AVRUPA BİRLİĞİ’NİN NERESİNDEYİZ

AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ

TANZİMATTAN GÜMRÜK BİRLİĞİNE

 

 

avrupa_birliginin_neresindeyiz

 

“ONUNCU KÖY’, DAİMA ‘HALK’ TIR!

Attila İlhan

Cumhuriyet, 18.10.2002

 

O yıllarda, yerli bir ilaç (adı ‘Nevrozin’ di galiba) gazetelere reklam vererek, satış arıyor; başı ağrıyan bir kadın resmi, zemine zamana uyan, birkaç söz!

Şöyle bir olay yaşanmıştır: Kasaba okumuşu, kıraathanede çektiği ağrıdan şikayetçi dostuna, bu ilacı öneriyor; öteki anlaşılan, daha bir ‘alafranga’dır, belki de sadece ‘yerli’ diye beğenmez, burun kıvırır; kasaba okumuşu, ısrarını, inanılmaz bir kanıtla destekleyecektir: “… iyidir, gazete yazıyor yahu!”–30’lu yıllarda, taşra gazete okuru, bu inanılmaz saflıktadır; parayla yayımlanmış reklamı, gazete ‘mutfağının’ haberinden ayıramaz. Peki günümüzün Media tutkunu, ondan çok mu farklı? ‘Kiralık’ haber sütunlarını, satın alınabilir Hit sıralarını, ‘maaşlı’ magazincileri duyup bildiği halde; ekranda gördüğüne, kağıtta okuduğuna, aynı saflıkla inanıyor mu? Kanıtı aynıdır : “-… gazete yazıyor, televizyon söyledi!”

Durumu daha da vahimleştiren nedir? Solcu Türklerle hayli içli dışlı olmuş, FKP’li bir kız tanımıştım, adını unutmuşum; söz arasında bir akşam (Cafe Dupont, fıstık yeşili neonlar yanmış, havada siyah tütün ve şarap kokusu, camlar bütün buğu) bana demişti ki : “-… siz Türkler tuhafsınız, ciddi gazete diye The Times’da ya da Le Figaro’da, ne okursanız inanıyorsunuz!” Haber mutfağında, kendini basbayağı ‘muhalif’, dahası ‘solcu’ zanneden, nice meslektaşın; Reuter’in, AFP’nin, TASS’ın geçtiği haberleri, gazeteye ‘tartışmasız’ ve ‘yorumsuz’ aktardığını görünce, hep bunu hatırlamışımdır.

Bugün her TV kanalının, sabahtan akşama kadar ipe dizdiği bütün haberlerin, aynı kalıptan çıktığı gibi; öteki kanalların bütün haberlerinin de, aynı mantık üzerine kurulmuş olduğu, tartışılır mı? Oysa ‘Aydınlanma’, ‘Cogito ergo sum’la, yani Descartes’la başlıyor; felsefenin ‘ruhu’ ‘bilimsel şüphe’dir!

‘Media’nın Sultanları’ kimler?..

İsmi lâzım değil, hayli ünlü bir Yeşilçam oyuncusu; ‘sultan’ ilan edilmiş bir yıldızdan söz açıldı mı, yüzünü ekşitip derdi ki : “… ne ‘Sultan’ be? Gazetelerin ‘Sultanı’!” şimdi oradan yola çıkıp, son on yılın ünlü yazarlarına ‘Media’nın Sultanları’ mı diyeceğiz. Yoksa Liberal/Kapitalist üretimin ‘malları’ mı? Öyle ya, üretim ‘seri halinde’, pazarlama Marketing kurallarına uygun; yazar ve eseri, edebi kalitesiyle değil, yaptığı ‘iş hacmi’yle ölçülüyor; sizce bu, aklı başında okur için, farklı–galiba çok daha sağlıklı–bir değerlendirme ‘kıstas’ı (ölçütü) yaratmamış mıdır? Doğru dürüst bir kitap okumak istiyorsan, media ünlüsü olmayan, yazarları okumalısın! Aşağı yukarı gazetenin yazdığı, TV’nin gözüne soktuğu adam, 1920’lerin Nevrozin’ini aratmaz: ne övülmesinin kıymet-i harbiyesi vardır, ne yazılmasının; yazar milletini değişik kıstaslar değerlendirir, en başta o korkunç eleyici, ‘zaman’!

