Yazar Eleştirileri

BİTMEYEN OYUN

Türkiye’yi Bekleyen Tahlikeler

 

 

kapak

 

 

“… OLTADAKİ BALIĞA YEM YOK!…!

Attila İlhan

Cumhuriyet , 15.10.1999

 

Bayar ve Menderes, acılı ve karanlık Yassıada gecelerinde, acaba hiç düşünmüş müdür? DP, CHP’yi yeterince ‘Amerikancı’ bulmuyor; NATO’ya girmenin, Türkiye’nin ‘kalkınmasını’ hızlandıracağını iddia ediyor; ‘Görülmemiş Kalkınma’nın ardındaki hesap buydu. Oysa, ABD yönetiminde, ekonomiden istihbarata kadar, pek çok alanda etkili milyarder Nelson Rockefeller; hemen hemen aynı yıllarda, Başkan Eisenhower’e yazdığı bir mektupta, Türkiye hakkında şunları söylüyordu:

“…Türkiye gibi, anti/komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler, öncelikle ‘askeri’ nitelikte olmalıdır; oltaya takılmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. (Buraya dikkat)… Geliştirilmiş ekonomik yardım, Türkiye’de bazı durumlarda, düşünülenin tam tersi sonuç verebilir; yani bağımsızlık eğilimlerini artırıp, mevcut askeri planlarımızı zayıflatabiliriz. Bu tür ülkelere yapılacak yardım, bize bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve ABD’ne düşman unsurları zararsız hale getirecek biçim ve miktarda olmalıdır!..” (Doğan Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi”, s. 1673)

Buradan bakıldı mı, yalnız Bayar/Menderes yönetimindeki DP iktidarının değil; ‘Büyük Türkiye’ hayali kuran, Demirel’in AP iktidarının da, uluslararası bir ‘yanlışlıklar komedyası’nın talihsiz figüranı olduğu görülebilir. Yalnız, ‘Soğuk Savaş’tan Almanya ile Japonya’nın galip çıkması, bugün artık, Senato’yu ziyaretinde Ecevit’e o ağır lafları söyleyen Demokrat Senatör Joseph Biden’in ‘tafrasını’ havada bırakıyor; ABD, Türkiye’ye hükmedecek gücü kaybetmektedir.

Örnek mi, örnek kolay.

İnsan Bilmeden Okusa!.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü dekanlarından, ‘Küreselleşmeci’ Prof.Jeffry E.Garten demiş ki meselâ;

“…ABD bugün, ‘ikinci sınıf’ bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yaşam standartı sürekli düşmektedir, toplumsal karışıklıklar ve başka uluslara sermaye ve teknoloji bağımlılığı artmaktadır. Nüfusun yüzde onu açlık sınırındadır; her üç çocuktan birinin, on yedi yaşından önce, bir kamu yardımına gereksinimi vardır. Otuz beş milyon Amerikalı, Sağlık Sigortası’ndan yoksundur. Her yirmi beş dakikada bir cinayet işlenmektedir. Federal bütçe açıkları hızla artmaktadır. Eğitim düzeyi düşmüştür, toplumun fiziksel altyapısı çökmekte, teknoloji temellerimiz hızla aşınmaktadır. Bankalarımız karışıklık içindedir; siyasal kutuplaşma ve değer boşluğu (Cynisme) yayılmakta, ulusal yönetim zayıflamaktadır…” (‘Soğuk Barıs’, Jeffry E.Garten, Sarmal Yayınevi s. 36)

İnsan bilmeden okusa, adamın, ülkemizin günümüzdeki ‘perişanlığını’ anlattığını sanabilir; bu da, hem bizim telâşımızı haklı çıkaracaktır, hem de ABD’ne güvensizliğimizi! Öte yandan, ılımlı İslam lehine lâiklikten, bilhassa Kemalizm’den vazgeçilmesini -neredeyse on yıldır- tavsiye edip duran, eski CIA ajanı, Rand Corporation ‘orta vâde tahmin uzmanı’ Graham E.Fuller de;-Türkiye’de gerçekleşmesini herhalde umutla beklediği‘etnik çatışmanın’, kendi ülkesini tehdit ettiğini düşünmektedir, demiş ki mesela;

“…ABD eğer, ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmede başarı gösteremezse, Birleşik Devletler’deki etnik yapı, Amerikan demokrasisini, tehlikeye düşürecek ölçülerde çatlatacaktır…” (‘The Democracy Trapp’, New-York 1991).

Yalnız bu kadarı bile, Kıbrıs için ‘hava basan’ Amerika’lı senatör Joseph Biden’i ‘madara’ etmeye yeter ya; ya ‘Sistem’in iç diyalektiğinin gittikçe kızışan çelişkilerine ne demeli?

Senatör’ün yaptığı aslında blöf!

Şimdi ister misiniz, ‘Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’ adlı, o küçük fakat son derece yararlı kitaptan, bir paragraf okuyup, bir de alıntı yapalım:

“…ABD, Japonya ve Almanya arasındaki rekabet şiddetleniyor. Bu ülkeler, yoksul uluslara karşı birlikte hareket ediyorlar ama, kendi aralarındaki gerilimler de giderek şiddetleniyor. Amerikalılar gelişmelerden rahatsız. Dünya liderliğini kaybetmekte olduklarını görüyorlar ve çaresizlikten, onu, bir oranda paylaşmaya razılar…”

“…Jeffry E.Garten, bu üç ülkenin küresel sorunları ‘işbirliği’ içinde ele alıp, dünyayı ‘kollektif bir önderlikle yönetmesi olasılığı var mıdır; ve 21.yy’da, dünyanın lideri kim olacaktır? Sorusunu soruyor ve cevabını kendisi veriyor:“…üç büyükler ekonomi alanında amansız rakiplerdir. Kendi iç pazarları dahil, aynı pazarlar için rekabet edecekler. Sermaye dolaşımı için rekabet edecekler. Aynı ileri teknoloji endüstri dallarına hâkim olmaya çalışacaklar. Ekonomik rekabetin ötesinde, farklı asker” yeteneklere sahip olma, birlikler ve füzeler gibi sıkıcı konular, önümüzdeki yılların gündeminden düşmeyecek. Amerika ekonomik rekabet sorunlarını kaçınılmaz olarak, siyasal ve askeri güçlerle dengelemeye çalışacaktır. Bu tür girişimlerin, Japonya ve Almanya’da büyük huzursuzluklar yaratması ve direnişe geçmelerine yol açması, kaçınılmazdır…”

“…ulusumuz, 1941’den bu yana (ABD/Japonya Savaşı) görülen en şiddetli meydan okumayla yüz yüzedir ve o döneme kıyasla, bugün, böyle bir meydan okumaya tepki göstermek için daha az hazırlıklı bir durumdayız. Gelecekteki dünya düzeninde büyük önem kazanacak alanlarda, şimdiki trendlerin temelinde ‘ikinci sınıf’ bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Sermaye ve teknoloji açısından, giderek artan bir biçimde, başka uluslara bağımlı hale geliyoruz…” (Metin Aydoğan, ‘Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’, s.26/27, İzmir, 1999)

Bu kadarcık bilgi, Amerikalı Demokrat Senatör’ün Ecevit’e ve Cem’e ‘blöf yaptığını’ göstermeye yetmez mi? Fakat asıl, Birleşik Amerikalı aydınların, ülkeleri için gördükleri tehlikeler arasında öyleleri var ki, bunlar öteki ülkelere Washington tarafından ‘kalkınma için’ ısrarla ve hararetle önerilen, ‘küreselleşme’nin kapsamına giriyor.

Ne gibi mi?

Herkesi budala sanıyorlar

Jeffry E.Garten ne demiş ‘ABD, Japonya ve Almanya-kendi iç pazarları dahil-ekonomi alanında amansız rakiplermiş; aynı pazarlarda sermaye dolaşımı için rekabet edip, aynı yüksek teknoloji dallarına hakim olmaya çalışacaklar’mış! Bundan son derece kötü ve tehlikeli bir şeymiş gibi bahsediliyor. Allah Allah, üçüncü ülkelere-bu arada bize de-önerip durdukları çözüm, ‘piyasasını bu türden bir rekabete açmak’ değil mi? Yâni onların ekonomisi için kötü ve tehlikeli olan, bizim ekonomimiz için, nasıl iyi ve yararlı olabiliyor? Buna ‘çifte standart’ denilmez mi?

Jeffry E.Garten’in şu saptaması da hayli ilginç ve kafa karıştırıcı; ‘sermaye ve teknoloji açısından, gittikçe artan bir biçimde, başka uluslara bağımlı hale geliyorlar’mış! Bundan ürküyor. Hoppala! Bu ürktüğü, yıllardır üçüncü ülkeleri ‘katmaya’ çabaladığı ‘karşılıklı bağımlılık’ prensibi değil midir? Adama sormazlar mı: hani olağanüstü iyi ve yararlıydı?

Herkesi budala sanıyorlar.

 

—–●—–

 

 

“ÇIKMADIK CANDA ÜMİT VAR (MI?)”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 20 Ekim 1999

 

O eski İzmir evleri!.. Sonraları, Pire, Napoli, Cenova, Marsilya ve öteki Akdeniz liman şehirlerini gördükçe, onların ne kadar Batı’lı (yoksa Roma’lı mı) olduklarını anlamışımdır: yüksek tavanlı, geniş, ferah ve bol odalıydılar; balkonları, verandaları, terasları, çıplak güneş aydınlığıyla yıkanırdı; bahçelerinde karabiber, manolya, amber ağaçları; açık tarhlarında aslanağızları, hercai menekşeler, zambaklar, küpe çiçekleri…

‘40 Karanlığı’ henüz başlıyor, Yıldırım Kemal Sokağı’ndaki evdeyiz: Karşıyaka’da, eski Pazar Yerini sahile bağlayan, o güdük sokakta, mütevazi bir ev! Düşünebiliyor musunuz, iki salonu, yedi odası, verandası ve terası vardı; hatta, arka bahçesinde, ‘müştemilatı’. Terasa bitişik o en üst kattaki iki küçük odanın, hizmetçiler için tasarlanmış olduğunu; on yıl sonra mı ne, Paris’te görünce anlayacaktım: Chambre de Bonnes.

Artık itiraf edebilirim: o iki odadan birinin taban tahtaları eskimişti, üstündeki kilimi kaldırır, ‘tehlikeli’ sayılan dergi ve kitaplarımı orada saklardım: bir nev’i kitap ‘zulası’ yani, ‘evrak-ı muzırra’ orada gizleniyor. Dergiler sayılmazsa, üç önemli kitap: Nazım’ın ‘Alman Faşizmi ve Irkçılığı’, ‘Tıbbıyeli’ Hikmet (Kıvılcımlı) Bey’in ‘Marksizm Kalpazanları II’si; Kerim Sadi Bey’in, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik’ adlı çalışması!

‘Ciddiyet’ ve ‘Kalite’

Benim neslim, Gazi Cumhuriyeti’nin çocuğudur, o Cumhuriyette ‘fikir serbestisi’ çoğunun sandığı gibi kısıtlı değildi; Rasih Nuri İleri, eğer bu yıllarda yeteri kadar Marksist fikir eseri çevrilmemiş ve yazılmamışsa, bunun yasağın sıkılığından ziyade, ‘Marksist aydınların tembelliğinden’ olduğunu yazmıştır (Bkz. ‘Atatürk ve Komünizm’), ki doğrudur; doğrudur da, neyi bulursak alır saklar, anlasak da, anlamasak da tekrar okur, sık sık da aramızda tartışırdık.

‘40 Karanlığı’ bile, gerçekte ‘totaliter’ ve ‘seçkinci’ tavrına rağmen-kağıt kıtlığı cabası; Milli Eğitim Bakanlığı’nın ünlü ‘Klasikleri’ hesaba katılmasa da, hayli ciddi ve kaliteli bir yayın seviyesi gösterir. İşin ilginç yanı, Media’nın-o tarihte günlük gazetelerin, dergilerin ve sonradan radyonun-‘ciddiyet’ ve ‘kalite’ bahsinde, hem mutabakat hem de ahenk içinde bulunmasıydı. Ulus gazetesi, Choderlos de Laclos’nun ‘Tehlikeli Alakalar’ını Nurullah Ataç çevirisi olarak tefrika ederdi; Sedat Simavi’nin Yedigün dergisi, Halide Edip Hanım’ın, ünlü ‘Sinekli Bakkal’ romanını! İstanbul Şehir Tiyatrosu ise, her mevsime bir Shakespeare klasiği ile başlıyor. Yani neresinden bakılsa, ‘yurttaşını’ iyi eğitmek isteyen bir toplum.

Zehirli Sarmaşıklar Gibi

İç karartan bu düşünceler, Media’nın kültür ve sanata ayırdığı bölümlere ne zaman baksam, zehirli sarmaşıklar gibi zihnimi sarıyor: ‘ciddiyet’in yerini inanılmaz bir ‘laubalilik’, ‘kalite’nin yerini, yürekler acısı bir ‘esnaflık’ almıştır; ‘bayağılık’, bütün sanat dallarında ‘geçer akça’, ‘basitlik’, neredeyse ‘başarı’nın garantisi! Gerçekte niye şaşıyoruz: ‘Küreselleşme’, bunu da içermiyor mu? Yarım yüzyıl önce, ‘ciddi’ ve ‘kaliteli’ sinema kriterine göre, ‘sıradan’ ve ‘eğlencelik’ diye ciddiye almadığımız Hollywood Sineması, günümüzün ‘dijital’ gösterileri yanında handiyse muhtevası beşeri-yer yer sosyal-bir sinema olarak görünüyor. ‘Sistem’ onu, onun nedenlerini ve sonuçlarını sorgulamaya yönelik her estetik çabayı yok edebilmek için, bütün sanatları, ya ısrarla biçime (formalisme)-yani estetikte ‘aracı’ ‘amac’a dönüştürmeye; ya da ‘efsaneye’ (irrasionalisme) itiyor. Bilim/kurgu, Jules Verne’den bu yana sürdürdüğü bilimde öncülük çabasını; insanı, toplumdan ve toplumsaldan ‘koparmak’ amacına aktardı; büyü, mistiklik türleri ve türevleri, kısacası her türlü ‘gerçekten kaçış’, tercihe şâyân ve açıkça yüreklendiriliyor: yeter ki insanlara, içlerinde yaşatıldıkları ‘istismar dolabı’nın ‘şifresi’ açıklanmasın!

Media, hele gazete ve dergiler, fikir yayıcı olmak (naşir-i efkar) niteliklerini yitirdikçe; sinema ve tiyatrolar gibi yayınevleri de, televizyonları rezil eden reyting kaygılarına ve hilelerine teslim oldu; aynı anda üç basımı birden yayımlanan, sade suya tirit roman da görüyoruz; kitabını, ‘in’ de tutabilmek için, akla sığmaz skandallara konu olan yazar da!  Göremediğimiz nedir derseniz, o belli: eskiden olduğu gibi, fikir ve sanat hayatımızda, gündemi mesela bir ay bir Macbeth temsilinin, dolayısıyla Shakespeare ve eserlerinin işgal ettiğini; ya da, Reşit Enis’in, yayınlandığı hafta Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılan ‘Toprak Kokusu’ adlı romanı dolayısıyla, yazar çizer takımının, aralarında haftalarca, Çukurova toprak üretim düzenini tartıştığını! Hazindir ama gerçektir, ‘ciddiyet’ ve ‘kalite’, artık ne yazık ki şurda burda itilip kakılan, bazı sonradan görmelerin açıkça hor gördüğü; hiç kuşkusuz olumlu ve gerekli, elbette namuslu, fakat ‘örselenmiş’ bir ‘sığıntı’.

Yine de vazifesini ifa ediyor.

Her Şeye Rağmen…

Bazı kitaplar, her şeye rağmen, çıkabiliyorlar; göz attınız mı, hem ele aldıkları sorunun önemini, hem tartışma düzeylerinin yüksekliğini, hem de kamuoyuna açıkladıkları belgelerin ‘hayati’ önemini fark edebiliyorsunuz. Eski alışkanlık; hiç değilse, aklı başında izlenimi veren gazete ve dergilerin yayın sayfalarında, eleştiri sütunlarında, bu kitapların değerlendirilmesini; en azından, ‘meraklısına duyurulmasını’ umuyor ve bekliyoruz. Beyhude! İpe sapa gelmez, ya da ülkenin aleyhinde olduğu su götürmez kitapların medh-ü senâsı yapılıyor; avuç falının meziyetleri, ya da yıldız falının yanılmazlığı üzerine sütunlar dolduruluyor da; sözün gelişi ‘ılımlı İslam’ çerçevesinde döndürülen dolaplara, Türkiye aleyhine yürütülen yeni ‘Soğuk Savaş’ın unsurlarını tartışmaya gelince, tıs; tek satır yok!

Önceki söyleşimde, dikkatinizi ‘ılımlı İslam’ dolaplarını teşhir eden ‘İrtica 1945/1999’ üzerine çekmeye çalışmıştım. Bundan sonraki söyleşimde ise Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’ isimli, kısa fakat özlü çalışmasından söz edeceğim; hem de, bazı önemli ve çarpıcı ‘belgelerin’ altını çizerek! Ne yapalım, iş başa düşüyor.

 

—–●—–

 

 

HANİ ‘MÜDAFAA VE MUHAFAZA EDECEK’TİK?

Attila İlhan

Cumhuriyet, 22.01.1999

 

Gazi’nin ‘Cumhuriyeti’, o yılları yaşamış olanları,-siyasi tercihleri ne olursa olsun-basbayağı heyecana sürükler. Neden? Bu ‘neden’in cevabı, şiir olarak destan, nesir olarak dizi/roman; müzik olarak opera ya da senfoni şeklinde verilebilir. Ne var ki, hiç ummadığınız bir anda, hiç beklemediğiniz bir kitapta, karşınıza çıkıveren bir tek sayfa; öteki saydıklarımın hepsinden kısa fakat özlü olarak, o ‘neden’in ‘tarihi’ gerekçesini açıklar.

Doğrusunu isterseniz, Metin Aydoğan’ın ‘Bitmeyen Oyun’unu okuduğum sırada, tadına doyamadığım şu ‘özet’, hem beni tekrar o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi, yıllardır yönettiklerini zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha düşündürdü; Dikkatle okuyup, devlet nasıl yönetilirmiş, bir daha düşünsünler!

Yoktan var etmek, ne demektir?

