, ABD ile Anlaşmak, ABD’ye  Borçlanmanın Gerçek Yüzü, Ulus-Devlet ve Tahkim, Uluslararası Şirketlerin Gerçek Yüzü Özelleştirme ve KİT Satışları, Gümrük Birliğinin Kısa Öyküsü, Batı’da Korunan Devlet… Metin Aydoğan, kitabının son bölümünde “Ne Yapmalı?” sorusunun yanıtını arıyor. Mustafa Kemal’in 24 Ekim 1919’da Kırşehirli gençlere seslenişini alıyor: “En önemli kurtuluş ilkesi, halkın örgütlenmesidir. Örgütlenmeyen bir halk saray karşısında, sömürgeciler karşısında yenilir, ezilir. Öyleyse genç aydınlar, halkın önüne düşeceksiniz. Ulusal bilincin ateşini yakacak ve Türk halkını bağımsızlık savaşımızın halkasında örgütleyip birleştireceksiniz. Bu örgütlenmeden nereye çıkacağız. Bu örgütlenmeden halkın yüzyıllardan beri özlediği halk devleti yoluna çıkacağız. Bu halk hareketini bir ulusal devlet haline getireceğiz. Kırşehir gülü gibi toprağa, halka bağlı yeni bir Türk Devleti.”

Metin Aydoğan, bu toprakların aydın bir insanı olarak olgulara halkın penceresinden bakmış, bakmakla kalmamış; demokrat, ilerici, çağdaş bir Türkiye için yaşamı boyunca mücadele etmiş. Türkiye üzerinde oynanan oyunları farketmiş, bu oyunları bozmanın yollarını göstermiş.

Derim ki, yumurta kapıya dayanmadan… Okuyun, bir daha konuşalım.

 

—–●—–

 

 

“DÜŞÜNCELERİN DÜŞÜNCESİ”

Kemal Köksal

Kırşehir-Kervansaray Gazetesi, 16 Ocak 2003

 

Sevgili okurlar! Bugünkü yazımda araştırmacı yazar, Sayın Metin Aydoğan’ın “Bitmeyen Oyun” kitabını tanıtmak istiyorum. Şu an elimdeki 12. baskısıyla, ülkemizde trajı hızla yükselen, binlerce okuyucu ile kucaklaşan “Bitmeyen Oyun”un yazarını yürekten kutluyorum.

Bu değerle yapıtı, Dikili’ye gittiğimde bir üniversite öğrencisinin salık vermesi üzerine okudum ve kitapla tanışmış oldum. Ben bu yapıtta, Batı’nın ve Avrupa Birliğinin Türkiye hakkında çevirdiklerini bin bir oyunun gerçek yüzünü öğrendim. Dileğim o ki, ülkemde her yurtseverin, işçinin, köylünün, siyasetçinin ve özellikle de devleti yönetenlerin bu kitabı okumalarıdır! Okusunlar da Batı’nın çirkin ve gerçek yüzünü görebilsinler.

Eskiden savaş ve çatışmalarla elde edilen bu ayrıcalıkları şimdi, ne gariptir ki “altın tepsi de” kendi ellerimizle Avrupa’ya sunuyoruz. Biz, Milli Mücadele’yi niçin yaptık? Kapitülasyonları neden kaldırdık? Bunları gerçekleştirmek için ödediğimiz bedeller nasıl unutulabilir? Ulu önder Gazi Mustafa Paşa, 1 Mart 1922 günü Meclis’i açış konuşmasında; “Efendiler! Her şeyden önce ulusal amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka birşey düşünemeyiz…. Bugünkü uğraşımızın amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile gerçekleşebilir” (a.g.e.sf. 354) dememiş miydi?

Değerli okurlar! Gelecek sayılarımızda yazarın diğer yapıtlarını, bu yapıtlardan değerlendirme, inceleme ve belgeleri ele alıp sizlere sunmaya ve tanıtmaya devam edeceğim.

 

—–●—–

 

 

BU KİTAP OKUNMALI

Yeni Adana Gazetesi – 11.07.2002

 

Attila İlhan, Metin Aydoğan’ın kitabını okuduğu sıradaki duygularını şöyle anlatıyor: “Bitmeyen Oyun’u okuduğum zaman tadına doyamadığım satırlar, beni hem o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi yıllardır yönettiğini zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha düşündürdü; dikkatle okuyup devlet nasıl yönetilirmiş bir daha düşünsünler… Sizi bilmem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam haksız mıyım?”

Binlerce Batı kaynaklı belgenin büyüteç altına alındığı “Bitmeyen Oyun” da, yüzlerce ayrıntı arasında ilişkilerini yitirdiğimiz olguları ve gerçekleri görmek kişiyi hem sevindiriyor, hem de şaşırtıyor.