Cumhuriyet, Türkiye’de, son elli yıl boyunca, ‘Sistem’ tarafından alttan alta oyulmuş; XX.yy’ın Tanzimat’ı (‘Özelleştirme’ ve ‘Küreselleşme’), yeni ve eşi bulunmaz bir ‘matah’mış gibi, bu Media tarafından ‘pazarlanmıştır’. Reklamcılığın ‘ruhu’ ne; yalan söylemek, rakibi küçük düşürmek, zayıfı hiç önemsememek! Son dönemde, hele çoluk çocuk Post/Modernizm’i keşfettikten sonra; ‘fikriyat’ta ‘ahkam kesmek’, ‘edebiyat’ta ‘abesle iştigal’, esası teşkil ediyor. Doğru dürüst yazar, ya devre/dışı ya da ‘ayıplı’; Media’nın önemsediği, doğruların ve değerlerin, en uzağındaki! Peki ya gerçeği söyleyen değerliler? Ünlü atasözünün öngördüğü akıbete mahkum (mu?). Doğru söyleyeni dokuz gazete, dergi ya da yayınevinden kovuyorlar, belki ama; onların yerleşip yaşayacağı, ‘onuncu köy’, daima mevcut: halk!

Bu satırları kim yazmış?

Şu satırlara bir göz atar mıydınız?

“…’Batılılaşmak’, ‘Avrupalı olmak’ ya da ‘çağdaşlaşmak’ umuduyla yürütülen ve ‘Avrupa’yla bütünleşmek’ olarak ifade edilen anlayış; toplumun her kesimine uzanabilen resmi ya da sivil, kapsamlı bir örgütlü güç haline getirilmiştir.Mali ve siyasi gücü yüksek sermaye çevrelerinin, devletin önemli bir bölümünü ele geçirmiş olması, bu güçleri mutlak egemenler haline getirmiş ve siyasal sistemin, ‘oligarşik’ bir diktatörlüğe dönüşmesine neden olmuştur; ulusal devlet, önemli oranda kendini yok edecek olan, dış bağlantılı kadroların eline geçmiştir…”

“…bu durum mali ve siyasi güç sahiplerine, üzerinde özgürce hareket edebilecekleri, geniş bir serbest alan yaratmaktadır. Küresel güç, işbirlikçi sermaye ve politikacı ekseninde sağlanan birliktelik; yoksul ve örgütsüz hale getirilen halkın politikadan uzak tutulmasını sağlamıştır. Politikanın belirleyici öğesi halkın ve ulusun çıkarlarının savunulması değil, uluslararası güç merkezleriyle kurulan yakınlık ve bunlara sağlanan hizmettir…”

İçinde yıllardır debelendiğimiz ‘rezilliği’, böyle beş on satırla özetleyiveren kimdir? Bunu hangi kitabında yaptı? Kim biliyor? Hangi gazetedeki, kimin kaleminden, bunu öğrenebilirsiniz? Hiçbir yerden! Onların size öğretecekleri, ‘Sanal Seks Yöntemleri’, ‘Yıldız Falındaki Yenilikler’ ya da ‘Aldatmak/Aldatılmak’ üzerine, sade suya tirit ‘çeşitlemeler’! Post/ Modern ‘ciddiyet’ ise, ancak ‘etnik mozayik’ ya da ‘formalist hezeyan’a imkân tanıyor…

Belki bu yüzden, biraz doğru dürüst kitap karıştırsak diyorum…

–•–

 