“…1929 Dünya Bunalımın olumsuz etkilerinden sakınmak için, ‘devletçilik’ politikaları yoğunlaştırıldı. Bütün dünyada büyük boyutlu bir bunalım yaşanırken, Türkiye’de ekonomik büyüme sağlanıyordu. 1923 yılında 3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923’te hiç üretilmeyen şeker, 1927’de 5.184 ton; 1932’de 27.549 ton üretildi…”

“… 1927-1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona, kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 tona çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle, 1923’te ithal edilen kösele ve un, 1932’de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı yüzde 37, deri ithalatı yüzde 90, çimento ithalatı yüzde 96.5, sabun ithalatı yüzde 96.5 oranında azaldı…”

“… Türkiye 1923 yılında 36 milyon dolar dış ticaret açığı verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin dolara düşürüldü. 1936 yılında Türkiye 20.1 milyon dolar dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’nde 26.107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon dolar döviz stoku vardı…”

“… Kamu yatırımlarını esas alan ‘devletçilik’ politikaları ve bu politikaların ekonomik dayanakları olan KİT’ler, Türkiye’de çok başarılı olmuştu. Elde edilen sonuçlar bunu açıkça gösteriyordu ve bu başarı tamamen yerel kaynaklara dayanılarak elde edilmişti; üstelik, bağımlılık yaratacak dış borç alınmamış, karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca denk bütçe gerçekleştirilmişti…”

“… Enflasyon 1922-1925 yılları arasında yıllık 3.2; 1925-1927 arasında yüzde 1’di. Türk parası yabancı paralar karşısında değer kaybetmedi. 1927 yılında 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’da 7.7 kuruşa; 187 kuruş olan Amerikan Doları, 127 kuruşa düştü. Bunlar dünyanın en güçlü paralarıydı. Sınırlı miktarda alınan dış borç, ağırlıklı olarak demiryollarının devletleştirilmesinde ve devlet kibrit tekelinin yaratılmasında kullanıldı ve bu borçlar, Osmanlı’dan devralınan Düyun-u Umumiye borçlarıyla birlikte ödendi…” (Bitmeyen Oyun, Metin Aydoğan, s.83/84, İzmir)

Sizi bilemem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım?

O günden bugüne, bir ‘atf-ı nazar’..

Yüreğim yırtılsa da, madalyonun öteki yüzünü çevireyim mi? Gazi’nin ‘muhafaza ve müdafaa etmek’ vazifesini, hepimize verdiği o cumhuriyet, yüzyılın son yılını tüketirken ne durumda; ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özelleştirme’ ve ‘küreselleşme’ serüveni, onu nerelere getirmiş, görmek ister miydiniz?

“… her yönden sarılmış günümüz Türkiye’sinde durum herhalde 1919’dan daha iyi değildir. Sınırsız milli kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollardan dışarıya bağlantılı din motifli örgütlere akıtılıyor. Kayıtdışı ekonomi, kara para ve uyuşturucu trafiği, neredeyse açık biçimde ve bütün hızıyla devam ediyor(…) Marmara Üniversitesi öğretim üyesi, Prof.Dr.Osman Altuğ, ‘öldürücü virüs’ olarak tanımladığı kayıtdışı ekonominin, Türkiye ekonomisi içindeki  payının, yüzde 65 olduğunu söylüyor…”

“… Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’deki eroin trafiğinin parasal tutarının yalnızca 1996 yılında 55 milyar dolar olduğu açıklandı. Bu miktar o yılki Türkiye bütçesine eşit. Bütçe açığı ulusal gelirin yüzde 15’ine ulaşmış durumda. Devletin 1999 yılındaki vergi gelirleri, borç faizlerine bile yetmiyor. Türkiye’nin 102.7 milyar dış, 51.3 milyar iç borç olmak üzere 164 milyar dolar borcu var. Özellikle Avrupa Gümrük Birliği’ne girdikten sonra, dış ticaret açığı çığ gibi büyüdü ve 1997 yılında Türkiye dış ticaret açığı vermede, ABD’nin arkasından dünya ikinciliğine yerleşti…”

“… 6 milyon genç işsiz, bu rakam resmi verilere göre 23 milyon 48 bin olan (1998) işgücü sayısının, yüzde 26’sını oluşturuyor. Türkiye’nin gelir düzeyi en yüksek yüzde 5 nüfusunun (3 milyon 175 kişi) adam başına ortalama geliri 19.329 dolar, ancak en alt dilimde (19 milyon 700 bin kişi) bu gelir, sadece 789 dolar. En zengin yüzde 3, ulusal gelirin yüzde 30’unu alırken, en yoksul yüzde 20, bu gelirin yalnızca 4.9’unu alıyor. Türkiye’de yoksulluk sınırı altında yaşayanlar, 1987 yılında nüfusun yüzde 14.3’ünü oluştururken, bu oran 1994 yılında yüzde 21’e çıktı…”

“… Emniyet Genel Müdürü İstihbarat Dairesi Şube Müdürü Mahmut Karaaslan tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de bugün 15 silahlı bölücü, 33 silahlı solcu, 6 silahlı dinci ve 23 ayrı radikal grubun faaliyet gösterdiği belirtiliyor…” (Aynı eser, s. 61/62).

Elinizi kalbinize koyup da öyle söyleyiniz; siz hayatınız boyunca, bundan daha kötü, bundan daha acıklı bir Yeşilçam filmi gördünüz mü?

Ben, hayır!

 

—–●—–

 

 

BİTMEYEN OYUN’U BİTİRMEK İÇİN

Aydoğan Yavaşlı

Cumhuriyet Kitap , 04.Mayıs.2000

 

Söze Cemal Süreya’nın dizeleriyle girmek daha doğru olacak:

“Selam size büyük durumlar doruk anlar

Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez de görse kişi

Marmara’da yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği

Okyanus’u beş dakika seyretmekle kavrar”

Attila İlhan’ın 21 Ekim 1999 günlü Cumhuriyet’te, “Sizi bilmem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım?” diye övgüyle sözünü ettiği Metin Aydoğan’a ait Bitmeyen Oyun adlı kitaba getirmek istiyorum sözü.

Cemal Süreya’nın yukarıdaki dizeleri ile Karl Marks’ın “İnsan sarayda başka düşünür, kulübede başka” sözü arasındaki koşutluğa dikkat çekmek isterim. Çünkü gerçekten de, maddi yaşamdaki olgulara nereden baktığınız çok önemli. Dünya’ya Everest’ten bakmakla sözgelimi Yamanlar Dağı’ndan bakmak farklı olmalı.

Osmanlı’ya göre saz, şeytandır; katledilmeli, yok edilmelidir. Halk ise, “Behey sersem kafa, şeytan bunun neresinde?” diye sorar ve maddi gerçeklikleri sıralayarak Osmanlı’nın bakışını yadsır.

Halkın Sesi

Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler 1919-1999 kitabı küreselleşme martavalıyla ulusal bağımsızlık düşüncesine sahip çıkanlara halkın sesiyle yanıt veriyor: “… Küçük birimler halinde yapılanarak dünyaya yayılan küresel şirketler; içinde rahat hareket edebilecekleri, ulusal direnci olmayan küçük ve güçsüz ülkeler istiyorlar. Bu isteğin sloganlaşan ifadesi; ‘serbest piyasa ekonomisi’, ‘dünya ticaretinin serbestleşmesi’, ‘liberal ekonomi’, ‘kabile ekonomisi’, ‘yerel yönetimcilik’ ya da ‘yeni-Osmanlıcılık’tır. Din, dil, yerel kültür, mezhep ve etnik köken gibi eskiye dayanan sosyal oluşumlar, bu nedenle ilgilerini çekiyor. Ulus-devletin yerine geçirmeye çalıştıkları yeni toplum biçiminin oluşturulmasında, bu öğelere aktif bir misyon yüklüyorlar.(…) Türk-Kürt, Alevi-Sünni, inanan-inanmayan, laik-antilaik, sağ-sol ayırımları planlı bir biçimde gündemde tutuluyor.”

Metin Aydoğan, Marmara’da yirmi yıl oyalanacağı yerde, gerçeklere okyanus büyüklüğünde bakıyor.

Aydoğan, 1969’da KTÜ Mimarlık Fakültesi’ni bitirmiş, o yıllarda öğrenci hareketlerinin içinde bulunmuş gerçek bir aydın. 1997-1999 yılları arasında ADD İzmir Merkez Şube Başkanlığı’nı yaptı; şimdi aynı derneğin onur üyesi. Bitmeyen Oyun’dan başka “Nasıl bir Parti ? Nasıl Bir Mücadele” ve “Yeni Dünya Düzeni-Kemalizm ve Türkiye-20.Yüzyılın Sorgulanması” adlı kitapları var.

Metin Aydoğan’a göre Prometheus, tanrı Zeus’un iktidarına karşı başlattığı devrimle tanrıların egemenliğini ortadan kaldırır. “Türk devrimi de, ‘yeryüzünün tanrıları’na bir karşı çıkış, aklın ve bilimin yaşama egemen kılınması”dır. Ve der, yeryüzünün tanrıları onu hiç affetmediler.

Gerçekten de Batı, Lozan’ı hiçbir zaman affetmedi. Bakın, IMF 2.Başkanı Stanley Fisher, CNN-Türk’te M.Ali Birand’a neler söylüyor: “Türkiye bu dış borç, bu bütçe açığı ve bu yüksek faizle daha fazla gidemez. Yolun sonuna geldiniz. Türkiye büyük bir krizin eşiğinde bulunuyor. Türkiye hasta adam!”

Türkiye üstünde oynanan oyunları daha net görebilmek için gerçekten de Everest’e çıkmanız gerekiyor. Emperyalist Batı, Türkiye’yi sürekli hasta olarak görmek istiyor. Türkiye’yi bu hasta durumdan kurtarmak için düşünen, karşı çıkan aydınları, gazetecileri, sanatçıları, politik arenadaki temsilcilerine gammazlıyor, ileri giderlerse hapislerde çürütüyor, yapay kavga ortamlarında katlediyor. Çünkü onların hiç mi hiç hazmedemedikleri, ulus-devletten yana olan, etnik farklılıkları bir tür zenginlik olarak gören anti-emperyalist kafalardır. Birazcık yumuşayıp Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme filan deyin, şu kadarcık zarar gelmez. Hatta o zaman yüksek bilmişler kurulundan ödüller bile alır; ‘üst düzey’ toplantıların, panellerin, konferansların ve daha bir sürü zımbırtının baş aktörü olursunuz.

Oyunu bozmak

Metin Aydoğan, bir kurultay tebliği olarak düşündüğü yazılarını kitaplaştırmış, kitabın rahat okunmasını sağlamak için düşüncelerini on altı başlıkta sunmuş okurlara. Bunlar; Yeni Yüzyıla Girerken, ABD ile Anlaşmak, ABD’ye  Borçlanmanın Gerçek Yüzü, Ulus-Devlet ve Tahkim, Uluslararası Şirketlerin Gerçek Yüzü Özelleştirme ve KİT Satışları, Gümrük Birliğinin Kısa Öyküsü, Batı’da Korunan Devlet… Metin Aydoğan, kitabının son bölümünde “Ne Yapmalı?” sorusunun yanıtını arıyor. Mustafa Kemal’in 24 Ekim 1919’da Kırşehirli gençlere seslenişini alıyor: “En önemli kurtuluş ilkesi, halkın örgütlenmesidir. Örgütlenmeyen bir halk saray karşısında, sömürgeciler karşısında yenilir, ezilir. Öyleyse genç aydınlar, halkın önüne düşeceksiniz. Ulusal bilincin ateşini yakacak ve Türk halkını bağımsızlık savaşımızın halkasında örgütleyip birleştireceksiniz. Bu örgütlenmeden nereye çıkacağız. Bu örgütlenmeden halkın yüzyıllardan beri özlediği halk devleti yoluna çıkacağız. Bu halk hareketini bir ulusal devlet haline getireceğiz. Kırşehir gülü gibi toprağa, halka bağlı yeni bir Türk Devleti.”

Metin Aydoğan, bu toprakların aydın bir insanı olarak olgulara halkın penceresinden bakmış, bakmakla kalmamış; demokrat, ilerici, çağdaş bir Türkiye için yaşamı boyunca mücadele etmiş. Türkiye üzerinde oynanan oyunları farketmiş, bu oyunları bozmanın yollarını göstermiş.

Derim ki, yumurta kapıya dayanmadan… Okuyun, bir daha konuşalım.

 

—–●—–

 

 

“DÜŞÜNCELERİN DÜŞÜNCESİ”

Kemal Köksal

Kırşehir-Kervansaray Gazetesi, 16 Ocak 2003

 

Sevgili okurlar! Bugünkü yazımda araştırmacı yazar, Sayın Metin Aydoğan’ın “Bitmeyen Oyun” kitabını tanıtmak istiyorum. Şu an elimdeki 12. baskısıyla, ülkemizde trajı hızla yükselen, binlerce okuyucu ile kucaklaşan “Bitmeyen Oyun”un yazarını yürekten kutluyorum.

Bu değerle yapıtı, Dikili’ye gittiğimde bir üniversite öğrencisinin salık vermesi üzerine okudum ve kitapla tanışmış oldum. Ben bu yapıtta, Batı’nın ve Avrupa Birliğinin Türkiye hakkında çevirdiklerini bin bir oyunun gerçek yüzünü öğrendim. Dileğim o ki, ülkemde her yurtseverin, işçinin, köylünün, siyasetçinin ve özellikle de devleti yönetenlerin bu kitabı okumalarıdır! Okusunlar da Batı’nın çirkin ve gerçek yüzünü görebilsinler.

Eskiden savaş ve çatışmalarla elde edilen bu ayrıcalıkları şimdi, ne gariptir ki “altın tepsi de” kendi ellerimizle Avrupa’ya sunuyoruz. Biz, Milli Mücadele’yi niçin yaptık? Kapitülasyonları neden kaldırdık? Bunları gerçekleştirmek için ödediğimiz bedeller nasıl unutulabilir? Ulu önder Gazi Mustafa Paşa, 1 Mart 1922 günü Meclis’i açış konuşmasında; “Efendiler! Her şeyden önce ulusal amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka birşey düşünemeyiz…. Bugünkü uğraşımızın amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile gerçekleşebilir” (a.g.e.sf. 354) dememiş miydi?

Değerli okurlar! Gelecek sayılarımızda yazarın diğer yapıtlarını, bu yapıtlardan değerlendirme, inceleme ve belgeleri ele alıp sizlere sunmaya ve tanıtmaya devam edeceğim.

 

—–●—–

 

 

BU KİTAP OKUNMALI

Yeni Adana Gazetesi – 11.07.2002

 

Attila İlhan, Metin Aydoğan’ın kitabını okuduğu sıradaki duygularını şöyle anlatıyor: “Bitmeyen Oyun’u okuduğum zaman tadına doyamadığım satırlar, beni hem o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi yıllardır yönettiğini zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha düşündürdü; dikkatle okuyup devlet nasıl yönetilirmiş bir daha düşünsünler… Sizi bilmem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam haksız mıyım?”

Binlerce Batı kaynaklı belgenin büyüteç altına alındığı “Bitmeyen Oyun” da, yüzlerce ayrıntı arasında ilişkilerini yitirdiğimiz olguları ve gerçekleri görmek kişiyi hem sevindiriyor, hem de şaşırtıyor.

 

—–●—–

 

 

BİTMEYEN OYUN

VE

TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKELER

Jandarma Dergisi – Eylül 2002

 

Mimar Yazar Metin Aydoğan, 1919’dan günümüze Türkiye üzerine oynanan oyunları araştırdı; gelecekteki tehlikeleri saptayıp, ders verir gibi ortaya koyduğu görüşlerini “Bitmeyen Oyun” adı altında kitaplaştırdı.

Aydoğan, 16 başlık altında topladığı konularda, IMF ile olan ilişkilerden uluslararası şirketlerin içyüzüne; Gümrük Birliği’nden özelleştirmeye kadar pek çok görüşünü anlatmış. Kitap, bir kurultay tebliğinden yola çıkılarak oluşturulmuş.

Yayınlandığı günden bu yana olumlu eleştiriler alan kitabın sonuna eklenen 30 sayfalık kaynakça, ne kadar ciddi bir araştırma ürünü olduğunun da bir kanıtı.

 

—–●—–

 

 

“BİTMEYEN OYUN” SÜRÜYOR

Öner Yağcı

TÜRKSOLU Dergisi-21.04.2003 Sayı 28

 

“Amerikan kapitalizminin temel hedefi, bütün zayıf ülkelerin hammaddeleri ve ulusal pazarlarını kendisi için birer açık kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır.” (ABD Başkanı Wilson, 1902, Aktaran Metin Aydoğan, “Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler: Bitmeyen Oyun”, s.89)

Geçtiğimiz yıllarda emperyalizmi ve onun dünyada ve ülkemizde uyguladığı ve gelecekte uygulamak istediği politikaları irdeleyen Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni”, Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmaların İçyüzü”, M.Emin Değer’in “Oltadaki Balık Türkiye” gibi ufkumuzu açan çalışmalar yayımlanmıştı.

“Yeni Dünya Düzeni-Kemalizm ve Türkiye-20. Yüzyılın Sorgulanması,” “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” gibi yapıtlara imza atan Metin Aydoğan, çağımızı ve ülkemizi aydınlatma araştırmalarına devam ediyor.

Metin Aydoğan’ın 1999’da yayımlandığında büyük ilgi gören ve yeni basımlar yapan “Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler Bitmeyen Oyun” adlı kitap, okurken tüyleri ürperten, yaşadığımız gerçekleri gizlilikten açığa ve bilince çıkaran değerli bir çalışma ve bugünü de aydınlatıyor.

Metin Aydoğan’ın “Türk Devrimi’nin yeryüzü tanrılarına bir karşı çıkış, bir başkaldırış ve akılla bilimin yaşama egemen kılınması” olduğu, bu yüzden “yeryüzü tanrılarının onu hiç affetmediği” düşüncesi üzerine oturttuğu “Bitmeyen Oyun” adlı kitabının, daha uzun süre eskimeyecek bir kitap olduğu, yaşadığımız dünya gündeminde apaçık görülüyor.

 

—–●—–

 

 

“BİTMEYEN OYUN”

Erdin Günce

20.01.2004 Dünya-Australia’s Turkish Newspaper

 

Geçtiğimiz hafta “Çocuk Yüzlü Şiddet” başlıklı yazımda “Global Kirlenme’nin” merkezinde çekilmiş bir belgeseli konu etmiştim. İlgi duyanlar oldu, bu nedenle bu yapının farklı yönlerine, özellikle de Türkiye-Amerika ilişkileri sürecine değinmeyi uygun gördüm.

Bu kez çıkış noktamız Metin Aydoğan’ın Bitmeyen OyunTürkiye’yi Bekleyen Tehlikeler adlı kitabı. Kitabı bana Atatürk Kültür Merkezi Başkanı Adnan Fırat verdi. Kurum olarak Türkiye’den belli sayıda getirmişler, kitap hemen tükenmiş. Benim elimdeki  22.baskısı. Bir solukta okudum.

Kitapta yer alan siyasi, ekonomik, kültürel saptamalar yıllardır “Uğruna ölümlere gidip gelinen” gerçekler. Son derece akıcı ve mükemmel bir sıralama ile bu gerçekler okuyucuya sunulmuş.

Emperyalizmin bağrında ateşler yanıyor, fırlatılan Bumeranglar her yönden geri geliyor! Tam bir “etme! bulma!” dünyası yaşıyorlar. Metin Aydoğan, belgelerle bunu ortaya koyuyor.

Bitmeyen Oyun’un sonunda çözüm önerileri de var… “Global Kirlenme’nin” önünde durmak isteyenlere bu kitabı ısrarla öneriyorum.