 

—–●—–

 

 

BİTMEYEN OYUN

VE

TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKELER

Jandarma Dergisi – Eylül 2002

 

Mimar Yazar Metin Aydoğan, 1919’dan günümüze Türkiye üzerine oynanan oyunları araştırdı; gelecekteki tehlikeleri saptayıp, ders verir gibi ortaya koyduğu görüşlerini “Bitmeyen Oyun” adı altında kitaplaştırdı.

Aydoğan, 16 başlık altında topladığı konularda, IMF ile olan ilişkilerden uluslararası şirketlerin içyüzüne; Gümrük Birliği’nden özelleştirmeye kadar pek çok görüşünü anlatmış. Kitap, bir kurultay tebliğinden yola çıkılarak oluşturulmuş.

Yayınlandığı günden bu yana olumlu eleştiriler alan kitabın sonuna eklenen 30 sayfalık kaynakça, ne kadar ciddi bir araştırma ürünü olduğunun da bir kanıtı.

 

—–●—–

 

 

“BİTMEYEN OYUN” SÜRÜYOR

Öner Yağcı

TÜRKSOLU Dergisi-21.04.2003 Sayı 28

 

“Amerikan kapitalizminin temel hedefi, bütün zayıf ülkelerin hammaddeleri ve ulusal pazarlarını kendisi için birer açık kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır.” (ABD Başkanı Wilson, 1902, Aktaran Metin Aydoğan, “Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler: Bitmeyen Oyun”, s.89)

Geçtiğimiz yıllarda emperyalizmi ve onun dünyada ve ülkemizde uyguladığı ve gelecekte uygulamak istediği politikaları irdeleyen Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni”, Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmaların İçyüzü”, M.Emin Değer’in “Oltadaki Balık Türkiye” gibi ufkumuzu açan çalışmalar yayımlanmıştı.

“Yeni Dünya Düzeni-Kemalizm ve Türkiye-20. Yüzyılın Sorgulanması,” “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” gibi yapıtlara imza atan Metin Aydoğan, çağımızı ve ülkemizi aydınlatma araştırmalarına devam ediyor.

Metin Aydoğan’ın 1999’da yayımlandığında büyük ilgi gören ve yeni basımlar yapan “Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler Bitmeyen Oyun” adlı kitap, okurken tüyleri ürperten, yaşadığımız gerçekleri gizlilikten açığa ve bilince çıkaran değerli bir çalışma ve bugünü de aydınlatıyor.

Metin Aydoğan’ın “Türk Devrimi’nin yeryüzü tanrılarına bir karşı çıkış, bir başkaldırış ve akılla bilimin yaşama egemen kılınması” olduğu, bu yüzden “yeryüzü tanrılarının onu hiç affetmediği” düşüncesi üzerine oturttuğu “Bitmeyen Oyun” adlı kitabının, daha uzun süre eskimeyecek bir kitap olduğu, yaşadığımız dünya gündeminde apaçık görülüyor.

 

—–●—–

 

 

“BİTMEYEN OYUN”

Erdin Günce

20.01.2004 Dünya-Australia’s Turkish Newspaper

 

Geçtiğimiz hafta “Çocuk Yüzlü Şiddet” başlıklı yazımda “Global Kirlenme’nin” merkezinde çekilmiş bir belgeseli konu etmiştim. İlgi duyanlar oldu, bu nedenle bu yapının farklı yönlerine, özellikle de Türkiye-Amerika ilişkileri sürecine değinmeyi uygun gördüm.

Bu kez çıkış noktamız Metin Aydoğan’ın Bitmeyen OyunTürkiye’yi Bekleyen Tehlikeler adlı kitabı. Kitabı bana Atatürk Kültür Merkezi Başkanı Adnan Fırat verdi. Kurum olarak Türkiye’den belli sayıda getirmişler, kitap hemen tükenmiş. Benim elimdeki  22.baskısı. Bir solukta okudum.

Kitapta yer alan siyasi, ekonomik, kültürel saptamalar yıllardır “Uğruna ölümlere gidip gelinen” gerçekler. Son derece akıcı ve mükemmel bir sıralama ile bu gerçekler okuyucuya sunulmuş.

Emperyalizmin bağrında ateşler yanıyor, fırlatılan Bumeranglar her yönden geri geliyor! Tam bir “etme! bulma!” dünyası yaşıyorlar. Metin Aydoğan, belgelerle bunu ortaya koyuyor.

Bitmeyen Oyun’un sonunda çözüm önerileri de var… “Global Kirlenme’nin” önünde durmak isteyenlere bu kitabı ısrarla öneriyorum.