“…AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ?..”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 21.10.2002

 

Hazindir, ama doğrudur: ‘İhtilâl’in lideri, ‘İnkılâb’ı oluştururken, ‘Mevzuatı’da lâikleştirmek azmindedir; ‘lâik’ ama ‘ulusal’ bir Medeni Kanun istiyor; ‘Mecelle’, neresinden bakılsa, bir hukuk şaheseridir ama, ‘Ulusal Demokratik Devrim’in, ‘medeni’ ihtiyaçlarını karşılayamaz! Gâzi, ‘Türk Medeni Kanunu’ için, İnkılâb’ın hukukçularına, yanılmıyorsam, iki yıl süre tanımıştı; iki yıl sonra uzmanlar, hem o yasayı öngörüldüğü üzere; hazırlayamazlar; hem de yerine, ‘İsviçre Kanunu Medeni’sinin uyarlanmasını’ önerirler; dedikleri olmuştur, zaten İdâre Hukuku’nda Fransız, Ceza Hukuku’nda İtalyan ‘Mevzuâtı’ etkili olmuş, düpedüz örnek alınmıştır; rahatlıkla sorabilirsiniz:ne biçim bir ‘Ulusal Demokratik Devrim?’

Gâzi’nin Müdafaa-i Hukuk ‘kadrosu’nda, sırtını halka dayayıp ‘Emperyalist’i kovacak, rejimi değiştirecek; ‘İhtilâl’ gerçekleştirecek, yürekli vatanperver çoktu: İnkılâb’ı, çağdaş ve ulusal bir ‘birleşim’ olarak somutlaştıracak, ‘aydın’ yoktu; eldekilerin çoğu ‘Tanzimat Aydını’, ‘çağdaşlaşmayı’ Batı’nın ‘maymunu olmak’ zannediyor. Unutmuş olamazsınız, Fâlih Rıfkı Bey’in ‘tanzimatçı’ diye vasıflandırdığı, yalnız Ali Kemal Bey değildi; İsmet Paşa’yı da, ‘ilerici bir tanzimatçı’ diye vasıflandırarak, eleştirmiştir. İnkılâp, biliyorsunuz onun yönetiminde ‘ulusallığı’ bırakmış, ‘Yunaniliğe’ kaymıştı; günümüzdeki ‘yunanilik merakı’nın kökleri, ta oralardadır.

Çünkü, AB kıstaslarına göre bir Türkiye biçmek, neticede hiç de sanıldığı gibi ‘çağdaş’ bir model ortaya çıkarmayacaktır;-eğer parçalanmayı başaramazlarsa-ya ‘dominyon’a benzeyecektir ya da üstü örtülü bir ‘manda’ya! Mütareke’de, payıtaht’taki ‘köpeklerine’, hararetle ve ısrarla ‘talep ettirdikleri’, bu değil miydi?

Liberal / Kapitalist ‘oligarşi!!..

Kuşkunuz mu var? Öyleyse, hadi konuşalım! ‘Soğuk Savaş’ Türkiye’si–tabii, ‘Sıcak Savaş’ Türkiye’si de-, Basın Özgürlüğü nedir bilmezdi:adı ‘Cumhuriyet’ ya da ‘Demokrasi’ olabilir ama, yayın hayatı son derece kısıtlanmış: hatırlarım, 50’li yılların başında, elimde–bilahare üç kitap oluşturabilecek-iki dosya şiir ve iki romanla ortadayım; kimse yayınlamayı düşünmüyor; yayıncılık ‘tek parti oligarşisi’nin ‘tekel’ini sürdürmektedir; ‘Varlık’, ‘Yeditepe’, ‘Yenilik’ ve benzeri dergilerin ‘çetesine’ dahil edilseniz; hele maazallah–adınız ‘Solcu’ya çıkmışsa, bekleyeceksiniz ki, ya Avni Dökmeci, ya Sâlim Şengil gibi gözüpek aydınlar çıkıp, sizi yayınlasın; ya da bazı ‘Solcu’ dergiler, arka çıksın!