 


YENİ DÜNYA DÜZENİ
KEMALİZM VE TÜRKİYE

 

yeni-dC3BCnya-dC3BCzeni-1

 

OKUMADAN OLMAZ

Attila İlhan

Cumhuriyet-8 Mayıs 2000

Okumadan Olmaz

 

Meraklısı, ‘Tombul’ Magda’yı, muhtemelen hatırlayacaktır; hani şu Slav şişkosu Kropotkin ‘anarşisti’ kadın; göğüslerini yavru balinalar gibi masasının üstüne uzatıp, burun deliklerinden ağır sigara dumanı döken! 68 Olayları sırasında, Paris bulvarında kırmızı/siyah bayrağın yeniden boy gösterdiğini, Magazine Llitteraire’de görünce, adına bir de şiir döktürdüğüm, Dostoyevskiy ‘entel’i: “… nerede anarşist bir kibrit çakılsa/dudakları orada ‘tombul’ magda’nın/saçları besbelli kirpiklerinden kısa/ gözleri en uzak gökyüzü polony’nın /Prens Kropotkin’i eğer okumasaymış/Varşova’da belki üç çocuk anasıymış/gönüllü sürgünü Paris’te başlamış/Paris’te bitecek polisler bırakırsa/saçları besbelli kirpiklerinden kısa/sesi Salyapin’in sesinden kalın…” (Yasak Sevişmek, 8.Basım, S.24, Bilgi yayınevi.)

Bilir misiniz ki Karl Marx’ın, ömrünün son yıllarına doğru geliştirdiği Rusya ve Rus toplumu tahlillerinde; o ülkeyi ve o halkı, Sosyalist Devrim’e en elverişsiz ülke ve halk olduğunu yazmış olduğunu; ben ilk defa Magda’dan işitmiştim: ‘Bizimkiler’ bilmiyor. Fransızlar, herhalde ‘saklıyordu’; o, üç numara tıraşlı kafasını, dumanların arasından buğday sarısı çıkartarak di-yordu ki: “… yalnız o kadar mı sanıyorsun çocuk? Orada öyle bir halt olursa, başarısının ‘Avrupa Proleteryası’nın iltihâkına bağlı olacağını da Marx söylemiştir!…”

Marx’ın söyledikleri…

Marx’ın söylediklerini, önündeki kitapta yazılı görünce, yerimde kim olsa; rengi gittikçe solan bir mazide, hem Anarşist Enternasyonali’nde görevli o savruk kadını; hem de Sovyet İhtilâli’ne önceden biçilmiş bu dramatik kaderi hatırlamaz mı?

“…(Marx) uzun yıllar, ‘… bütün Avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü’ olarak gördüğü Rusya’yı kendi özel koşullarıyla incelemek ve yanlış anlamalara meydan vermemek amacıyla, ilerlemiş yaşına karşın Rusça öğrenmiştir. Kuramının ‘bir tarım ülkesi olan Rusya’ya doğrudan  doğruya uygulanmasının, yanlışlıklardan başka sonuç vermeyeceğini’ ısrarla tekrarlamış ve Rusya hakkındaki düşüncelerini, uzun araştırmalardan sonra yazdığı iki mektupta toplamıştı…” (Metin Aydoğan, “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, Cilt 1, S: 89, Otopsi Yayınevi 1999)

Ama asıl ilginç olan 21 Ocak 1882’de Engels’le birlikte kaleme aldığı ve ‘Manifesto’nun 1890 baskısında yayımladığı, şu sözleri: “…Rusya’da hızla gelişen kapitalist vurgunculuk ve daha yeni gelişmeye başlayan, burjuva toprak mülkiyetinin karşısında; toprakların yarıdan fazlasının köylülerin ortak mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur; bir hayli beli kırılmış olmakla birlikte, yine de çok eski zamanların ortak toprak mülkiyetinin  bir biçimi olan Rus ‘obchina’sından (köy topluluğu), doğruca ileri komünist ortak mülkiyetine  geçebilir mi? Yoksa o da Batı’nın tarihi evrimi olan çözülme sürecinden geçmeli midir?…”

“… bugün bu soruya verilecek tek yanıt şudur : (Buraya dikkat!) Eğer Rus devrimi, Batı’da bir proleter devrimini başlatmak için işaret olur da bu iki devrim birbirini tamamlarsa, bugünkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hareket noktası olabilir…” (a.g.e.  S. 190)

Rusya’yı da, Rusya’daki Ulusal Demokratik Devrimi (Kerenskiy) de, bir manada ‘yakmış olan’ Rusya Sosyal Demokrat Partisi Bolşevik kanadının, Marx’ın bu ‘kahenetine’ inanması olmuştur: Batı Proleteryası, Rusya’nın onların verdiği ‘işarete’ kılını bile kıpırdatmayınca, 1917’de açılan ‘Sovyet Parantezi’, üç çeyrek yüzyıl süren bir merkeziyetçi bürokrasi totaliterliğine dönüşecekti. Karl Marx, ‘belki de iktisadi ve tarihi zaruretlerin icabı’ elinde olmayarak Avrupa Merkezci düşünmüş; Emperyalizm’in Kolonyalizm’in, Batı proleteryası üzerindeki ‘yozlaştırıcı’ etkisini, hesaba katmamıştı; oysa Bolşevikler ona, gözü kapalı inanıyorlardı.

‘Topyekün durum muhakemesi’…

Yalnız Sosyalist Sol’daki değil, herhangi bir Sol’daki Türk aydını, içindeki SSCB irdelemesinden, yukarıdaki örneği aktardığım bu eseri, okumamalı mıdır? Metin Aydoğan’ın, ‘Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye’ başlıklı iki büyük ciltlik çalışması, ülkemizin XX.yy.boyunca yaşadığı çalkantılara, öyle değişik, o kadar alışılmamış-fakat doğru ve gerçekçi-açılardan, öyle ışıklar tutuyor ki; ‘tespitleri’ ve ‘sonuçları’ çok daha fazla alakaya layık; zincirleme tartışmaları yapılmalı, kapsamlı eleştirilere açılmalı, ortaklaşa okunup irdelenmeli, vs. Çünkü bu eser, fikir hayatımızda 80’li yıllardan sonra kesilen, ‘topyekün durum muhakemesi’ geleneğini, başarıyla sürdürüyor; üstelik öncüllerinden, biraz da farklı olarak, yani tarih ve ekonomi verilerini, gelişme süreci içinde aktarırken, sadece ulusal düzeyde kalmayıp, değerlendirmeyi evrensel düzeye de yayarak!

Bir de şu yok mu? ‘demokrasi çocuğu’ bilimsellerimizin, hanidir İngilizce düşünüp Türkçe yazmalarından, okuduğumuzu anlayamaz olmuştuk; bu basbayağı yaygın, bir ‘okur yakınması’dır: Metin Aydoğan arı, duru, handiyse saydam diyebileceğim bir Türkçeyle, bu işi kıvıramıyanlara, güzel bir ders vermiş bile denebilir; ne ‘yukarıdan’ allame ukalalığı ne terim kalabalığında boğulmak, ne de ‘alıntı’ ve ‘gönderme’ karmaşası! Sağlam bir ‘sistematik’, açık ve net bir ‘uygulama’! Kitap çıkalı aylar oldu, lehte ya da aleyhte, tek yazı okumadım; ne doğru dürüst bir tanıtım, ne öneminin altını çizen bir uyarı! Media’mızın yeni parametrelerine, uygun düşmeyen bir kitap mı bu? Türkiye’de, aslında hiç alçalmaksızın yüksekte duran, o dip dalgasını; o Müdafaa-i Hukuk Kemalizm’ini ve onun ‘evrenselliğini’ anlatıyor ya, herhalde keyiflerini kaçırdı.

Okumadan olmaz!

▬▬ • ▬▬

 

O ‘ZİNCİR’İN, SON HALKA’SI

Attila İlhan

Cumhuriyet, 10 Mayıs 2000

 

Size 100 puanlık bir soru, bilin bakalım: şu mısralar, hangi büyük şairimize aittir; hangi büyük yazarımız, onu önemli bir eserine ‘alınlık’ yapmıştır?

“… halka umut vererek, halkı yutan hükümet/İstanbul’da yan gelip, kafa tutan hükümet/her hükmünü köylüye tatbik eder, hak olur/malına ortak olur/canına ortak olur/gene sen çifte koşar, yalınayak karını/gözyaşınla sularsın, çorak tarlalarını/çalışır kazanırsın, kazanır yedirirsin/vergi derler veririsin, asker derler verirsin…”

Bilemediniz, öyle mi? Şu halde, son yıllardaki ‘demokratik’ başarılarımız arasında; ‘Hece’nin Beş Büyüğü’nden en büyüğünü, Faruk Nafiz Bey’i; ve Tanzimat sonrası tarihimizin, en kapsamlı yorum ve değerlendirmesini gerçekleştirmiş düşünürü Doğan Avcıoğlu’nu ‘unutturmak’ da varmış! O Doğan Avcıoğlu ki, onun için hazırladığı monografide, Hikmet Özdemir bellibaşlı eserlerini, şöyle değerlendirmektedir:

“Türkiye’nin Düzeni: Doğan Avcıoğlu’nun ilk yapıtıdır ve ‘Yön’ ile ‘Devrim’ arasında, bir yerde durmaktadır. ‘Yön’ 1967’de kapanmış, ‘Devrim’ 1969’da yayınlanmış, ‘Türkiye’nin Düzeni’ 1968’de basılmıştır. Bu kitap büyük yankılar uyandırmış, gerek yöntemi, gerekse savunduğu görüşler, pek çok tartışılmıştır…”

“…Milli Kurtuluş Tarihi: Alışılmış bir tarih kitabı olmayan bu yapıtla Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu soruna yanıt aramaktadır. Temel soru, ‘Türkiye’nin kurtuluş tarihi, acaba bir kurtulmayış tarihi midir?’ veya ‘Milli kurtuluşçuluğun büyük önderi Atatürk, nehri ters akıtmayı mı denemişti?’ şeklindedir. Türk Kurtuluş Savaşı üzerindeki en kapsamlı popüler eserlerin başında gelmektedir…”

“Türklerin Tarihi: Türklerin Ortaasya’dan ulus olarak gelmediklerini, Anadolu’da yerli topluluklarla karışarak ulus olduklarını; ancak, ‘ulus’ olarak varlıklarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla açıklık ve kesinlik kazandığını söyleyen Doğan Avcıoğlu’nun bu yapıtının esas amacı, Türk Tarihi üzerinde kuramlar geliştirebilmek için, derinliğine inceleme yapmaktır. Mevcut tarih bilgisi ışığında bunu başarmıştır…” (Himket Özdemir, ‘Doğan Avcıoğlu’ S.39, Bilgi Yay., 2000.)

Eğer bu eserlerin hiçbirini okuyamadıysanız, belki adlarını bile bilmiyorsanız; Faruk Nafiz Bey’in o mısralarının, ‘Milli Kurtuluş Tarihi’nin (3 Cilt) girişini süslediği nereden bileceksiniz? Oysa ‘Resmi Tarih’in, o son derece ‘resmi Malûmatı’ haricinde; Batı Türkleri’nin toplumsal macerası bahsinde bugün ne biliyorsak, Doğan Avcıoğlu ve ona benzeyen, birkaç ‘öncü’ düşünür sayesinde öğrendik.

Bu çabalarını, başlarından eksilmeyen hangi belâlarla ödediklerini, ayrı bir tarih konusudur.

O Kültür Kervanı

Siz onu yaşamadınız! ‘Milli Şef’in devr-i saltanatında, at üzerindeki İsmet Paşa fotoğrafının, gazetenin ilk sayfasında, kaç sütuna, kaç santim boyunda yayınlanacağı; Ankara’dan, Matbuat Umum Müdürlüğü’nden; Bâbıâli’ye, gazete idarehanelerine, ‘emredilirdi’.

Böyle bir ortamda, ‘bağımsız’ hangi tarih çalışmasını yayınlayabilirdiniz ki? ‘40 Karanlığı’nda, benim zar zor edinebildiğim o tek kitap, Kerim Sâdi Bey’in kaleme aldığı, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik’ bilir misiniz ki, 30’lu yıllarda yayınlanmış bir eserdi; yâni, Gazi’nin Cumhuriyet’inde!

Metin Aydoğan’ın kapsamlı çalışması gibi eserler, savaştan sonra, hakkını asla ödeyemeyeceğimiz Tarık Zafer Tunaya’nın gayretiyle görünmüştür; ‘Müşahade ve Tezler’ genel başlığı altında, galiba on üç kitaptı! Aydınlarımız, başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere, bu konudaki asıl çalışmalarını, 70’li yıllar boyunca, ardı ardına yayınladılar. ‘Türkiye’nin Düzeni’, 1968’de çıkmıştı; onu, 1973’te Niyazi Berkes’in ünlü eseri, ‘Türkiye’de Çağdaşlaşma’ izledi; arkasından, Stefanos Yerasimos’un, ‘Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye’si geliyor ki (1974); aynı yıl onu, ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adeta tamamlayacaktır.

O dönemde yayınlanan, Sebahattin Selek’in ‘Anadolu İhtilali’, Emre Kongar’ın ‘Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği’, Mete Tuncay’ın derlediği ‘Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi’ (2 Cilt); ayrıca, Şevket Süreyya’nın, Hasan İzzettin’in, Mahmut Goloğlu’nun inanılmaz genişlik ve zenginlikteki kitapları; ‘Cumhuriyet’ nesillerinin kim olduklarını, nereden geldiklerini ve de nasıl olmaları gerektiğini; hiçbir ‘resmiyete’ düşmeden açıklamaya çalışmışlardır.

Emperyalizm’in ‘son Aşaması’nda…

Metin Aydoğan’ın eseri 12 Eylül ‘parantezi’nden bu yana sona ermiş gibi görünen; bu, ülkeyi ve tarihini anlama, yeryüzündeki gelişme süreci içindeki yerine koyma çabalarını, hem yeniden başlatıyor, hem de enine boyuna yayarak sürdürüyor. Bilmem hatırlayanınız çıkacak mı, epeyce önce burada Doğan Avcıoğlu’nun ‘tarihi misyonunu’ açıklamaya çalışırken şunları demiştim:

“…bence, ‘çözümleme’ (analyse) ile yetinmeyen, uygulamaya pratiğine sahip ‘bileşimler’ (synthese) üretebilen, ender aydınlarımızdandır: yanlış ele alınıp, yanlış anlatılmış iki şeye, doğru teşhis koyup, doğru anlatmıştı: ‘Tanzimat’a ve ‘Cumhuriye’e Müdafaa-i Hukuk Doktrini’nin münhasıran ‘vatanperverlik’ olmadığını; ‘Mazlum Milletler’ için, aynı zamanda bir ‘Kurtuluş Platformu’ olduğunu biliyordu; yalnız bunu mu, ‘Kemalizm’in nihai tahlilde ‘Sosyalizm’e açık olduğunu da!” (Cumhuriyet, 1 Mart 1999)

Metin Aydoğan, Müdafaa-i Hukuk Doktrini’ni, daha geniş kapsamlı bir çerçeve içinde ele alıp irdelemiş; ‘Emperyalizm’in Son Aşaması’: ‘Özelleştirme’ ve ‘Küreselleşme’ döneminde bile; onun hala ne kadar sağlam, ne kadar doğru, ne kadar çetin, bir ‘özgürlük’ ve ‘bağımsızlık’ kılavuzu olduğunu gösterip, örnekleriyle kanıtlıyor.

▬▬ • ▬▬

 

KEMALİZMİN ‘ÖZGÜN’ NİTELİĞİ..

Attila İlhan

Cumhuriyet, 12 Mayıs 2000

 

Sevres Paylaşması’nın arkasında, sadece yükselen Emperyalizm’in Memâliki Mahrûsa-i Şahâne’ye yönelik Pazar açlığı, petrol hesapları mı yatıyor? Pyrenee’lerdeki Endülüs Emevileri’yle, Viyana’daki Osmanlılar arasında ‘sıkıştırılmış’ Batı Hıristiyanlığının, Ehl-i Salip mantığı da yok mu? O ki pozitif bilimlerin üretime uygulanması, Batı Hıristiyanlığına, yüksek bir sınai ve askeri teknoloji sağlamıştır; artık, Türkleri geldikleri yere göndermek, başlıca hedef!

Ehl-i Salip ‘İncileri’…

Metin Aydoğan, eserinde, Batılı ‘devlet adamları’ndan, asla unutulmayacak; -hiçbir zaman unutmamamız gereken ‘inciler’i, ardı ardına diziyor:

“… 19.yy biterken, Türkler için, İngiltere’nin yaşlı başbakanı Gladstone şunları söylüyordu: “İnsanlığın tek insanlık dışı tipi, Türklerdir’. 1919 yılında bir diğer İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri ise şöyle : ‘Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur. Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.’ ABD Başkanı Wilson’ın isteği üzerine, 10 Ocak 1917’de bir araya gelen, ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya, savaş amaçlarını açıkladılar. Bu açıklamada şunları söylüyorlardı : ‘Uygar dünya bilmelidir ki, Müttefiklerin savaş amaçları, her şeyden önce ve zorunlu olarak, Türklerin kanlı yönetimine düşmüş halkların kurtulmasını ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türklerin, Avrupa’dan atılmasını içerir.’ Bu açıklamadan altı ay sonra, İngiltere Başbakanı, şu açıklamayı yapar; ‘Türkler cennet Mezopotamya’yı çöle, Ermenistan’ı mezbahaya çevirmiştir. Mezopotamya Türk değildir, hiçbir zaman Türk olmamıştır. Mezopotamya’da bir Türk, bir Alman kadar yabancıdır…”

“Amerika’lı senatör Upshow, 1927 yılında ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada, şunları söylüyordu : ‘… Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, ‘Müthiş’ İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün, zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler…” (Metin Aydoğan, ‘Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye’, Cilt II, S.823.)

Kemalizm’in, Emperyalist ‘Sistem’e karşı diyalektik yapısını ve evrensel çelişkisini daha iyi anlayabilmek için, elbette, Batı’nın ve Batılı’nın, bu Ehl-i Salip “evveliyatı” da unutmamak, hesaba katmak lazım, ama hepsi bu kadar mı? Elbette değil! Bir ‘Mazlum Millet’, ‘Ulusal Demokratik Devrim’ modeli olarak, Kemalizm o kadar ilginç bir zaman ve yerde ortaya çık-mıştır ki; Metin Aydoğan, onun bu özgün niteliğine de parmak basmadan edememiş!

Yüzyıl, başladığı gibi bitiyor..

“…Türk devriminin dünya siyasetine etkisi, bilinen ve sanılandan fazladır. Kemalizm, tarihsel olarak batı Kapitalizmi’nin ‘kabuk değiştirerek’ dünyanın tümünü yatırım alanı haline getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dünyanın yeniden paylaşımı için, ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, Emperyalizm’in yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya sistemi haline gelmeden, daha ‘gençlik’ döneminde, Kemalizm’le karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır!..”

“…Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı-sömürge olarak, büyük devletlerin egemenliği altında bulunan Dünya uluslarına, emperyalizmin yenilebildiğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. Batı, Türk Devrimi’nden sonra, denizaşırı ülkelere yönelik politikasını değiştirmek zorunda kalmıştır. Askeri işgale dayalı sömürgecilik dönemi sona ermiş, o güne dek sömürge ilişkileriyle baskı altında tutulan yoksul uluslar, teker teker, bu bağlardan kurtulmuşlardır. Ulusal Kurtuluş hareketleri, 20.yy’ın büyük bölümünde, dünya siyasetini etkileri altına almışlardır…”

“… Kemalizm, Emperyalizm çağında ulusal bağımsızlığını elde eden yoksul bir ulusun, ekonomiye ve sosyal gelişime dayanan gerçek kurtuluşunun kuramını oluşturmuş ve bu kuramı uygulamıştır. Kuram ve uygulamadaki özgünlüğü, Türkiye’yle sınırlı kalmamış ve evrensel bir boyut kazanmıştır. Kemalizm, uluslararası bir ulus hareketi yaratmıştır…”

“…Kemalist politikalar Türkiye’de, 1939’dan başlayan ve 1945’ten sonra yoğunlaştırılan girişimlerle, adım adım, uygulamadan kaldırılmıştır. Anti/Kemalist girişimlerin büyük bölümü dış kaynaklıdır. Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; Emperyalizm’in 20.yy boyunca değişmeyen stratejisi olmuştur…”

“…ancak Kemalizm’in temel kavramları, bugün yeniden konuşuluyor. Yeni Dünya Düzeni’nin yarattığı küresel sorunlardan şikayetçi olup çözüm arayanlar, ister istemez Kemalizm’e ulaşıyor. Bağımsız ulusal kalkınma, sosyal pazar ekonomisi, korumacılık, milli kambiyo, yerli üretim, denk bütçe, sosyal devlet, ulusal tarım ve madencilik… yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde araştırılıyor, tartışılıyor. Amerika’lı ekonomist Jeoffrey T.Berger, ‘Yeni Dünya Düzeni’ adlı kitabında, 21.yy.’a hangi koşullarda girildiğini, şöyle açıklıyor…”

Emperyalizm oldukça, Kemalizm de var…

“…’20.yy’a girerken, dinamik, yeni sanayileşmiş üç ülke, İngiliz İmparatorluğu’nun üstünlüğüne kafa tutmaya başlamışlardı. Özellikle Sanayi Çağı’nın gereklerine pek uygun düşen bu üç ülke, Almanya, Japonya ve Birleşik Amerika idi. Sömürgeleştirme ve sömürgecilikten kurtulma dönemlerinden, 2.Dünya Savaşı’ndan, Rusya’daki Marksist deneyimden sonra, 20.yy hemen hemen başladığı biçimde bitecek. Almanya Japonya ve Birleşik Devletler arasındaki ilişkiler, bir kez daha dünyanın geleceği açısından belirleyici olacak…’ Azgelişmiş ülkelerdeki ulusçu eylemlerin oluşturduğu güç de hesaba katılırsa, Amerika’lı ekonomistin saptaması tamamlanmış olacaktır. Kemalizm’in, azgelişmiş ülkelerin günümüzdeki sorunlarına çözüm yeteneğini koruyarak hala yaşıyor olması, isteğe bağlı bir olgu değil, dünyanın içinde bulunduğu koşulların zorunlu bir sonucudur. (Buraya dikkat!). Kendisini yaratan koşullar ortadan kalmadıkça, başarıları denenerek kanıtlanmış olan Kemalizm de doğal olarak ortadan kalkmayacaktır. Emperyalizm var oldukça, Kemalizm de var olacaktır…” (a.g.e.  S. 821 – 822)

İşte asıl sorun, burada düğümlü: Emperyalizm çağında, gezegenin temel çelişkisi, ‘Mazlum Uluslar’la, ‘Zenginler Kulübü’ arasında beliriyor; o halde, gerçek ve sağlıklı bir Sosyalizm’e ortamı hazırlayacak asıl koşullar, bu çatışmanın ‘sentezinden’ ortaya çıkacaktır.

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Deniz Som

Cumhuriyet – 26.09.1999

 

Kuvayı Milliye Yayınları’ndan çıkan Bitmeyen Oyun, Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler çalışmasıyla tanıdığımız Metin Aydoğan, bu kez iki ciltlik Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye başlıklı kitaba imza attı.

Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği’nin Büyük Onur Ödülü’nü alan ve Otopsi Yayınevi’nin yayımladığı son çalışmasında Metin Aydoğan 20. yüzyılı sorguluyor:

“İngiltere Büyükelçiliği Müsteşarı Holer, 27 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği gizli raporda; ‘Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin durumları beni hiç ilgilendirmez’ diyordu. Bu yaklaşım, Batılıların işbirlikçilerine karşı uyguladıkları geleneksel ortak davranış biçimidir. Dün, Irak’ta Berzenci, Türkiye’de Şeyh Sait nasıl kullanıldıysa aynı ülkelerde bugün, Barzani-Talabani ve Apo öyle kullanılıyor. 1930’larda İngilizler Mahmut Berzenci’yi kullandıktan sonra nasıl terk ettiyse, bugün aynı şeyi ABD Apo’ya yapıyor.”

“Batılılar, Türkiye’ye karşı sadece Kürtleri kullanmadılar. Sömürgecilikten edindikleri deneyimlere dayalı olarak; tutucu geleneklerden, dinsel ve mezhepsel inançlardan ve her türlü gerilikten yararlandılar.”

“Yüzyılın başlarında Almanya, Türkiye üzerindeki etkisini arttırmak için İslam dinini yoğun olarak kullandı. Anadolu’da 1919-1938 yılları arasında 12 Kürt ayaklanması ortaya çıkarken, sadece Kurtuluş Savaşı içinde, irili ufaklı ve büyük çoğunluğu dış kaynaklı ve din motifli, 60 gerici ayaklanma meydana geldi.”

“İşgal altındaki İstanbul’da her şeyi, para ve ihanet belirliyordu. Emperyalist devletlerin bugün Türkiye’de 1919 İstanbul’undan daha çok adamı var ve bunlar artık sadece gönüllü yerel unsurlar değil. Kapsamlı programlarla yetiştirilmiş ücretli görevliler, toplumsal yaşamın her alanında eğitim aldıkları yerlere hizmet veriyorlar.”

“Sınırsız mali kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollarla, dışarıyla bağlantılı din motifli örgütlere aktarılıyor. Kayıt dışı ekonomi, kara para ve uyuşturucu trafiği neredeyse açık biçimde bütün hızıyla devam ediyor.”

“Türkiye’nin 102.7 milyarı dış, 51.3 milyarı iç olmak üzere 154 milyar Dolar borcu var. Özellikle Gümrük Birliği’ne girdikten sonra dış ticaret açığı çığı gibi büyüdü. Türkiye’de ulusal sanayi ortadan kalkmak üzere. Vitrinler halkın bakmakla yetindiği ithal ürünlerle dolu.”

Aydoğan, kapsamlı çalışmasında Yeni Dünya Düzeni’ni tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.

▬▬ • ▬▬

 

USİAD BİLDİREN DERGİSİ

Şubat 2000, Sayı 2

 

Sayın Metin Aydoğan’ın Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği tarafından “Büyük Onur Ödülü” verilen “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye; 20.Yüzyılın Sorgulanması” adlı iki ciltlik, 1010 sayfalık kitabı, Otopsi Yayınevi’nce basılarak okurların dikkatine sunuldu. Hızla kitapçı vitrinlerinde yer almaya başlayan bu kitap, son yıllarda halkımızın ve çoğu aydınımızın kafasını karıştıran her sorunu, tarihsel kökenleriyle ele alıp aydınlatan ve çözüm yolu gösteren niteliğiyle, USİAD Büyük Onur Ödülü’nü her bakımdan hak ediyor.

Sayın Metin Aydoğan’ın uzun yıllar titiz ve yorucu bir çalışma so-nunda ortaya koyduğu bu yapıt, çok kısa bir süre içerisinde, ulusçu, laik, demokrat, cumhuriyetçi, Atatürkçü, bağımsızlıktan yana ulusal sanayici ve işadamlarının altına kendi imzalarını onurla atabilecekleri; gönencimizi ulusal bağımsızlıkta gören tüm kişi, kurum ve toplulukların onurla benimsedikleri bir ulusal kurtuluş manifestosu’na dönüşürse, kimse şaş-mamalıdır. Çünkü ulusal bağımsızlığa, demokrasiye, cumhuriyete ve Atatürkçülüğe karşı çıkanların tüm aldatmacaları, demagojileri; bu kitapta bel-gelerle, kanıtlarla, bilimsel verilerle, güvenilir yoldan çürütülmektedir.

Bu kitaptan sonra, özelleştirmeyi, MAİ’yi, küreselleşmeyi, Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve emperyalist dayatmaları sevimli göstermek eskisi denli kolay olmayacak ve ulusçuluğa saldıranlar, kendilerine bu kitapla yanıt verildiğinde kürsülerini terkedip kaçacaklardır.

Görüleceği üzere, Sayın Metin Aydoğan’ın bu kitabı; ulusal, demokratik ve laik cumhuriyet karşıtlarının tüm aldatmacalarını boşa çıkartarak, ulusalcılığın sarsılmaz bilimsel dayanaklarını ve yadsınamaz haklılığını en yetkin biçimde ortaya koymaktadır. USİAD böyle bir yapıta Büyük Onur Ödülü vermekten çok büyük bir onur duymaktadır ve kapağına basılı “USİAD BÜYÜK ONUR ÖDÜLÜ” damgası, her USİAD üyesi için büyük bir onurdur. Yıllardır ulusalcı yayınların sesinin kısılmaya, boğulmaya çalışıldığı ülkemizde, USİAD BÜYÜK ONUR ÖDÜLÜ damgasını taşıyan bu kitabı ulaşılabilecek her yere ulaştırmak ve olabildiğince çok sayıda yurttaşımızın bu kitabı okumasını sağlamak, ulusal bir görevdir. İstanbul Sanayi Odası ISO, Literatür Yayıncılık tarafından çevrilip basılan “Jack Welch ve General Elektric’in Yolu” adlı kitaptan 11000 tane alıp dağıtmıştır. ISO için “General Elektric’in Yolu”nu yaymak ne denli önemliyse, USİAD için Sayın Metin Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” adlı kitabının yayılması o denli önem taşımaktadır. Başta USİAD olmak üzere, tüm ulusal aydınlarımız bu kitabın tüm toplum kesimlerine yayılması için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

▬▬ • ▬▬

 

TÜRKİYE SORUNLARI DERGİSİ

Ali Nejat Ölçen

Mart 2000, Sayı :34

 

Metin Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabı iki cilt ve toplam 1010 sayfa, büyük bir emeğin ürünü ve bir baş yapıt. USİAD’ın büyük ödülünü kazanmış. Kitabın birinci cildindeki ilk bölümünde, 20.yüzyıla girerken küreselleşmenin üretimde yarattığı karmaşık sorunlar, tarih bilinci içinde ele alınıp incelenmektedir. Bir gerçeği vurguluyor Metin Aydoğan: “Dünya, bol sermayeli yatırımcılar, borsa simsarları, banka yöneticileri ve kara para milyarderleri için küçülüyor, ama dünya nüfusunun dörtte üçü için hala çok büyük. Dünya küçülüyor, ama bütünleşmiyor. 20.yüzyılı anlamadan, günümüzde doğru adım atmak ve kendi geleceğine egemen olmak mümkün değildir”, diye düşünüyor. Sayın Aydoğan şöyle devam ediyor: “İki büyük dünya savaşının yaşandığı, ulusal bağımsızlık hareketlerinin hızla yayıldığı bir yüzyıl yaşandı. İnsanlık, tarihi boyunca ilk kez, eşitlik üzerine kurulu bir ülke yaratmayı denedi. 300 yıldır dünyayı egemenliği altında tutan gelişmiş sanayi ülkeleri ilk kez işgal ettikleri yoksul bir ülkeye boyun eğdiler.”

Metin Aydoğan, kitabındaki bu sözleriyle Kemalizmin 20.yüzyılın yazgısını betimlediğini vurgulamaktadır.

Haklı; çünkü, emperyalist ülkeler, Kemalizmi yenilgiye uğratmak için genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Mısak-i Milli sınırları içinde yeniden parçalanmasının yöntemlerini iç ayaklanmalarla sağlamaya çalışmıştı.

Kitabın ikinci cildinde, Türkiye Cumhuriyetinin 1923-1938 dönemini Kemalist dönem, 1939 sonrasını ise Kemalist politikalardan uzaklaşma dönemi olarak nitelenmesinde de büyük haklılık payı var. Sayın Aydoğan’ın bu nitelemesini birlikte okuyalım:

“Kemalizm, tarihsel olarak batı kapitalizminin kabuk değiştirerek dünyanın tümünü yatırım alanı haline getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dünyanın yeniden paylaşımı için ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, emperyalizmin yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya sistemi haline gelmeden daha gençlik döneminde, Kemalizmle karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin ege-menliği altında bulunan azgelişmiş uluslara, emperyalizmin yenilebileceğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. (O yüzden) Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; emperyalizmin 20.yüzyıl boyunca değişmeyen amacı olmuştur.”

Tarihin tozlanmış meşin kaplı kitabından bir sayfayı Metin Aydoğan gün ışığına açmakta ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden yalnızca 6 ay bile geçmeden, Türkiye’nin 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile bir bildiriye imza atmış olmasına ve Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun İngiliz Büyük Elçisine. “Türkiye’nin bütün nüfusunu batı devletlerinin hizmetine verdiğini” söylemesine değinmekte ve haklı olarak “Türkiye’nin Kemalist politikalardan ilk ödünü Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyasette verdiğine ve bağımlılık ilişkisi doğuracak anlaşmalara imza koyduğuna” ilgiyi çekmektedir.

Bugünün Türkiyesinde ekonomik ve siyasal bağımsızlığın yitirilmesindeki sürecin köklerinin ne zaman ve nerelerden kaynaklandığı, 20.yüzyıl emperyalizminin 21.yüzyıla nasıl ve hangi araçlarla aktarılacağı konusunda Metin Aydoğan’ın iki ciltlik yapıtı, ilgi çekici örneklerle doludur. Ve bir avuç aydın yurtseverin hangi koşullarda yeniden Kemalist ilkelere sahip çıkması, emperyalizmin karşısında daha bilinçli ve örgütlü olarak tavır alması, sonuna kadar direnmesi gerektiğini bu iki ciltlik yapıt bizlere yeniden anımsatıyor.

Metin Aydoğan’ın, 9 Aralık Kararları’na ilişkin makalesini aşağıda okuyucularımıza sunarken, onun bu iki ciltlik yapıtından söz etmeyi, kendimize ödev olarak verdik. Aydoğan’ı kutlamak için sözcükler yetersiz kalmaktadır.

▬▬ • ▬▬

 

KUTLAMA YERİNE

Prof.Dr.İzzettin ÖNDER

Cumhuriyet 30.11.2001

 

Keşke Cumhuriyetin 78.yılında ve son anayasa değişiklikleri ile daha demokratik bir ortama adım attığımız söylendiği bir dönemde daha farklı şeyler yazabiliyor olsaydım! Doğru bir sanayileşme rayına girmemişiz; toplumun yarısına yakın bölümü tarım kesiminde; gelir düzeyimiz çok düşük; yıllık milli gelirimizin yarısını aşan miktarda bir borç yükü ile karşı karşıyayız; topladığımız vergi miktarını aşan bir faiz yükü altındayız, vs… Kısacası, içinde bulunduğumuz durum kötü olduğu gibi ileriye yönelik parlak bir işaret de görülmemektedir. Sorunlar bu denli derin ve yapısal ise izin verin de, bu yıl Cumhuriyetin yıldönümü kutlamalarını yüzeysel merasimler biçiminde değil de içinde bulunduğumuz durumu irdeleyerek, alışılmışın dışında ve farklı bir biçimde gerçekleştirelim.

Kafamdaki birinci konu, İçişleri Bakanı’na yönelteceğim bir sorudan oluşmaktadır. Konu şu: Geçen pazar günü Ümraniye Halkevi, beni güncel ekonomi konusunda “Krizler, IMF Politikaları, 11 Eylül Olayı, Afganistan Savaşı ve Türkiye’nin Konumu” başlıklı bir söyleşi için çağırdı. Oraya gittiğimde, sivil güvenlik güçlerinin kamerayla çekim yaptığını gördüm. Verilen bilgiye göre, tüm gün boyunca emniyet güçleri Halkevi’ni gözetim altına almış ve bunun üzerine tedirgin olan vatandaşların bir bölümü de söyleşiye katılmaktan çekinmiş. Sorum şu: Sayın bakan, bir üniversitemizde görevli, adı ve adresi belli bir öğretim üyesi, çok güncel ve halkı derinden ilgi-lendiren bir konu üzerinde, hiçbir gizliliği olmayan ve herkese açık bir kapalı yer toplantısına davet edilirse, bu organizasyonun böyle bir titizlikle izlenmesi toplumun ve öğretim üyesinin güvenliği ile mi ilgili, yok-sa burada benim bilemediğim başka bir mesele mi var? Sayın bakan bu tür tavırlar, sizce son anayasa değişiklikleri felsefesi ile bağdaşmakta mıdır?

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, açıktır ki hiç de iç açıcı değildir. İç ve dış baskılarla çok zor günler geçiren ülkemizin tek çıkış umudu halk olması gerekirken ne yazık ki gerek iç hortumcuların ve ikinci sınıf patronların, gerek dış sömürücülerin baskılarına karşı bu güç harekete geçirilmek bir yana, tam tersine, şiddetle baskılanmaktadır. Aynı anda, Cumhuriyet’in 78.yılı kutlanmaktadır ve Meclis’te “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ifadesi yer almaktadır. Sizce burada büyük bir çelişki yok mu?

Türkiye’yi bu duruma sürükleyenler ve bu olumsuzluklardan yarar sağlamaya yeltenenler yanında, ufak da olsa bir pırıltı olarak, topluma gerçekçi bir ayna tutarak, onu derinden sarsmak pahasına içine düşmüş olduğu durum hakkında düşünmeye itenler de az değil. Gürültülü basında Nazmi Kal ve Ferhan Şaylıman hazırladıkları programlarla Türkiye’nin içine düşmüş olduğu sorunları irdelemekte ve olası çözüm yollarını tartışmaktadırlar. Dr. İlhan Azkan, yakından şahit olduğum uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda, yirmiye yakın insanı bir araya getirerek bunları çeşitli ülke sorunları üzerindeki çalışmalarını “Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları” başlıklı bir kitapta toplayarak topluma sunmuş bulunmaktadır. Başka bir araştırmacı Hasan Erden de “Yeni Sevr Kuşatmasında Barış Kapanları” başlıklı çalışması ile çeşitli biçimlerde Türkiye üzerinde oynanan oyunları dile getirilmiş ve kamuoyunun bilgisine aktarma hizmeti görmüştür. Metin Aydoğan da “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı çalışmasıyla Türkiye üzerindeki oyunları açığa çıkarmakta ve bunlar üzerinde toplumu düşünmeye yöneltmektedir. Tüm bu araştırmacılara minnet borçluyum; onlardan çok şey öğrendim.

Dünya nimetlerinin paylaşıldığı uluslararası kapitalist arenada her ulus, diğer uluslar üzerinde hegemonik ilişki kurmaya yeltenir. Bu durumda Türkiye kendi muhasebesini yapmak mecburiyetindedir. Türkiye, tüm çabalarına rağmen niçin sanayileşememiş; niçin ikinci sınıf ve dışa bağımlı bir ekonomik altyapı kurmuş; niçin bir türlü tarım toplumu olmaktan kurtulamamış, vs!.. Bunca  emek ve yıllar sonunda niçin Türkiye, ekonomik yetmezlik ve yoksulluğa  sürüklenmiştir!