O günler, çok şükür, geride mi kaldı? Hadi canım, şaka mı ediyorsunuz, Allah aşkına! Son beş yıldır ülkemizde, AB ve ABD-kısaca ‘Sistem’–aleyhinde açık seçik ve doğru eleştiriler yapan, yazarlar da, kitapları da, ‘Holding Basını’ tarafından, ‘resmen’ gürültüye getiriliyor; ‘kırmızı topuklu’ bir roman, ‘aldatmak’ vb. kitaplar, daha yayınlanmadan ‘çok satmaya’ başlar; ‘listeler’ aylarca, onların ‘taht-ı işgalinde’dir; oysa çıkmış, yoğun alâka görmüş, bilmem kaç kere ‘sahiden’ basılmış ‘eserlerin’, lâfı bile edilmez; bırakın övgüyü yergiyi, ‘haber’den sayılmaz! Peki bu AB ve ABD (‘Sistem’) mantığıyla, belirgin bir ‘sansür’; en azından bir ‘kısıtlama’ ya da ‘haksızlık’ değil midir? Liberal demokraside yeri var mı?

Tısss!

Metin (Aydoğan), bu haksızlığa uğramış yazarlarımızdan birisi; meraklısı hatırlayacaktır, ilk kitabını, birkaç yıl önce, bu köşede size tanıtmıştım. (“Yeni Dünya Düzeni/Kemalizm ve Türkiye”); bu eser en az üç yayınevi tarafından, şimdi tam sayısını hatırlayamayacağım kadar çok basıldı; yükselen ‘Dip Dalgası’nın eğilim, özlem ve değerlendirmelerini ifâde ettiği için, bütün ‘Ulusal Cephe’de geniş alâka topladı; ilâç için olsun diye, basında, ondan söz eden tek satır okuyabildiniz mi?

Lehinde aleyhinde, kaç ‘eleştiri’ yayımlandı? ‘Tık’ yok! Şimdi bu ‘eşitsizlik’, ‘alenen ve resmen’ bir tarafı kayırma; Kopenhag Kriterleri’ne tıpatıp uyan AB ‘demokrasisi’ mi oluyor?

Boş versenize!..

‘Ben dahil’ demiş!..

Metin’in (Aydoğan) sonraki kitabı; daha az ilginç, daha az alâka görmüş değil; o da kapışıldı kapışılıyor; ‘toplu alımlar’ yaşıyor, çünkü ‘açık bir yara’dan, AB ile ‘ilişkilerimizden’ söz ediyor: “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz? ‘Kum Saati’, Güncel Kitaplar, Mayıs 2002.” İkinci başlığı, içeriğini, galiba daha iyi özetlemiş; “Tanzimat’tan Gümrük Birliği’ne!” Önceki söyleşide şöyle bir göz attığımız paragraf, bu eserden rastgele seçtiğim bir paragraftı; kitabın bütünü, yazara mahsus su gibi temiz ve akıcı Türkçe, sağlam bir Cumhuriyet ‘mantığı’; doğru seçilmiş, doğru yorumlanmış belgelerle dolu; hassaten İhtilâl ve Inkılâp konusunda, ‘sonrakiler’in tutumu ve davranışı, gerçeğe tıpatıp uygun. Bakar mısınız, neler diyor?