Türkiye’nin bu durumundan kim sorumludur! Bu durumdan sadece siyasileri ya da sıkça dillendirilen yolsuzlukları sorumlu tutmak, gerçeklerin üzerini örtmektir. Zira, siyaset ekonomiyi değil, ekonomi siyaseti yönettiği gibi yoksulluk yolsuzlukların bir sonucu değil, yolsuzluklar yoksulluğun çarpıtılmış bir sonucudur. Aynen ABD’nin Afganistan aldatmacasında olduğu gibi ekonomik ve siyaset olaylarda cephe ile arka farklıdır. Gerçekte ABD, Afganistan’la savaşmadığı gibi insanlığa refah sağlamak için de savaşmamaktadır. Terör bahanesiyle en temel haklarımız daha da kısılacak ve kapitalist patronların hakimiyeti daha da artacaktır. İç politika ve uygulamada da aynı kural geçerlidir. Kandırmanın sonu yoktur, hele de çok ucuza satabildiğiniz gazeteniz, televizyonunuz ve akademik unvanlı ve bol paralı sözcüleriniz varsa!..

▬▬ • ▬▬

 

Vural SAVAŞ

Militan Demokrasi – Bilgi Yayınları

 

Metin Aydoğan Aralık 1999’da Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adını verdiği kitabını yayınladı. USİAD Büyük Onur Ödülünü de alan bu kitap, Türkçe olarak yayınlanmış en önemli eserlerden biridir. Her Türk aydınının mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum.

Bu kitaptan, çeşitli konulara değinen o kadar çok not almışım ki hepsini buraya yazsam, telif haklarına ilişkin tüm yasaları ihlal etmiş olurum. Kitabın öneminin anlaşılabilmesi için, çeşitli konulara değinen birkaç bölümü nakletmekle yetineceğim:

“1911’den beri aralıksız 7 yıldır yoğun bir savaş ortamında bulunan 15 milyonluk Türkiye, genç erkek nüfusunun 2 milyonunu yitirmişti. Nüfusun yüzde 90’ı köylüydü ve okuma yazma oranı yüzde 10’un altındaydı. Aydınlar arasında anti-emperyalist bilince dayalı bağımsızlık istemi hemen hemen hiç yoktu. Ordular dağılmıştı, silahlara el konmuştu. İstanbul Hükümeti tam anlamıyla teslim alınmıştı. Halk savaşacak durumda değildi. Kimsenin geleceğe yönelik umut ve önerisi yoktu…”

“Kurtuluş savaşında tifo, tifüs, kolera, verem, sıtma, çiçek, sifiliz Anadolu’da kol geziyordu. 13 milyon nüfusun yarıya yakını bu hastalıklardan birine yakalanmıştı. Bazı vilayetlerde hastalıklı insan oranı yerel nüfusun yüzde 86’sına ulaşıyordu…”

AB konusunda de en doğru bilimsel değerlendirmeler yine Metin Aydoğan’ın Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye kitabında yer almaktadır. Konu çok önemli olduğundan, aldığım notların bir kısmını buraya alıyorum: “AB Dış İlişkiler Komitesi Başkanı, Tom Spencer Amerikan Dow Jones Haber Ajansına verdiği demeçte şöyle diyor: ‘Türklere ilerde bir gün AB’nin parçası olacakları yönünde otuz yıldır söz vererek hiç dürüst bir davranışta bulunmadığımızı düşünüyorum. Çünkü gerçek, AB’nin Türkiye’yi üye kabul etme yolunda hiçbir niyetinin olmadığıdır. Türkiye’ye gerçek niyetimizi anlatmamız daha dürüst bir davranış olurdu.”

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ KEMALİZM VE TÜRKİYE

Gazete Müdafaa-i Hukuk – 19.05.2000

 

Ekonomi ve siyasete egemen olanlar, uluslararası bağlantıların, mali gücün ve iletişim teknolojisinin kendilerine verdiği tüm olanaklarla; insanlığın tümünü kapsayan, niteliksel dönüşüme uğramış yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu ilan ettiler. Küreselleşme, globalizm, serbest piyasa gibi bir takım kavramlarla, “uluslarüstü” yeni bir uygarlığın doğduğunu söylediler. Söylemeye de devam ediyorlar.

Türk toplumu, gelişme düzeyine, ekonomik ve sosyal çıkarlarına, toplumsal yapısına ve ulusal haklarına uygun düşmeyen uygulamalarla karşı karşıya bırakıldı. Başta devlet olmak üzere, hemen tüm kamusal değerler, dış kaynaklı programlarla denetim altına alınarak; yasadışıcılık, kozmopoli-tizm ve oligarjik yapılanmalar, sosyal yaşamın tüm alanlarına yayıldı. Yanlışı doğrusu, dostu düşmanı seçemez hale getirilen Türk halkı, içine düşürüldüğü yoksulluk ve örgütsüzlük ortamında, haklarını savunamaz ve gerçekleri göremez hale geldi. Türkiye her geçen gün bir öncekini aratan, olumsuzluklarla dolu bir yola sokularak, kontrolsüz ve rotasız bir gidişe sürüklendi.

Böyle bir ortamda ortaya çıkardığı eseriyle Metin Aydoğan, yalnızca bilimsel derinliği olan kapsamlı bir araştırmayı başarmış olmuyor; akıl almaz bir kavram karışıklığının yaşandığı günümüz ortamında, yurtsever bir aydın olarak, halkına ve ulusuna karşı anlamlı bir görevi yerine getiriyor. Çoğu aydınımızın kafasını karıştıran her sorunu, tarihsel kökleriyle ele alıp aydınlatarak 20.yüzyılın adeta “kılcal damarlarına” dek röntgenini çekiyor. Sayın Aydoğan’ın, uzun yıllar süren titiz ve yorucu bir çalışma sonunda yedibin kaynağa ulaşarak ortaya koyduğu bu dev yapıt, tüm ulusçu, yurtsever, demokrat, cumhuriyetçi ve Atatürkçüler tarafından zaman yitirmeden okunmalıdır. Bu kitap ulus-devlet karşıtlarının ileri sürdükleri tüm savları, çok net bir biçimde ve belgelerle, çürütülmektedir. Bu kitaptan sonra, özelleştirmeyi, MAI’yi, Küreselleşmeyi, Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve emperyalist dayatmaları sevimli göstermek eskisi kadar kolay olmayacaktır.

Ulusal sanayici ve İşadamları Derneğinin (USİAD), “Büyük Onur Ödülünü” verdiği, iki ciltlik 1010 sayfalık bu kitap mutlaka okunmalıdır.

▬▬ • ▬▬

 

KÜRESEL OYUNU ANLAMAK

Öner Yağcı

TÜRKSOLU Dergisi 05.05.2003 Sayı  29

 

Metin Aydoğan’ın 20.Yüzyılın Sorgulanması alt başlığıyla sunduğu Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı iki ciltlik çalışması, Bitmeyen Oyun’un dünden gelen ve geleceğe akan parçalarını ustalıkla birleştiren ve yaşadığımız dünyayı, bu dünyada karşımıza çıkan sorunları anlamamız için fırsatlar ve birikimler sağlayan bir yapıt.

20.Yüzyılın, aynı zamanda geleceğimizin belirlendiği gerçekliklerle dolu olduğunu öğrendiğimiz çalışmada, 21.yüzyılda hazırlanırken hangi donanımlara gereksinmemiz olduğunu da görüyoruz. Bilgi eksikliğinin algılama ve yorum yapmada yanlışlıklar doğuracağı apaçık bir gerçektir. Bu gerçeğin ışığında okuyacağımız Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, küreselleşmenin ve emperyalizmin dayattığı Yeni Dünya Düzeni koşullarında gereksinmemiz olan donanımıyla önemli bir görevi yerine getiriyor.

Birçok tarihçinin ya da siyasetbilimcinin, toplumbilimcinin dünyayı anlamak amacıyla çeşitli açılardan ele alıp yorumladığı 20.yüzyıla, sorgulayıcı, olayların ardındaki izleri araştırıcı ve yurtsever kimliğiyle yeniden ayna tutan Metin Aydoğan, dünyanın hem ülkemizi hem de tüm insanlığı ilgilendiren olaylarına yaklaşırken, özellikle her şeyin bir-birine bağlı olduğu, birbirini etkilediği ve olayların nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte anlaşılıp araştırılması gerektiği bilincini eksik etmediği için bütünlüklü bir toplumsal-siyasal tarih sunmuş oluyor.

Attilâ İlhan’ın “Bu kitabı okumadan olmaz!..”diye uyarmak gereğini duyduğu çalışmanın omurgasını, önceki döneme noktayı koyarken sonrasını ve bugünleri de belirleyen “İkinci Dünya Savaşı” oluşturuyor. Kitabın ilk bölümünde “küreselleşen dünya”yı kavramak, böyle bir dünyaya nereden geldiğimizi anlayabilmek için 20.yüzyılın değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi doğrultusunda adımlar atılıyor. Daha önceki yüzyıldan konuk gelen “sömürgecilik” ve “emperyalizm” yalnızca birer kavram olarak değil içleri doldurularak ve kendilerini var eden ekonomik yapılarıyla açıklanıyor. Metin Aydoğan’ın özgünlüğü, bu bütünsellik içindeki Türkiye’nin yerini ve durumunu belirlerken başlıyor ve yapıtın sonuna kadar aynı yaklaşımla sürüyor. Dünyadaki ilişkilerin bir parçası ve devamı olarak ele alınan Türkiye’deki yaşanılanı böylelikle daha kolay anlamamızı sağlıyor.

Yüzyılın ilk çeyreğindeki Kurtuluş Savaşımızın anti-emperyalist özelliği ve “uluslararası ilk ulus hareketi” oluşundan hareketle vurgulanan “Kemalizmin büyük devlet politikalarına etkisi” günümüzde bile geçerliliğini koruyan bir saptama olarak, yine Metin Aydoğan’ın, tarihe, bütünlüklü ve savaşların yayıldığı 20.yüzyılın ikinci çeyreğinin incelendiği bölümde, aynı dönemin öncü adımı olan “Türk devrimi” 1923-1938 vurgulamasıyla ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Geniş kaynakçadan yararlanılarak ve bunlardan yararlanır ya da bunları yorumlarken birbirinden farklı yaklaşımların nedenlerini sorgulayarak özgünlüğün sürdürüldüğü yapıtın ikinci cildi, İkinci Dünya Savaşı ile başlıyor. “Emperyalist politikalar”daki “biçim değişikliği”nin ve küreselliğe gidişin zorunluluğunun nedenleri araştırılırken, “Yeni Dünya Düzeni”nin temellerinin nasıl atılmış olduğunun da ipuçları bulunmuş oluyor.

“Yeni Dünya Düzeni’nin Temelleri”nin, 20.yüzyılın ikinci yarısına doğru atılmaya başlandığı ve hepsi de küreselliği hedefleyen Truman Doktrini ile NATO, SEATO gibi askeri örgütlenmelerle; Avrupa Kalkınma (Marshall) Planı ve Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu-IMF, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, (GATT; 1980’lerden sonra Dünya Ticaret Örgütü-WTO), Avrupa Birliği, Asya Pasifik İşbirliği Forumu gibi ekonomik örgütlerle yapılandırıldığı anlatılıyor kitapta. Bunlar anlatılırken tüm bu örgütlenmeler, yalnızca uzmanların bilebildiği birer yapı olmaktan çıkıyor ve günümüzün gerçekliği olarak bilincimize yerleşiyor (ki bu da yapıtın başarılı olmasını sağlıyor).

Yeni Dünya Düzeni’nin küresel örgütlenmesinin emperyalizmin istemleri doğrultusunda oluşturulduğunu ve “yoksul ülkeleri daha çok yoksullaştıran”, “ulus-devletlerin kökünün kazınmasını” amaçlayan, azgelişmiş ülkelerdeki devletleri “küçültürken” gelişmiş ülkelerdeki devletleri “büyülten” politikalarının “özelleştirmeler”le, “işbirlikçiler”le gerçekleştirildiğini açıklayan bilgi-lerle, küreselleşme belasının insanlığa getirdiği yıkımı, bilincimizde somut ışıklar yakarak anlatıyor yapıt. Dünyayı, kendisini besleyebilen az gelişmiş ülkenin kalmadığı, doğal kaynakların tükendiği, gelişmiş ülkelerin de kendi yarattıkları sorunların etkisine girmeye başladığı bir dünyaya dönüştüren küreselleşmenin egemeninin “uluslararası şirketler” olduğunun, küreselleşen dünyada emekle sermaye arasındaki çelişkinin derinleştiğinin, emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin şiddetlendiğinin ve-rilerle kanıtlandığı yapıtın son bölümü, yine Türkiye’ye ayrılmış; Cumhuriyet’in emperyalizm karşısındaki durumunun kısa tarihine; Lozan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan “Tanzimat Kafası”na ve “özelleştirme” politikalarına…

Kısacası, bu kitabıyla Aydoğan “Herkesin yaşadığı, ancak nedenlerini çok az insanın gördüğü gerçekleri açığa çıkarmak” amacına ulaşmanın kıvancını yaşamayı hak eden bir aydınımız olarak bilinci ve sorumluluğun gereğini yapmış.

“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye”, Metin Aydoğan, 2 Cilt, Kum Saati Yayınları

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ, KEMALİZM ve TÜRKİYE

Barış Doster

Aydınlık

 

Metin Aydoğan, Türkiye’nin üretken, çalışkan aydınlarındandır. Cumhuriyetçidir, Kemalisttir, millicidir, devrimcidir. Tek başına bir üniversite gibi çalışır. Cumhuriyet tarihi, Türk siyasal hayatı ve uluslararası ilişkiler alanlarında, az bulunur cinsten bir araştırmacıdır.

Aydogan’ın çok sayıda eseri arasında ilk akla gelenlerden olan “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, kısa süre önce gözden geçirilmiş 21.baskısını yaptı. İki ciltlik bu önemli ve hacimli kitabı Pozitif Yayınları, Metin Aydoğan’ın bütün yapıtları kapsamında bastı. Bu eserin 15 yılda 21 baskı yapması, ilk baskısının yapıldığı 1999 ile 2007 arasında 20 baskıya ulaşması, ne kadar önemli bir ihtiyaca yanıt verdiğinin, ne denli büyük bir boşluğu doldurduğunun da kanıtı. Aydoğan’ın bir diğer önemli eseri “Bitmeyen Oyun” da 82. baskısını yaptı geçen aylarda.

“Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, toplam 870 sayfa, 13 bölümden oluşuyor. Altı bölümden oluşan birinci cilt, 21.yüzyıla girerken küreselleşen dünyayı sorgulayarak başlıyor. Değişimin yönünü inceliyor. 20.Yüzyıl başındaki bağımsızlık savaşlarını, sömürgeciliği, emperyalizmi, Birinci Cihan Harbi’nin öncesini ve sonrasını ele alıyor. Kurtuluş Savaşı’nı ve dünyadaki yansımalarını sıralıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın durumunu mercek altına alıyor.

Ulusçuluk Akımları

1923-1939 arasında Hindistan’dan Endonezya’ya, Vietnam’dan Mısır’a, Çin’den Cezayir’e dek yayılan ulusçuluk akımlarını, bağımsızlık mücadelelerini ve bu dönemde Türk Devrimi’nin atılımlarını saptıyor. İkinci ciltte ise 2.Dünya Savaşı ve sonrası, küresel örgütlenmedeki temel yönelimler, dünyanın egemenleri ve uluslar arası şirketler, küreselleşen dünyada emek-sermaye çelişkisi, 20.yüzyıl sonunda yeniden şekillenen küresel rekabet üzerinde duruyor. Türk Devrimi’nin 75.yıllık bilançosunu çıkarıyor.

Emperyalizmin yurdumuza nasıl yerleştiğini anlatıyor. Lozan’dan Avrupa Gümrük Birliği’ne uzanan süreci ele alıyor.

Yurt, Ulus ve Tarih Bilinci

Görüldüğü gibi; sadece bölüm başlıkları bile kitabın kapsamını ve iddiasını ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen okur mektupları, Metin Aydoğan’ın yurt, ulus ve tarih bilincine sahip Cumhuriyet yurttaşlarına ulaşmadaki başarısını gösteriyor. Büyük ustamız Attila İlhan başta olmak üzere, Prof.Dr.İzzettin Önder’den eski planlamacı milletvekili Ali Nejat Ölçen’e dek ülkemizin seçkin aydınlarının kitapla ilgili övgü dolu yazıları ise Aydoğan’ın sağlam altyapısını, berrak zihin dünyasını, doğrultu tutarlılığını yansıtıyor.

Aydoğan’ın eseri insanı hem bilgilendiriyor, hem uyarıyor. Nereden gelip nereye gittiğimizi bir kez daha anımsatıyor. Cumhuriyet’in görkemli ve devrimci anlamını, mazlum milletler nezdindeki önemini, o nedenle emperyalizmin hedefi oluşunu bir kez daha gösteriyor.

Toplumcu gerçekçilik

Entiemparyalist olunmadan ne milliyetçi ne Cumhuriyetçi, ne solcu olunamayacağının altını özenle ve özellikle çizen Aydoğan, sermayenin dışa açılmasına, değişen ve karmaşıklaşan üretim ilişkilerine dikkat çekiyor.

Konuları incelerken diyalektikten, siyasal iktisattan kopmuyor. Toplumcu gerçekçilikten ödün vermiyor. Sert eleştirilerden kaçınmıyor. Hiç kimseyi kayırmıyor, kullanmıyor. Örneğin; Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Toplulu’yla (günümüzdeki Avrupa Birliği) ilişkisini başlatan ve altında İsmet İnönü’nün imzası bulunan 1963 Ankara Anlaşması’nı “değişmeyen Tanzimat kafası” olarak tanımlıyor ve şöyle diyor: “Türkiye, emperyalizmin küresel sömürü ağına yakalanmıştır.

Ekonomik, politik, kültürel ilişkiler ve sürüklendiği karmaşa ortamı içinde çözülme, dağılma sürecini yaşamaktadır. Ulusal güçler örgütsüz, dağınık. Buna karşın işbirlikçiler akçalı ve teknolojik olanaklarla büyük örgütlenmeler içinde. Kemalizm’in varlık nedeni olan tam bağımsızlığın adı dahi kalmamış. Her yer, Atatürkçülüğü yok eden ‘Atatürkçülerle’ dolu.”

Kısacası Metin Aydoğan’ın kitabı, yönünü yitirmiş Türkiye’de yolunu arayanlar için çok önemli bir kaynak eser işlevi görüyor.

▬▬ • ▬▬

 

ZİL TAKIP OYNAYANLARA…

Yiğit Bulut

 

Yazıya başlamadan önce Türkiye’de “her alanda” özellikle “stratejik her noktamızda” gerçekleşen yabancı alımları ile zil takıp oynayanlara şu soruyu sormak istiyorum; hazır değerlerin satılması ile ortaya çıkacak sistemde daha doğrusu ekonomik çarkın tamamen yabancı kontrolüne geçtiği bir yapıda, Türk vatandaşlarını nereye koyuyorsunuz?

Sevgili dostlar, siz soruya cevap ararken yaşadığım bir olayı anlatarak süratle dönüştüğümüz yapının risklerine geçmek istiyorum; İstinye’de yabancı sermayeli bir süpermarketin bahçesindeyim. Başınızı yukarı kaldırdığınızda tam tepenizde yeni Amerikan konsolosluğu, kapının biraz ilerisinde ithal araç satan (bölgedeki en büyük yapılardan bizi olan merkez) ve hemen yanında da “yabancı bir isimle inşa” edilen ve İngilizce bilmeyenin kapıyı dahi bulamadığı konaklar var… hangi ülkede olduğunuzu çevreye bakarak anlamanız mümkün değil. Küreselleşme bu olsa gerek. Yerel olanın farkının kaybolması.