“…Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Atatürk’ün yanında yer alarak, önemli görevler yapan İsmet İnönü, Atatürk öldükten sonra, ‘tercihini’ devrimlerin sürdürülmesinden yana değil, Osmanlı Reformculuğu’ndan (Tanzimatçılık) yana kullanmıştı; bunu da açıkça ifâde etmişti; anılarında şöyle diyordu…”

“… Terakkiperver Fırka ileri gelenleri ‘reformcu’ kimselerdi ama, ‘Osmanlı reformcusu’ idiler; ben dahil hiçbirimiz reformculukta Atatürk metodlarını daha önce görmüş, düşünmüş, benimsemiş değildik…” (a.g.e., s.93)

İsmet Paşa’nın, ‘Hatıraları’nda, ‘Osmanlı Reformculuğu’na, ‘ben dahil’ diyerek katıldığı, daha önce kimin dikkatini çekmişti?

–•–

 

“…NEDEN ‘SUS’ İŞARETİ YAPILMIŞTI?”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 23.10.2002

 

Hasan Âli (Yücel) Bey’i, ömrümde bir kere gördüm: Mamak (Ankara) Muhâbe Okulu’nda, yedeksubay öğrencisiydim; Tank Okulu’ndaki Asım (Bezirci), Can’ın (Yücel) dünya evine gireceğini duymuş; hafta tatili, iş yok güç yok; “-… kardaş, gidelim!” dedi gittik. Nasıl olduysa, apartmanın sahanlığındaki önümüze açılan kapının, arkasında o; “İnönü Cumhuriyeti’nin ünlü Milli Eğitim Bakanı, Hasan Âli Yücel! Hâ-lâ şaşkınlığını üstümden atamadığım, görür görmez, kim olduğumu anlamış olmasıdır; hâlâ anlayamadığım ise, işaret parmağını dudaklarına götürüp, neden ‘sus’ işareti yaptığı?”

Bilir miydiniz, Hasan Âli Bey o yıllarda, ‘feylesof’ Rıza Tevfik Bey’e, pek saygılı bir mektup yazarak, ‘New Yunanilik/Yeni Yunancılık’ hakkındaki fikrini sormuş; meğer sayfalar dolusu cevap da almış. Merakını anlamak, mümkün; Cumhuriyet’in eğitim ve öğretimini, ‘ulusallık’tan, Yunan/Latin’e kaydırıyorlar; eğer Osmanlı geçmişinde ‘new/Yunanilik’ varsa –ki varmış–bu ikisi, pekâlâ birbirine eklemlenebilir. Batı, Yunan/Latin’e, Hıristiyanlığı yüzünden ve Roma üzerinden gitmiştir; hâlâ orada olduğu, görülüyor; Osmanlı’nın Tanzimat ‘alafrangası’, aynı şeyi, Bizans üzerinden yapmayı mı tasarlamıştı acaba? Ama, o Hıristiyan değildi ki!

‘Tarih ve Toplum’ dergisindeki, (Sayı 225, Eylül 2002, s.41) o yazıyı okur okumaz beni çarpan bu değil; daha önemli bir şey; Anadolu İhtilali’nin ‘ulusal’ kültür ve eğitim politikasını geliştirmekle görevli bakan, Mütareke’de görev yapmış, Hürriyet ve İtilaf’çı, -‘yüzellilikler’den–bir ‘feylesof’tan medet ummakta, işbirliği istemektedir; belki de, Osmanlı Masonları Maşrık-ı Azamlığını, onun, İttihatçı–ve de Sabataist-Maliyeci Cavit Bey’den, ‘devralmış’ olduğunu bilerek!

Şu işe bak! Kırkbeş yıl ‘mukaddem’ apartman sahanlığındaki bana yaptığı ‘sus’ işareti, bu yüzden olmasın? Çünkü, ayıp ediyorlardı.

‘Bekleme odasında iğfal edilmek!..’