Acaba her yerde böyle mi?

Bu örnek size fazla anlamlı gelmediyse, küreselleşen-sahipliği yabancılaşan bir ekonomik yapıyı birlikte hayal edelim. Ülkedeki bankalar yabancı sermayeli. Üretim yapan şirketler yabancılara geçmiş. Muhteşem binalar, geniş yollar, her koyda doğa katledilerek yapılan dev tesisler var. Kısacası ülke yeniden inşa edilmiş ama yerli halk sahipliği tamamen kaptırmış, sadece hizmet sektöründe çalışıyor…

Bu noktada soralım; her yerin yeniden inşa edildiği, dünyanın bütün markalarının olduğu, her koyda ayrı bir tesis olan, şehirlerin otel markalarına boğulduğu bir ülkede yerli halk yılda 3-5 bin dolar gelir ile hangisinden yararlanabilecek? … Hiçbirinde… Hizmet sektöründe yani inşa edilen otellerde, marketlerde çalışıp, aldığı üç kuru para içi, kendi koylarını işgal edenlere teşekkür edecek…

Sevgili dostlar, bu noktada “küreselleşme” olgusunu ele alan “Metin Aydoğan’ın” son kitabından bahsetmek ve “tez-antitez” ilkesine sadık kalarak, bazı alıntılar yapmak istiyorum.

—Küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt: Eğer dünyayı tek pazarlı bir yapı haline getireceksek, parçaları küçük olmalı. Bugün dünyamızda tanık olduğumuz gelişmeler, birbirinden ayrı ayrı ve karmaşık bir olaylar yumağı değil, bir süreç; hükümetsiz bir yönetim yayılmasına doğru ilerleme süreci…

—Uluslararası şirket faaliyetlerinin küresel örgütlenmede aldığı yeni biçim, bu biçime uyum gösteren pazar türünü yaratma isteğini de beraberinde getirdi. Bir yandan gelişmiş ülke merkezli ortak pazarlar ortaya çıkarken, diğer yandan azgelişmiş ülkelerde, “ulus-devlet” yapılarını etkisizleştiren dağılma ve bölünme eğilimleri yaygınlaştı. 1990-2000 arasında yılda 25 yeni ülke ortaya çıktı…

Sonuç: “2008 yılında Türkiye’ye X milyar dolar daha gelir” diyerek analiz yapıp, var olan bütün şirketlerin yüzde 50 ile yüzde 100’ünün satılacağını hesaplayanlar, acaba yukarıda değindiğim sorulara da cevap arıyorlar mı?

Son söz: AB merkezli bankaların ülkeye gelmesi; “KOBİ” dediğimiz yapılara, kendi ülkelerindeki şirketler ile Gümrük Birliği içinde rekabet ederken, ne kadar kredi üretecekleri noktasından ayrıca bir kez daha sorgulanmalı… Şöyle düşünün; Bursa’da yerleşik bir firma AB’de yerleşik bir firma ile gümrük birliği içinde rekabet ediyor. Düşük kur ve Gümrük Birliği’nin haksız rekabet şartları belini bükerken, kredi kullandığı Türk Bankası, AB’de yerleşik ve rekabet ettiği firma ile büyük iş yapan bir bankaya satılıyor. Avrupalı rakip bankayı arayıp kendine göre “iş hacmi çok düşük” olan Türk firmasının kredi hattını kestiriyor. Bir süre sonra ne oluyor? Şartlar daha fazla izin vermediği için Bursa’daki firma kapanıyor ve Avrupalı markanın ithalatçısı oluyor. Yani üretim çöküyor! Hoş geldin Osmanlı gibi bir İmparatorluğun ekonomik sonunu hazırlayan “Baltalimanı anlaşması!”


AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ

TANZİMATTAN GÜMRÜK BİRLİĞİNE

 

avrupa_birliginin_neresindeyiz

 

Değerli Dostum,

Son kitabını, nezaket gösterip bana da göndermişsin. Sağol.

Tam bir kurmay çalışması. Coşku ile kutluyorum.

Daha önceki çalışmalarında da olduğu gibi, bu çalışmanı da, gelecek başarılı çalışmaların bir müjdesi olarak kabul ediyorum.

Bildiğin gibi ben, TEMA Vakfında da çalışıyorum. Vakfın ilgi gösterdiği iki konuda, senin de ilgi duyacağını bilerek, bilgi notu sunuyorum.

Bu konuları da kapsayan ve özellikle, dünyada ve Türkiye’de giderek daha da yoğunlaşan “Gelir Dengesizliği”ni ve “IMF’nin Sahtekârlıkları”nı vurgulayan 100 grafik ve çizelgeden meydana gelen bir konferansı 24 Haziran’da Ankara’da “Milli Güvenlik Akademisi” nde vereceğim.

Görüşmek dileği ile, tekrar tebrikler, teşekkürler, sevgi ve saygılar değerli kardeşim.

Kemal Yavuz Orgeneral (E)–İstanbul

*

Sayın Aydoğan,

İsminiz ve kitaplarınız ile ilk kez, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Doç.Dr. Gülgün Tuna’nın “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye–20.Yüzyılın Sorgulanması” kitabınızı önermesiyle tanıştım. Kitabınızı okudum ve HAYRAN KALDIM.

Kitabınızın arkasında bulunan kaynakça bölümüne bakıldığında, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Yale Üniversitesi yayınları gibi dünya bilim ve entelijansının merkezlerini kaynak olarak almanız kitabınızın bir akademik araştırma statüsüyle yazıldığını açıkça gösteriyordu. Akıcı bir uslupla aktarılan eleştirel ve analitik bakış, 20.yüzyıl olaylarının özünün kavranmasında okuyucuya geniş bir ufuk açıyor ve olaylar tam bir nesnellik içinde ortaya koyuluyordu. Günümüz koşulları tarihten gelen geçmişin bağlantılarıyla ele alınırken, bu koşulların bize ve sanayi sonrası toplumlara yaptığı etki başarıyla inceleniyor, üstelik bu inceleme terminolojiden arınmış, sade bir biçimde her meslekten insanın rahatlıkla anlayabileceği bir dille yapılıyordu. Bunu başarmanın çok zor olduğunu bilen bir insan olarak, “bilgilendirme” amacını çok iyi bir biçimde yerine getirdiğinizi söyleyebilirim.

Benim ve benim gibi, “Küreselleşen” dünyanın katı gerçekleri ve yeniden şekillenen 1980 sonrası Türkiyesi’nde büyüyen Türk gençlerini, anti–emperyalist bakışınızla aydınlattınız, kitaplarınızla çok önemli bir eksikliği giderdiniz, bu en azından benim için öyle oldu; size teşekkür ederim.

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler 3.sınıf öğrencisi olarak, üyesi olduğum “Diplomasi Kulübü”nden arkadaşlarımla birlikte, önem verdiğimiz iki çalışma içindeyiz. Bu çalışmalardan biri sizin kitaplarınızla, diğeri “68 kuşağı” ile ilgilidir. Çalışmaları Ekim başı gibi sonlandırmayı düşünüyoruz.

“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabınızdan hemen sonra, “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”i okudum. Bu eseriniz de bana çok şey, öğretti. Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkileri, her yönüyle inceleyerek bir bütün halinde ele almışsınız. Her gelişme, sonuçlarıyla birlikte ele alınmış ancak ayrıntılara girilirken, bütünden kopulmamış; Avrupa Birliği olayı, en ince detayı bile gösteren bir fotograf gibi ortaya konmuş.

“Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”i “Book Review” statüsüyle ele alıp, yabancı bir bilimsel dergide yayınlatmayı planlıyoruz. Kitabınızı seçmemizin nedeni, Avrupa Birliği konusundaki görüşlerinizin Türk aydınları arasında bir azınlığı temsil etmesi ve kitabınızda yaptığınız saptamaların, çok az kişinin görüp ortaya koyduğu, tümüyle nesnel ve aydınlatıcı görüşleri içermesidir. Savlarınız, tarzınız ve uslubunuz tam anlamıyla özgündür. Bu nedenle kitabınızı özetleyip Amerika’daki derginin editörlerine yazarken, sizin Türk aydınları arasında Avrupa Birliği konusunda ulusal bağımsızlığı ve ulus–devleti temsil eden Atatürkçü yaklaşımları sembolize ettiğinizi bildireceğiz.

“Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”in, benim için ayrı bir önemi daha var. Bu önemin nedeni, kitabınızı İngiltere’de yayınlanmakta olan uluslararası hakemli, süreli bir yayın olan “THE TURKISH STUDIES” adlı dergide yayınlanmak üzere, kitap incelemesi olarak ele almamdır. Kitabınızda ileri sürdüğünüz savlar, üzücüdür ki çok az insanın dikkatini çekebilmiş durumdadır. Özellikle Avrupa kamuoyunun, Türk aydınları içinde konu ile ilgili sizin gibi görüşlere sahip olanların varlığından haberli olduklarına dair şüphe, beni böylesi bir çalışmaya yöneltti.

Dileriz, popüler kültür içinde kaybolup, kimliğini bulamamış insanlar uyanır ve hem kendi geleceklerini hem de ülkelerinin geleceğini sahiplenirler; Uğur Mumcu’nun dediği gibi “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmazlar”. Herkesi ülkemiz adına bilgi sahibi olmaya davet ediyor ve bilgilenme için Metin Aydoğan’ın iyi bir başlangıç olduğunu görüyorum.

Tabii ki daha çok eksikliğimiz ve okumamız gereken çok kitap var. Ancak sizin kitaplarınız, pekçok kitabı okumuş kadar bizi bilgilendirdi. Umarım sizi meşgul etmemişimdir. Size, çalışmalarınızda başarılar ve sağlıklar dilerim. Saygılarımla.

Filiz Akgül, Bilkent Üni.Ulus.İliş.Böl.–Ankara

 

NOT: “Bitmeyen Oyun” kitabınız, kitapçılarda kalmamış. Çok ilginçtir ki birçok arkadaşımız “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” yi de bulamıyor. Şanslıyız ki, okul kütüphanemizde var ancak diğer iki kitabınız orada da yok. Küreselleşme karşıtı birçok genç tarafından ilgiyle okunan kitaplarınızın, kitapçılarda bulunmaması çok üzücü. Dilerim yeni baskılar Ankara’ya gelir ve geniş bir okuyucu kitlesine ulaşır.

*

Metin Bey,

Gönderme lutfunda bulunduğunuz kitabı aldım. Teşekkür ederim. Kitabınızdan, önümüzdeki yıl fakültemizde vereceğim “Türkiye ve AB” adlı derste geniş ölçüde yararlanacağıma inanıyorum. Önceki kitaplarınızın kimi bölümlerini de, bu yıl doktora öğrencilerime okuttum.

Sizin gibi düşünen, yazan ve uyaran yurtsever aydınlar oldukça bu büyük ulus bu badireden de sıyrılır.

Sonsuz sevgi ve saygılarımla, şükranlarımla.

Prof.Dr.Cihan Dura, Er.Ü.İİBF-Kayseri

*

Sayın Metin Aydoğan

Lütfettiğiniz “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” kitabınızı okudum. Elinize sağlık.

Bu tür değerli kitapların -küçük de olsa- hatasız olması düşüncesinden hareketle bu kitaptaki bazı hataları ilişikte dikkatinize sunmayı görev bildim.

Burada şu hususu belirteyim ki, “hata” dediklerim, ciddi bir yanlışlık olmayıp, “virgül” mertebesindedir.

Bir de başka bir hususu kaydetmek isterim: Kitabın 37. sayfasının 2. paragrafının ilk cümlesindeki “… bunların devlet kadrolarında üst düzey görevlere getirilmeleri, doğal olarak kamusal işleyişin bozulmasına neden oldu.” ifadesi bana, bir kitabın yazılmasında tema teşkil eden Peter ilkesini anımsattı. Bu ilke şöyle: “Hiyerarşik bir örgütte her görevli, kendi yeteneksizlik düzeyine doğru yükselme eğilimindedir.”

Konuyla ilgili bir başka tespit de Attila İlhan’ın örneği ilişikte bulunan 11/12/1996 tarihli yazısında Arthur Koestler’in ifadesidir. Kitabın 2. baskısında 37. sayfasındaki bu bölüme ait yazım şeklinin biraz değiştirilerek bu ilkeye yer verilebileceği takdirlerinize sunulur.

Kitabınızı okuyalı hayli zaman oldu. Fakat ilişikteki tesbitleri yapmak ve yazı haline getirmek vakit aldığı cihetle mektubun yazımı postalanması gecikmiştir. Özür dilerim.

Güngör Bingöl, İnş. Yük. Müh-İstanbul

*

Sayın Metin Aydoğan,

“Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” kitabınızı elimden bırakmadan büyük bir dikkat, beğeni, biraz da kaygıyla okudum.

Kitap okurken; önemsediğim, ilgimi çeken cümlelerin altını çizer, yanına kısa notlar halinde düşüncelerimi yazarım. Kitabınızı bitirdiğimde çiziktirmediğim cümleniz kalmamış gibiydi. Elinize, beyninize sağlık. İyi ki varsınız.

Birazcık tarih bilinci ve yurt sevgisi olan bir insan, Türkiye’nin Avrupa serüveninin sömürgeleşmeye doğru gittiğini görür. Kitabınızdaki belgeler, yadsınamayacak gerçeklikle bu olguyu gözler önüne seriyor. Tabi görmek isteyen gözlere.

Sayın Aydoğan, Birinci Dünya Savaşı’na emperyalist ülkelerin, sömürge paylaşımlarındaki çıkar çatışmalarının neden olduğu bilinir.

Tarihin bu sürecinde, Osmanlı Devleti 1. derecede paylaşılacak ülke konumundaydı. Savaştan kaçınma ya da tarafsız kalma gibi bir şansı yoktu. Çünkü, bu savaş kendisini paylaşmak ve tarihten silmek üzere çıkarılmıştı.

Kendisini paylaşmak kararında olan emperyalistlerle birlikte olamayacağı için de, Almanlarla işbirliği yapmak zorunda kaldı. (zamanlama, taktik ve uygulama hatalarını ayrı tutuyorum.)

Bugün, Türkiye’yi yönetenler o günün Osmanlı yöneticilerinden bile geride olmalılar ki, Türkiye’yi yok etmek isteyen, bugünün emperyalist ülkelerinin kurumsal birlikteliğinin içine girmeye çalışıyorlar. Bu ne büyük bir aymazlık…

Dün olduğu gibi bugün de Türkiye’ye tehdit Batı’dan, ABD ve AB’den gelmektedir. (Kıbrıs’ta, Ege’de, Ermeni konusunda, Kuzey Irak’ta, ulusal devlete karşıtlıkta..) Bu açık, somut bir gerçektir.

Yaşamsal çıkarlarımız, zaman geçirmeden Atatürk’ün Bölge Merkezli dış politikasına dönüşü zorunlu kılmaktadır.

Son yıllarda oluşmaya başlayan Avrasya seçeneğini Türkiye’nin değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Şu bir gerçek ki, emperyalistlerin istekleri, daha doğrusu dayatmaları; hak, hukuk, adalet, hakkaniyet söylemleriyle engellenemez. Bu kan emicilerin, isteklerinin engellenmesi için, kararlı olmak ve onlara anladıkları tek dil olan silah göstermektir.

Biz bu gerçeği 1920’lerde yaşayarak gördük. Türkiye, Kuzey Irak’ta kurulacak olan Kürt devletini nasıl ki savaş nedeni saydıysa, Kıbrıs ve Ege konularındaki emperyalist istekleri de aynı kararlılıkla savaş nedeni saymalıdır.

Sayın Aydoğan, kitabınıza yazmış olduğunuz dileklerinize aynen katılıyorum.

“Aydınlık ve Güçlü bir Türkiye özlemiyle”

Saygılarımı sunuyorum.

Mehmet Erol Mahmutoğlu, Eczacı–Sivas

*

Metin Bey,

Avrupa Birliği konusunu inceleyen, “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz” adlı kapsamlı ve değerli kitabınız için size teşekkür ederim. Büyük bir çabanın sonucu olduğu açıkça görünen eserinizden büyük bir yarar sağlayacağım.

Ülkeyi aydınlatma yolunda verdiğiniz emeğin, yeni ve yararlı başka ürünler de üreteceğine inanıyorum. Çalışmalarınızda başarılar ve sağlıklar dilerim. Saygılarımla

Prof. Dr. İzzettin Önder, İst.Üni.-İstanbul

*

İzmir Atatürk Liseli okuldaşım, Atatürkçü, çok değerli araştırmacı yazar Metin Aydoğan kardeşim,

Gönderdiğin, “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” kitabını zevkle okuduğumu söyleyemeyeceğim; zira yazdığınız gerçeklerin hiç de zevk verici yanı yok; insana üzüntü vermekten, karamsarlığa kapılmaktan, umutsuzluğa düşmekten başka bir his uyandırmıyor.

Kitabı okurken büyük bir yeise kapıldığımdan, zaman zaman kitabı kapatıp bir kenara bıraktığım oldu, ama yine de merak ve çok acı gerçekleri görmek için tekrar okumaya başlayıp sonunda bitirebildim.

Kitap bittiğinde uzanıp düşünceye daldım. Büyük Atatürk’ün yarattığı bağımsız, özgür ve çağdaşlaşmasını istediği Türk halkının ne suçu vardı ki bu durumlara düştü, daha doğrusu düşürüldü? Başta canı olmak üzere her şeyini, istiklal ve özgürlük mücadelesi için veren bu millete bu reva mı idi?

Bu millete, gerçekler anlatılırsa, baştakiler kişisel çıkar ve hırslarından vazgeçip elele olurlarsa, bu halkın İstiklal Savaşında olduğu gibi  herşeyini seve seve vereceğine inanıyorum.

Kardeşim Metin Aydoğan, çok güzel ve emsalsiz bir eser ortaya çıkarmışsın; seni candan kutlar, başarılarının devamını dilerim. En içten sevgilerimi kabul et. Teşekkürler.

Haluk Erbatur, Kimya Yük.Müh.-İstanbul

*

Karanlığı yaşayan Toplum ve Metin Aydoğan,

Metin Aydoğan’ın her kitabını okuduğumda beynimde fırtınalar kopuyor. “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” de de öyle oldu. Bunu bir övgü olarak yazmıyorum, yazdığım somut olarak yaşadığım gerçek duygularımdır.

Bakın neler düşünüyorum;

Bu toplum aşağılanmayı, kokuşmuşluğu, ihaneti ve karanlığı yaşıyor. Hem de “kana kana”, “doya doya”

Metin Aydoğan, ihanetin kol gezdiği bu ortamda insanları uyarıyor, onları dürtüklüyor, “Hey! kalk bak ihanete uğruyorsun, aşağılanıyorsun, uyan artık kör uykundan, satılıyorsun” diyor.

İhanet etmeye, satılmaya, köleliğe bu kadar yatkın insan güruhu başka bir yerde var mıdır bilemiyorum.

Metin Aydoğan’ın yaptığı; gece uykuları kaçan kendini, ülkesini, özüne göre, çağa göre varetmeye uğraşan namuslu aydının kaçınılmaz karşı koyuşudur. İnanıyorum ki amacına ulaşacak ve Aydoğan tarihteki onurlu yerini alacaktır.

Mustafa Kemal Bilen, Gazeteci–Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan

Türkiye tatilinden Dublin’e dönüşte, İzmir havaalındaki kitapçıdan “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” adlı kitabınızı aldım. Doğrusu 4,5 saatlik uçuş yolculuğuna dayanmak kolay değil, hele uzun bacaklarınız varsa.

Kitabınızı okumaya başladım. Kendimi o kadar kaptırmışım ki, hostesin “ne içersiniz?” sözüyle kendime geldim. Avrupa Birliği konusunda benim gibi düşünen, üstelik düşüncelerini derinliği olan bir kitap haline getiren bir yurttaşımın olduğunu görmek beni çok mutlu etti; okurken mest oldum. Her kelimesiyle aynı şeyleri düşünüyor ve aynı sonuçlara varıyorduk.

12 yıl önce buraya geldiğimde, Avrupalıların Türklerden neden bu kadar nefret ettiklerine bir anlam verememiştim. Sonra tanıyı koydum. Türkiye ve Türkler, Batı için yalnızca varlıklarıyla bile bir tehdit unsuruydu, bize bu gözle bakıyorlardı.

Avrupalılar ve Amerikalılar, bugün elde ettikleri yaşam standartını sürdürebilmek için sömürüyü sürekli kılmak zorundadırlar. Uluslararası sömürünün kaymak tabakası olan enerji kaynakları, Ortadoğu ve Orta Asya’da yoğun olarak bulunuyordu. Türkiye bu bölgede güçlü bir ülkeydi. Bu ülkenin güçsüz kılınması, bu nedenle de ona düşman gözüyle bakılması gerekiyordu.

Avrupalılar, sürekli tehdite ihtiyacı olan bir topluluktur. Tehditsiz yaşayamıyorlar. Halkını sürekli olarak yarattığı tehditlerle “terbiye” ediyor ve yapay düşmanlar sunarak onları gizli ama köklü bir ırkçılığa yönlendiriyorlar. Türkler başta olmak üzere Doğu’nun tüm insanlarını, insan gibi görmüyorlar. Dünyada sağlanacak bir barış ortamı onları bozuyor. Sömürüyü sürdürmek için çatışmaya, çatışma için de gerilimli bir ortama ihtiyaçları var. Bu çirkin amaç için müthiş bir “çifte standart” içindeler. Şu “çifte standart” müthiş bir buluş.

Türk medyası, iş adamları, aydınları ve politikacıları; 1919–1923 arasını açıktan inkar ediyor ve “uygarlık dünyasının” bu gibi girişimlere artık asla izin vermeyeceğini, Avrupalıların artık değiştiğini ve “demokrasinin” dünyaya egemen olmasına çalıştığını söyleyebiliyorlar. Bunlar çok üzücü şeyler. Oysa dünyanın her yerinde, kıran kırana bir pazar mücadelesi bütün şiddetiyle sürüyor. Avrupalılar pazar yitiriyor ve ekonomik zorluklarla boğuşuyorlar. Kendilerine yeni pazarlar bulmak zorundalar. Başkalarının kanını emmezlerse varlıklarını sürdüremezler ve bunlar asla değişmezler. İngilizlerin çok meşhur bir atasözleri vardır: “A leopard never loses its spots” Yani özcümle, asla değişmezler yalnızca daha iyi gizlenmenin yollarını bulurlar.

Evet, bende aynı sizin gibi, Türkiye’yi asla Avrupa Birliğine almayacaklarını düşünüyorum, düşünmek değil açıkça görüyorum. Burada öyle şeyler oluyor ki, Türkiye’deki Avrupa Birliği yalakalarını, bir süre de olsa buraya getirip yaşatmak gerek. Türk deyince adamlar hala dehşet içine giriyorlar. Avrupa Birliği içinde Türklerle birlikte olmak,  sizin de yazdığınız gibi, bunlar için gerçek bir kabustur.

Buraya gelirken gelişmiş bir ülkede uygar insanlarla karşılaşacağımı umuyordum. Hiçbir önyargım yoktu. Ancak burada öyle şeylerle karşılaştım ki insanlığımdan utandım. Bırakınız demokratlığı, ırkçılık adamların sanki genlerine işlemiş. Görünüşte çok kibar, uygar ve eğitimliler ancak bu yalnızca görünüşte böyle. Korkunç derecede bencil, çıkarcı ve hainler. Haklı ya da haksız elde ettiklerini yitirmemek için yapmayacakları şey yoktur; yitirecekleri şeyleri olduğu için de çok korkaklar, askerlerinin ölmediği ve yüzde yüz kazanacakları savaşları severler. Bu nedenle işbirlikçi kullanmada ve entrika çevirmede çok ustadırlar. Bir yalancılar, bir ikiyüzlüler anlatamam. 12 yıldır burada yaşıyorum, Avrupa inanın beş para etmez bir yer. Bulduğum (çoğu kez de yarattığım) her fırsatta sevgili Türkiyeme kaçıyorum ve insanlığımı buluyorum. Yoksa buradaki kalış süreme dayanamazdım.

Şimdi bunlar Türkiye’yi köşeye sıkıştırmışlar, kendilerine uygun yöneticiler bularak istedikleri gibi oynuyorlar. Sürekli tehdit altında tutulacağımız ve sürekli ödün vermek zorunda bırakılacağımız bir eşikte, bizi çivileme pozisyonunda bekletiyorlar. Türkiye için bundan daha kötüsü olamazdı.

Kitabı bitirmeme az kaldı. Büyük bir zevkle okuyorum. Türkiye’ye gelince diğer kitaplarınızı da alıp okuyacağım, okumakla kalmayıp arkadaşlarıma da okutacağım. Valla sizi okumak ne zevk.

Aslında kitaplarınızı basındaki Avrupa Birliği yalakalarına ve iş adamlarına okutmak gerekir. Kitaplarınızdan birer tane bunlara yollasanız olmaz mı? Olur, olur hem de çok güzel olur; hatta tadından yenmez. Ama okurlar mı? Belki de etkilenmekten korkarlar.

Neyse harika bir kitap yazmışsınız. Yazmaya devam edin böyle güzel kitapları. Avrupalıların gerçek niyetlerini ve yüzlerini ortaya çıkarmak gerek. Başka Türkiye yok. Ülkemize sahip çıkmalıyız. Ülkemiz Amerikan ve İngiliz işbirlikçilerine bırakılmayacak kadar bize aittir. Onların petrol ve bilmem ne şirketleri daha çok kar edecek diye canım Türkiyem acı çekecek… Yok öyle yağma..

Daha yeni geldim ama Kuşadası şimdiden gözümde tütüyor. Daha Eylül’ün sonuna gelmedik, siz İzmir’de güneşler içindeyken biz Dublin’de donuyoruz. Ah! Şimdi Bolulu Hasan Usta’nın fırında sütlacını yemek vardı. Neyse, canım memleketime ve sizlere kucak dolusu sevgiler, saygılar.

Korkut Özercan, Dublin–İrlanda

*

Sayın Aydoğan,

Sorumluluk sahibi her yurttaşın yapması gereken aydınlanma görevinin bir başka kanıtı olan, “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” adlı yapıtınızı “bir solukta” değil, içeriğinin öneminden dolayı sindire sindire okudum.

Bu değerli yapıtınız, Türk ulusunun onurlu bir yaşam sürmesi ve bu onuru gelecek kuşaklara aktarabilmesi için, Atatürkçü Düşüncenin ülke yönetimine yeniden yansıtılması gerektiğini bir kez daha göstermektedir.

Ülkemizin; coğrafi, stratejik, ekonomik, siyasi ve doğal zenginliklerinin önemini bilen yabancı güçler, bu zenginliği kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için, her zaman gizli–açık oyunlar peşinde oldular, olmaya da devam ediyorlar. Bu oyunları belirleyip ortaya çıkarmak zor ama onurlu bir iştir. Bilgi ve yurt sevgisi ister, cesaret ister. Siz bunu yapıyorsunuz, hem de mükemmel bir biçimde yapıyorsunuz. Sağolun.

Yabancı güçlerin ülkemize yönelik oyunlarını yurttaşlarımızın görüp anlaması için, gerçekleri belge ve kanıtlarıyla ortaya koymuşsunuz. “Bitmeyen Oyun” ve “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitaplarınızda yaptığınız halkı ve ulusu aydınlatma görevimizi, “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” kitabınızla, kendinizi aşarak sürdürmüşsünüz.

Sizi büyük bir borçluluk duygusuyla kutluyor, başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum. Saygılarımla.

Hüsnü Merdanoğlu, -Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan,

Arkadaşlarımın mutlaka okumamı önermesi üzerine önce “Bitmeyen Oyun” adlı kitabınızı aldım ve okudum. Beni çok etkiledi. Ancak kitabı okurken yüreğimin sıkıştığını hissettim ve bu güzelim ülkenin neden bu kadar kötü biçimde yönetilmiş olduğunu düşündüm. Hata nerede, ne yapmalıyız.

Daha sonra “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz” adlı kitabınızı okudum. Onu okurken yüreğim daha da fazla sıkıştı. Ancak tabiiki bu gerçekleri bilmemiz gerekiyor. Kitaplarınızın beni bu ülke gerçekleri hakkında oldukça aydınlattığını düşünüyorum. Arkadaş toplantılarında bu konuları konuşuyoruz. Sizin kitaplarınız toplantılarımızın önemli konularını oluşturuyor. Herkese, kitabınızı okumasını öneriyorum. Diğer kitaplarınızı da alıp okuyacağım.

Gerçekleri öğrenmek tabii ki önemli, ancak daha da önemlisi, ne yapmalı. Bu güzel ülkeyi seven milyonlarca, yönetebilecek ise binlerce insanımız var. Neye ve neden mahkumuz? Niçin silkinemiyoruz. Yaşadığımız durum bizim kaderimiz olamaz. Sanıyorum pek çoğumuzun ortak sorunu, bizi yönetmiş ve yönetmekte olanların, ülke sorunlarını çözememiş olmalarıdır; ciddi bir yönetim sorunu yaşıyoruz.

Sayın Aydoğan, size bizleri aydınlatıcı bu eserleri yazdığınız için çok teşekkür ediyorum. Bu ülkenin, sizin gibi bilgili ve bilgisini en güzel biçimde herkesle paylaşan vatan evlatlarına, her zamankinden daha fazla ihtiyacı var; ellerinize sağlık. Saygılarımla

Prof. Dr. Murat Özsan, Ankara Üni.

*

Değerli Yazar Sayın Metin Aydoğan,

Çıkan tüm kitaplarınızı son olarak da “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” kitabınızı zevkle ancak aynı zamanda korkunç bir ürpertiyle okudum. Kitabınızda dile getirdiğiniz tehlikelere karşın politikacıların hala gaflet içinde olmaları ve ulusal haklarımız üzerinde oynanan oyunlar, önsözünüzde yazdığınız gibi beni de gerçek anlamda “dehşete” düşürdü. Acil dileğim, yapıtlarınızın halka en geniş biçimde ulaşması ve tüm yurttaşların gerçekleri görerek bilinçlenmesidir.

İşte o zaman, millet olarak topyekün uyanıp kitaplarınızın ışığı altında İkinci Kurtuluş Savaşı’nın aydınlığını yaşayacağız. Sevgili Atatürkümüz gibi ben de, bilgilenip inandığı taktirde Türk halkının başaramayacağı bir şeyin olmadığına inanıyorum.

Bu anlayışla kitaplarınızı Ayvalık’ta yaymaya çalışıyoruz. Bu uğraşta oldukça başarılı olduğumuzu söyleyebilirim. Size ve yoğun çalışmalarınızda yardımcı olan sayın eşiniz Müzeyyen Aydoğan’a şükran borçluyuz. İnsanlığın ve Türkiye’nin size çok ihtiyacı var. Hep yazmanız dileğimle.

Mükerrem Tekince, Alibey Adası–Ayvalık

*

Sayın Metin Aydoğan,

Çok Değerli Dost;

24 Mayıs günü kitaplarım arasında gezinip okunacak bir kitap ararken “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” adlı ve benim için gerçekten bir hazine olan yapıtınızı postacı ulaştırdı. Böyle bir yapıtın sizin gibi değerli bir kalemden çıkışı ve sunuluşu beni heyecanlandırdı.

Kitaplığımda bulunan “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye”nin 1–2 ciltleri. “Bitmeyen Oyun Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler”in 4. ve 7. baskıları; “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” ile daha da zenginleşti ve öksüz kalmadılar.

Değerli Dost,

Tüm yapıtlarınızı şiir gibi okuyorum. Bunu içtenliğimle açıklıyorum ve hiç abartmamış oluyorum. Bu konuda beni bağışlayınız. Değerli yapıtlarınız hem bana esin kaynağı, hem yazılarımda ve konuşmalarımda tükenmez ve güvenilir bir bilgi kaynağı oluyor. İnanıyorum ki birçok insan da benim gibi düşünüyordur.

Yapıtlarınız arasında “altın” değerinde bulunan iri iri sözlerinizi her zaman diri diri okumak gereğini duyuyorum. Onlarla “Bozkırdaki Çekirdek”i biraz olsun genişletirsem, güneşletirsem, ne mutlu bana.

Değerli Dost,

Yapıtınıza düştüğünüz “Aydınlık ve güçlü bir Türkiye” dileğini tutkum olan Türkiyemi ve sevdam olan Kemalizmle kucaklaşmış olarak görmek isterim.

Emeğinize, kaleminize sağlık çok değerli dost. Bu emekler çoğaldıkça paylaşılacak, bu kalemler işledikçe büyüyecek ve sonsuza ulaşacaktır. Saygılarımla.

Ömer Cahit Yıldız, Emekli Öğretmen–Sivas

*

Sayın Metin Aydoğan

“Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” adlı eserinizi yaşamsal bir belgesel izlemenin akıcı coşkusu ile okudum.

Alışkanlığımdır; okuduğum kitaplardaki önemli sayfalara önem derecelerine göre çeşitli renklerde kağıtlar yapıştırırım. Böylelikle o kitabın değindiği fikirleri içeren bir alıntı yapmam gerekirse çok kısa sürede bilgiye erişebilmekteyim. Ancak kitabınızı bitirdiğimde sabah olmaktaydı ve kapatıp baktığımda hemen hemen tüm sayfaların çeşitli renklerde kağıtlarda kaplanmış olduğunu gördüm.

Siyasetçi görünümlü kuklalar aracılığıyla oynanan oyunların ve Türk Ulusunu köleleştirme çabaları olan “Sevres” in yeniden uygulama projesinin özet anlatımı olan bu esere verdiğiniz emeğin Türk Ulusu tarafından asla gözardı edilemeyeceğine, hem maddi hem de yaşamsal olarak serptiğiniz özveri tohumlarının ülkemizin bereketli topraklarından Kemalist bir gençlik olarak fışkıracağına olan inancım tamdır. Bugün yaşananlar nasıl düne dayanıyorsa, yarınlarda yaşanacak olan gelişmelerin tohumu ve temeli de bugünlerde atılanlar olacaktır. Ve siz bu temelde çok önemli bir yer alıyorsunuz.

Ulusal belleği Kemalist gözlemlerle oluşturmamızın zamanı geldi, geçiyor. Bunu siz başlattınız. Size teşekkür ederiz.

Atatürk İlke ve Devrimleri’nin yeniden uygulandığı, onurlu ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne yeniden ulaşmak dileklerim ve saygılarımla.

S.Kemal Ermetin, TÖRE Der.Kur.Gen.Yay.Yön.–İstanbul

*

Metin Hocam Merhaba,

Beni Çetin Yetkin hocam aracılığıyla bildiğinizi ümit ederek, kendimi ayrıntılı olarak tanıtmıyorum. Umarım  hatırlamışsınızdır. Ben ve eşim Vicdan Özerdem Bergama Cezaevinde yatmakta olan iki siyasi tutukluyuz.

Ölüm orucu sonrası edindiğimiz kalıcı sağlık sorunları nedeniyle, hastane ve adli tıp raporlarıyla Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığına yaptığımız başvurular kabul edildi. Yakın zamanda İzmir Yeşilyurt Devlet hastanesine götürüleceğiz. Hastane, durumumuzu ceza ertelemesi gerektirecek konumda bulursa salınacağız. Umarım  o zaman siz değerli aydınlarla dışarıda da görüşüp tanışırız.

Size yazma nedenim esas olarak hastalık sorunlarım değildir. Geçen hafta Çetin hocamız, kendi kitabı “STRUMA” ile sizin kitabınız “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”i göndermişti. Kitabınızı hemen okuyup bitirdim. Kitap hakkındaki düşüncelerimi yazıp değerlendirmelerimi size iletmek istedim. Sizin gibi değerli ve usta bir kaleme, eleştiri yapmak gibi haddimi aşan bir çaba içinde değilim. Yalnızca düşüncelerimi iletmek istiyorum.

Sevgili hocam öncelikle, Anadolu aydınlanmasına ve azgelişmiş ülke insanlarına böyle kapsamlı bir eser sunduğunuz için size teşekkür etmek istiyorum. Elinize, bilginize ve yüreğinize sağlık. Kuşkunuz olmasın ki; bugün, Avrupa kapılarına doğru sağ’dan ve sol’dan estirilen rüzgarın tozu dumanı arasında, var olan gerçekleri cesaretle araştırıp yazarak haykırmış olmanız, sizi tarihteki onurlu aydınlarımız içinde hak ettiğiniz yere şimdiden oturtmuştur. Emeğinizin ve yarattığınız eserin önünde saygıyla eğiliyorum.

Avrupa Birliği konusunda aynı koğuşu paylaştığım bazı arkadaşların kafası oldukça karışıktı. Kitabınızın bize ulaştığı günden bugüne dek geçen 10 gün içinde yazdıklarınız, temel gündemimiz oldu. Sürekli tartışıyor ve görüşlerinizi irdeliyoruz. Kısa sürede çok şey öğrendiğimizi söyleyebilirim.

Ben, sizin “Yeniden Müdafaa-i Hukuk” dergisinde çıkan yazılarınızı son 1,5 yıldır ilgiyle okuyorum. Cezaevinde kaldığım 10 yıl boyunca, Yeni Dünya Düzeni ve küreselleşme ile ilgili olarak sürekli araştırma ve incelemeler yapıyor ve bazı sosyalist dergilerde yayınlanan yazılar yazıyorum. Önceleri, araştırmalarıma temel oluşturacak kaynaklara ulaşabiliyordum. Buca Cezaevinde 2 bin, Aydın Cezaevinde 4 bin kitap vardı. Bunların bir kısmı roman ama daha çoğu araştırma–inceleme kitaplarıydı. 19 Aralık olaylarından sonra bu kitaplardan yararlanma olanağım ortadan kalktı. Bu nedenle kitaplarınız beni hem zengin bilgi kaynaklarına ulaştırdı hem de geniş bir kültüre dayanan görüşlerinizle bana yeni ufuklar açtı.

Değerli hocam, açlık grevi nedeniyle fiziki rahatsızlıklar yanında hafıza sorunları da yaşıyorum. Sıkça unutuyor ya da konudan konuya atlıyorum. Ayrıca ellerimdeki uyuşma nedeniyle, eskiden güzel olan elyazımı artık okunaklı olarak yazamıyorum. Bu nedenle mektubumu fazla uzatıp sizi meşgul etmek ve yormak istemiyorum. İsterseniz “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”e ilişkin düşüncelerime geçeyim.