O ‘ayıb’ın, nasıl yaygınlaşarak devam ettiğini, Metin’in (Aydoğan) kitabında okuyorsunuz; Batı Avrupa’nın Türkiye’ye nasıl baktığını, ne güzel saptamış; Fransız ‘Le Figaro’ gazetesinin yazdığı malûm:

“… Türkiye, ne IMF’ye terk edilecek ne de sahipsiz bırakılacak bir ülkedir”! Metin’e göre, “…(bu) yaklaşım, AB’nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının ‘özünü’ oluşturan bir saptamadır. Türkiye’nin ‘sahipsiz bırakıldığı’ zaman neler yapabileceğini, 1923/1938 arasındaki uygulamalarla gören Batı dünyası ‘çıkarlarıyla’ tam bir çatışma içinde olan böyle bir dönemi, Türkiye’ye yaşatmamakta kararlıdır…”

“… Türkiye, batılılar için gerçekten sahipsiz bırakılmaması gereken bir ülkedir ama, AB için, IMF’ye de (ABD diye de okuyabilirsiniz) ‘terk edilmeyecek’ bir ülkedir. ‘Terk etmemenin ve ‘sahipsiz bırakmama” nın somut sonucu ise, elbette, ulusal ekonomi ve devlet başta olmak üzere, ulusal varlığı oluşturan temel dayanakların aşındırılması; ve Türkiye’nin güçsüzleştirilerek, AB’ye bağlı tutulmasıdır. Türkiye ne içeri alınmalı, ne de kapının önünden uzaklaşmasına izin verilmelidir. AB’nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının özü budur. Prof.Dr.Sn.Erol Manisalı, bu konumu, ‘Türkiye’nin bekleme odasında iğfal edilmesi’ olarak tanımlıyor…” (a.g.e. s.414)

Gerçek bu, çırılçıplak da ortada; Brüksel ne vakit ağzını açsa, bunu bir kere daha doğruluyor; hal böyle iken, Liberal/Kapitalist Türk ‘aydını’nın giderilmez ‘aymazlığına’ ne demeli? Gerçekten görmüyorlar mı, yoksa, bile bile mi ‘ecnebi’nin davuluna oynuyorlar? ‘İşbirlikçilik’, liberalliğin içinde mi yazılı; yoksa bizimkilere bu, Tanzimat’tan mı miras kalmış? Galiba, ikincisi doğru!

1920’nin Ankara/İstanbul çatışması…

Şu var ki, Anadolu İhtilâli’nin bıraktığı miras, daha az etkili sayılamaz; o yüzden Metin (Aydoğan) sözlerini, şöyle anlamlı bir ‘tespite’ bağlamış:

“…Türkiye’de, ekonomi ve politikadan başlayarak, yönetime dek uzanan, geniş bir alan üzerinde kurulmuş olan ‘tekelci egemenlik’; Türk halkını yoksul ve örgütsüz bırakarak, çok yönlü toplumsal bozulmalara yol açmaktadır; ancak, ‘ulusal bilinç’in yayılmasını önleyememektedir. Zamana yayılmış politikaların, ulusal direnç noktalarını ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri, giderek yoğunlaştırılmaktadır ama, bu yoğunlaşma kendi karşıtına dönüşerek, ‘direnme eğilimini’ de yaratmaktadır…”

“…Türkiye, Osmanlı’nın son dönemine benzeyen bir sürece girmiştir; bir yanda, dış desteğe bağlı ekonomik ve politik egemenlik, baskıyı arttırmakta; diğer yanda, bu egemenliğe karşı, halkın ve ulusun haklarını savunacak olan ‘direnme eğilimi’ gelişmektedir. 1920’nin Ankara/İstanbul çatışması, hemen aynıyla bugün yaşanmaktadır. Bağımsızlık/Mandacılık, Özgürlük/Tutsaklık, ya da İşbirlikçilik/Ulusçuluk temelinde gelişen bu çatışmanın, politik ve ideolojik ifadesi, uluslararası boyut ve içeriğe sahip olan, Kemalist/Anti/Kemalist çatışmasıdır…”

“…Türkiye’ye yönelen ve giderek artmakta olan Batı baskısının hem nedeni hem de doğal tepkisi olan bu karşıtlık; aynı zamanda Türkiye’nin, AB’nin neresinde olduğunun da açık ve somut bir göstergesidir…” (a.g.s. s.414)

Yoksa bu somut ve net saptamayı işitmek mi, New/Yunaniler’in işine gelmiyor? Hasan Ali (Yücel) Bey’in, işaretle bana ‘sus’ dediği, yoksa bu mudur? Baksanıza Media’mız, halkın tarihten gelecek haklı ‘tepkisini’, bir türlü ‘duymak’,-hele hele, ‘duyurmak’–istemiyor.

–•–

 

“MASAMDA BİRİKMİŞ KİTAPLAR”

Meral Tamer

Milliyet – 14.06.2002

 

AB karşıtı bir kitap

Ama hazır laf AB’den açılmışken, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz? başlıklı kitaptan da birkaç satırla söz edeyim. Metin Aydoğan imzalı çalışma, AB–Türkiye ilişkilerini tarihsel süreç içinde ele alıyor. Bu ilişkiyi iyi kavramak için Tanzimat’tan Gümrük Birliği’ne kadar olan sürecin bir bütün içinde ele alınması gerektiğine işaret eden Aydoğan, anti–AB’ci bir söylemle diyor ki: “AB üyeliğinin, Türkiye’nin geleceği olduğunu söyleyenlerden, kitapta yer alan bilgi ve görüşlerden hepsini değil, yalnızca bir tekini çürütmelerini ve yanlışımı bulmalarını bekliyorum!”

Çok iddialı bir çağrı.

–•–

 

“AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ?”

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj, 07 Haziran 2002

 

Önümde Metin Aydoğan’ın son kitabı duruyor: “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”

Tabir-i caizse bir içim su. Bir çırpıda okudum bu enfes kitabı.

Metin Aydoğan, Avrupa Birliği denilen ve bazı uydu aydınların bir kara sevdaya tutulmuşçasına pazarladığı “sürecin” nasıl bir balon olduğunu siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan derinlemesine irdelemiş. Yüzlerce belge ve delil kullanmış.

Avrupa Birliği Türkiye için bir imha projesi. Türkiye’yi adım adım ve sistematik olarak yok etmek için bir çok projeyi uygulamaya koyan “Avrupalı dostlarımız”(!) bunu, içerdeki mandacılara “Batılılaşma kriterleri, Kopenhag Kriterleri vs.” gibi uyduruk kriterler bombardımanı ile servise koyduruyor.

Bu “imha sürecine de Avrupa Birliği’ne giriş süreci” adını veriyor.

Metin Aydoğan Avrupa Birliği’ne giden sürecin yeni olmadığını, Tanzimat’tan bu yana Türkiye’nin önüne konulan Batılılaşma şartlarının aynı paralelde yürüdüğünü anlatıyor.

Şöyle diyor: Avrupa ile ittifakı Atatürk’ün bir emri olarak yutturmaya çalışanlara ‘Atatürk’ün sözlerini’ hatırlatarak cevap veriyor.

“Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz korumasına bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.” (a.g.e. sy. 75)

“Durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (a.g.e. sy.77)

Metin Aydoğan AB’ye giriş sürecinde ardı ardına yapılan Nice, Lüksemburg, Helsinki gibi zirvelerde alınan kararların Türkiye’yi bölünmeye götürecek dayatmalarla dolu olduğunu, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin Sevr’den daha ağır maddeler içerdiğini, Kıbrıs, Ege, Güneydoğu gibi ulusal konularımız “AB kriterleri adı altında” tek tek elimizden alındığını belgeleriyle anlatmış.

Avrupa Birliği konusunda bir başucu kitabı olan bu eseri bütün okuyucularıma tavsiye ediyorum.

Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki:“Avrupa Birliği’nin neresindeyiz?” sorusunun cevabını “Avrupa Birliğinin çukurundayız” şeklinde vereceksiniz.