Metin hocam, maddeler halinde yazacağım düşünceler doğal olarak benim dünya görüşüm ve kafamdaki belirsizliklerle bire bir bağlantılıdır. Bunun için eleştiriden çok düşüncelerimi size anlatmak olarak değerlendirirseniz sevinirim. Özetle;

1.Kültürel yozlaşma sürecinin, ABD ve Avrupa eksenli olarak yukardan aşağı sistemli bir politika ile getirildiği daha açık biçimde anlatılabilirdi.

2.Yeni sömürgeleştirme süreci ile birlikte emperyalizm içsel bir olgu haline gelmesi daha çok açılabilir, “içsel olgu” kavramının her alandaki dayanakları kısa da olsa işlenebilirdi.

3.ABD, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini neden destekliyor ya da öyle gözüküyor? Bu soruya ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak yer verilebilirdi. Bu soruya verilen yanıtlar bana göre, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi neden içine almak istemediğinin de yanıtı olacaktır. Alınmayışının temel nedenlerinden birisi ABD’nin Türkiye’ye biçmiş olduğu misyon ve ilişkilerin boyutu değil midir?

4.Kemalist iktidar dönemi ve özellikle İnönü dönemine ilişkin anlattıklarınız, daha çok kadro yetersizliği ve kişisel özelliklerle sınırlı kalmış. Örneğin ben, demokrasinin Türkiye’de güdük kalmasını; Kemalizmin halkçılık ilkesinin zamanla etkisizleştirilmesine, kitlelerin Kemalizmden uzaklaştırılmasına ve devrimlerin yarım kalmış olmasına bağlıyorum. Örneğin toprak reformu yapılamamıştır, feodal unsurların direnişi kırılamamıştır. Toprak reformu gerektiği gibi yapılsaydı, günümüzdeki sorunların belki de hiçbiri yaşanmayacaktı. Kemalizmin halkçılık ilkesi daha baştan yara almıştır. Bu eksiklik, daha sonra pekçok zaafiyete yol açmıştır. Toprak reformu karşısındaki direniş o günün koşullarında Kemalist güçlere sınıfsal bir tercih yaptırmış, bu da Mustafa Kemal’in temelini attığı devrimlerde onun ölümünden sonra çözülme yaratmıştır. İsmet İnönü’nün kendine olan güvensizliği bu gelişmeyle bütünleşince iktidar organının, kendine güven duymamasına yol açmıştır. Bu durum Mustafa Kemal Atatürk’ün beyni ve yüreğiyle çizerek gerçekleştirdiği kesintisiz devrim anlayışının yolunu tıkamış, Tanzimatçılığa geri dönüş sürecini başlatmıştır. Ben, geri dönüş süreci ile ilgili sorulara böyle yanıt bulabiliyorum.

5.133 ve 134.sayfalarda; “Avrupa Birliği Türkiye’yi hiçbir zaman tam üyeliğe almayacaktır çünkü….” diyerek sıraladığınız altı maddeye bir yedincisi olarak, ABD-Türkiye ilişkileri eklenebilirdi. Bana göre, “insan hakları”, “Kopenhag Kriterleri” v.b. den daha çok; AB’nin Türkiye’yi ABD’nin Birlik içindeki “ajan ülkesi” olarak görmesi, Türkiye’yi dışarda tutmasına neden olmaktadır. AB kurmaylarının kendi çıkarları açısından yersiz bir kaygıya sahip olduklarını herhalde söyleyemeyiz. Türkiye-ABD ilişkilerindeki niteliğin, Türkiye’nin Avrupa Birliğine alınmamasının nedenlerinden biri olduğuna inanıyorum.

6.Avrupa Birliğine girme konusunda Türkiye niçin bu denli ısrarlı ve neden bu kadar kolay ödün veriyor sorusu biraz daha açıklanabilirdi. Bu sorun, hükümetleri aşmış ve bir devlet politikası haline gelmiştir. Getirisi olmayan ve yıkımdan başka bir şey getirmeyecek olan bir politikada neden bu denli ısrarcı olunuyor? Bu soru bana göre, yanıtıyla birlikte daha geniş olarak ele alınmalıydı.

7.AB–Türkiye ilişkileri, küreselleşme ve G8’lerin almış olduğu “Temel düşman, ulus–devletlerdir” kararıyla birlikte ele alınmalı ve işlenmeliydi.

8.Ülkemizde son yıllarda hızlanan misyonerlik faaliyetleri, “Anadolu Müslümanlığı”, “dinler arası diyalog” v.b. söylemlerinin altında yatan niyetler, bir alt başlık olarak açılabilirdi.

9.Kitabınızın 156.sayfasında Kıbrıs’la ilgili olarak, “Kıbrısta çözülmesi gereken bir sorun yoktur, sorun 1974 müdahalesi ile Türk ordusu tarafından çözülmüştür” diyorsunuz. 1974 Barış Harekatı gerçekten bir çözüm müydü? Yoksa ENOSİS’e karşı alınmış zorunlu bir önlem miydi? O günün koşullarında, zorunlu bir savunma önlemi olan 1974 harekatı bugünün sorunlarına yanıt verebilir mi?

10.Aynı bölümün hemen alt paragrafında kesin ifadelerle, “Türkiye’de azınlık diye bir sorun yoktur” deniliyor. Bu ne kadar gerçekçi bir yaklaşımdır? Bu sorun elbette, AB ya da ABD dayatmalarıyla değil ülkemizin bir gerçeği olarak değerlendirilmelidir. “Yok” demek yerine “zenginliğimizdir” diyerek, itici değil çeken, kazanan söylemler kullanmak, Kemalistlerin Anadolu Kuvva-i Milliye İMECE’sinde kullandığı ve başarılı olduğu yönetim değil midir?

11.213.sayfadaki gizli işgal çözümlemeniz, olayın niteliğini ortaya koyuyor. Gizli işgal, emperyalizmin içsel bir olgu haline gelmesini de açıklıyor zaten. “Neden gizli işgal?” sorusuna yanıt vermişsiniz. Ancak “Nasıl gizli işgal?” sorusuna olayın her yönünü içine alacak biçimde değinmemişsiniz.

12.Kitapta, Avrupa Birliğinin Türkiye açısından yaşanan süreçleri, politikaları ve kararları, büyük emek ürünü olarak somut kanıtlarıyla ortaya koymuşsunuz. Bu yanıyla kitap, son derece kapsamlı ve doyurucu. Koğuş arkadaşlarımın hepsi kitabı okumak için kendi aralarında bir sıralama yaptılar bile.. Avrupa Birliği konusunda herkesin kafası karışık. Kitabınız bu konuda bence değeri çok fazla olan bir katalizör görevi görecek. Benim önerim, aynı kapsamda bir de Avrupa Birliği’nin kendi içyapısı, politikaları, iddia ve idealleri, tarihten günümüze hedeflerini inceleyip bir kitap daha çıkarmanızdır. Gerçi Yeniden Müdafaa-i Hukuk’daki yazılarınızda bunlara birçok kez değindiniz ama ayrı bir kitap haline getirseniz çok iyi olacağı kanısındayım.

Değerli hocam, eşim Vicdan Özerdem ile aynı cezaevinde yatıyoruz. Ölüm orucundayken yapılan yanlış tedavi onun kalıcı rahatsızlıklarının benden daha fazla olmasına neden oldu. Önce ölüm, sonra örgüt engelini aştık ve birbirimize olan sevgimizi evlilikle taçlandırdık. El ele verip yeni bir yaşama adım attık. Aldığımız halk değerlerini ve onurumuzu koruyarak ayakta kalmaya, yaşama tutunmaya çalışıyoruz. Müdafaa-i Hukuk ailesi olarak sizler, bu en zor dönemimizde yanımızda oldunuz. Sevgi ve sıcaklığınızı her an yanımızda hissettik, hissediyoruz. Kitabınızı zevkle, ilgiyle ve kısa sürede okudum. Yazılarınızı da aynı ilgiyle okuyorum. Ayrıca, “Nasıl Bir Parti Nasıl bir Mücadele” kitabınızı da daha önce okumuştum. “Bitmeyen Oyun” ile “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye–20.Yüzyılın Sorgulanması” kitaplarınızı elde edemediğim için okuyamadım. Onları da temin edip en kısa zamanda okuyacağım.

Metin Hocam bugünlerde, eşimin dedesi Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı ve Fakir Baykurt’un yakın arkadaşı olan, ancak şu an hasta olan dedemizin yaşam öyküsünü kısa bir metin olarak kaleme alıyoruz. Fakir Baykurt’un ailesinden Baykurt ve annesi İrazca’nın fotograflarını istedik. Yakında gelecek. Yazıyı tamamlayıp “Yeniden Müdafaa-i Hukuk”a göndermeyi düşünüyoruz. Dedemiz oturduğu Burdur’da, kendi mahallesinin ismini “Tonguç Baba” koydurmak için çok uğraşmış ve bunu başarmıştı. Biraz da bu mücadeleyi anlatmak istedik. Bakalım ortaya nasıl bir yazı çıkacak? Dedemiz, Anadolumuzun bu büyük eğitim değerini çabalarıyla korumaya çalışmış, onu kalıcı kılmak için uğraş vermiş. Torunları olarak bize de, binlerce aydın genç yetiştirerek değerlerimize değer katan bu inançlı öğretmeni ölümsüz kılmak kalıyor. Değil mi Hocam?…

Dedelerimizden miras aldığımız Anadolu’nun bağrından çıkardığı sizin gibi ulusal değerlerini yitirmemiş, entelektüel namusunu koruyan aydınlar, bize umut ve güç veriyor. Ülkemizin sizlere her zamankinden çok ihtiyacı var.

Başta ailenize, Çetin hocaya ve tüm Müdafaa-i Hukukçulara selam ve saygılarımı gönderiyorum. Eşim Vicdan’ın da size sevgi ve selamları var. O emekçi ellerinizden öpüyorum. Hoşçakalın.

Bahadır Özerdem, Özel Tip Cezaevi-Bergama

*

Sayın Metin Aydoğan,

Şu an “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” adlı kitabınızı okuyorum. Yeni başlamama rağmen öyle kaptırdım ki kendimi, yarıya geldim. En küçük ayrıntısına kadar özenle okuyorum. Gerçekten bir şahaser diyebilirim. Ve çok duru bir dille yazmışsınız. Elinize sağlık.

Şimdiden bitecek diye üzülüyorum. Diğer bütün kitaplarınızı okumak istiyorum. Ancak ülke olarak içinde bulunduğumuz ekonomik durumun bana da olumsuz bir yansıması sonucu diğer kitaplarınızı almam biraz güç. Kitabınızın başında yayınlanmış eserlerinizi bizim gibilere gönderebileceğinizi belirtmişsiniz. Ben de  (açıkcası çekinerek) diğer kitaplarınızı (ya da elinizde hangileri varsa) göndermenizi rica edecektim. İnanın bütün yayımlanmış kitaplarınızı okumaktan büyük mutluluk duyarım. Yakınlarıma da okumaları için önereceğimi ve bu ilettiğiniz değerli bilgileri yayacağımı bilmenizi isterim. Bizim gibi gençler, sizin gibi saygıdeğer aydınların izinde olduğu sürece bu güzel Cumhuriyet sonsuza dek yaşayacaktır.

Çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini dilerim. Umarım bir gün sizi tanıma, elinizi sıkma onuruna da kavuşurum. Kendinize çok iyi bakın. Son olarak size ve kitaplarınızın bizlere ulaşmasında emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız. Sağlıklı günler.

Emine Durmuş, Hemşire-Atalya

*

Sayın Aydoğan merhaba,

Ben Haluk Gökalp. İngiltere’nin Cambridge kentinde çalışan bir Türk vatandaşıyım. Öncelikle size, yazmış olduğunuz kitaplar için teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. “Bitmeyen Oyun” ve “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz” kitaplarınıza biraz zor da olsa ulaştım ve okudum.

Kitaplarınızı okuduktan sonra inanın içimde değişik bir heyecan duymaya başladım. Artık hergün ve gece, yatağıma yattığımda, ülkem için ne yapabilirim diye düşünüyorum. Bazan çok üzülüyor hatta kahroluyorum, bazen de halen bir umut olabileceğini düşünüyorum.

Sizi ve sizin gibi ülkesever insanları, benim okumam dışında birçok insanın daha okuması gerektiğine inanıyorum. Buraya kitap getirtmek çok pahalı. Bir kitap için istenen kargo ücretiyle, 5-10 kitap alınabilir. Buraya kargoyla kitap getirtmiyorum, buna karşılık Türkiye’ye her gelişimde, taşıyabileceğim kadar kitap alıp, burada dağıtıyorum. Türkiye’de bulunduğum süre içinde, aynı işi orada da yapıyorum.

Son gelişimde, İzmir’de oturan çok sevdiğim bir dostuma kitaplarınızı ulaştırdım. İki tane pırlanta gibi öğrenci oğlu var. Onlar da bu değerli kitapları okudular. Bir sonraki gelişimde diğer kitaplarınızı da onlara ve diğer tanıdıklarıma getireceğim.

Daha sonra bu işi daha da geliştirerek, Türkiye’de küçük bir kitaplık oluşturmayı düşünüyorum. Bu yolla, en azından, ekonomik koşullar nedeniyle kitap alıp okumayan insanların da bu kitaplardaki bilgilere ulaşmasını sağlamış olacağım. Şu andaki ana amacım, bu işi başararak insanlarımızın doğruları görmelerine yardımcı olup, fikir üretmelerini sağlamaktır. Kitaplık için çok fazla olmasa da şu anda 80 kitap biriktirdim.

Yukarıda dostum diye söz ettiğim büyüğüm sizi tanıyormuş ve sizle görüşmüş. Bunu bana söyleyince, inanın çok ama çok heyecanlandım. Belki inanmayacaksınız ama ellerim ayaklarım titredi. Sanırım bunun nedeni, size karşı duyduğum saygı ve inanç olmalıdır. Beni daha da heyecanlandıran, sizinle görüşebilme ihtimalinin ortaya çıkmasıdır. Umarım gerçekleşir.

Size, yeni eserler üreteceğine inandığım çalışmalarınızda başarılar ve sağlıklı günler diliyorum.

En içten saygılarımla.

Haluk Gökalp, Cambridge-İngiltere

*

Sayın Metin Bey,

Kısa bir süre önce “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz” kitabınızı bitirmiştim; derinden etkilenerek sarsıldığımı ifade etmek zorundayım. Kitabın etkisinden henüz kurtulmamışken, Türkiye’nin en sevdiğim yörelerinden biri olan Bursa köylerini dolaşırken, sizin kitabınızda ikiyüz yıl öncesinden verdiğiniz ipekcilik ile ilgili bilgilerle karşılaşmak, beni üzüntülü bir duygusallığa sürükledi; okuduğum bilgilerin ışığında, dantel gibi yeşil doğanın içinde acıyı ve hüznü yaşadım.

Yağmurlu bir günde, kitabınızı mutlaka okumasını istediğim bir dostuma götürüyordum. İznik gölünün kıyılarından yüce dağlara doğru ilerliyorum; ova ile dağlar arasına beyaz bir sis çökmüş, görüntü mükemmel. Orman içinden kıvrılarak giden yol kenarındaki son derece azalmış dut ağaçlarına bakıyorum; zarif dallarından minik yağmur damlaları ve sanki ipek dokumacılarının ikiyüz yıl öncesinden gelip yapraklarını toplamasını bekliyorlar. İçim kan ağlıyor; yok edilen ipek tezgahlarının yeniden işlemesini istiyorum; ulusal bağımsızlığımızı istiyorum ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bulutlar arasından üzüntüyle bize baktığını görüyorum; duygulanıyor ve gerçekten çok hüzünleniyorum.

Dutluca köyüne geliyorum. Eski ve çok güzel olan bu köy, adını dut ağaçlarından almış. Bir zamanlar bu köyde yedi ipek işleme atölyesi varmış; ya şimdi? Hiçbir şey kalmamış. Yaraya tuz eker gibi karşılaştığım bu gerçek beni hemen kitabınızın 82.  sayfasına götürüyor: “Bursa’da 1840 yılında 25 bin okka ipek işleyen 1000 kadar tezgah varken, tezgah sayısı 1847’de 75’e, üretim miktarı da 4 bin okkaya düşmüştü…” (4. Baskı sf.82). Hüzünlenmemek mümkün mü?…

Bu duygularla Yeni Sölüz’e geldim ve kitabınızı değer verdiğim yurtsever bir insan olan Kırıkçı Mehmet Bey’e verdim; içindeki bilgilerin çok önemli olduğunu, tüm köy halkının da bu konu hakkında bilgilenmeleri gerektiğini vurguladım ve oradan ayrıldım.

Gerçek bilgiyi üretip insanlarımızı aydınlatmakla kutsal bir görev yapıyorsunuz. Tanrım bu ülkeye yardım etsin. Kıbrıs’ı, Ege’yi, Güney Doğu’yu ve Sevgili Atatürk’ün hediye ettiği sınırları hiç kimse ve hiçbir güç zorlamasın; nefret sevgiye, yoksulluk zenginliğe, kuşku inanca, karanlık ışığa, keder sevince dönüşsün.

Size ve eşinize en içten saygı ve sevgilerimi sunarım.

Rosa Gülen, Bursa

 

 

 

 


EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA

 

ekonomBunalm

 

Sayın Metin Aydoğan,

Lütfedip gönderme zahmetinde bulunduğunuz; “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” isimli kitabınız için teşekkür ederim.

Hassas ve titiz çalışmalarınızın ürünü olan kitabınızın; günümüz Türkiye ekonomisi ve bununla bağlantılı gerçekleri öğrenme konusunda bizlere ışık tutacağını belirtir, en iyi dileklerimi sunarım. Saygılarımla.

Hurşit Tolon, Ege Ordu Komutanı

Sayın Metin Aydoğan,

Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı yapıtınızın önsözünde şöyle yazıyorsunuz; “Ulusal bir sorun haline gelen, bu nedenle toplumun tümünü içine alan bunalım, ortak bir ulusal irade ve bu irade ile sağlanan güçlü bir toplumsal disiplinle ele alınmalı ve ulusun görünürgörünmez bütün güçleri harekete geçirilerek aşılmalıydı. Koşullar ekonomiye dayanan bir ulusal seferberliği gerektirecek kadar ağır ve derindi.”

Evet bu saptamanızın doğruluğunu ve haklılığını kitabın daha ilk sayfalarından itibaren anlamağa başlıyoruz ve ülkede yürütülen düzensiz siyasanın boyutlarını görüyoruz. Kitapta, batılıların Türk siyasasına herhangi bir sınır tanımadan nasıl yön verdiklerini, kendi emperyalist (sömürgeci) amaçlarına göre hazırladıklarını, ulusal ekonomiden, devletçilikten nasıl sapıldığını ve basının bu kirli oyuna ortaklık edip, oyunun baş oyuncusunu Türk halkına “Türkiyeyi Kurtaracak Adam” başlıklarıyla nasıl tanıttıklarını üzülerek, şaşarak öğreniyoruz. Ve içine düştüğümüz bu aldanışın kahredici ezikliğini yaşıyoruz.

24 Ocak (1980) kararlarının, Gümrük Birliğinin, “Enflasyonu Düşürme Operasyonu” adı verilen 9 Aralık (1999) kararlarının ve de 1985’te başlayan bugün de dörtnala devam eden özelleştirme uygulamalarının ulusal sanayii, KOBİ’leri tarım üreticilerini, tekstilcileri, tüm dışsatımcılarımızı nasıl ezdiğini en anlaşılır dille bir bir kaleme almışsınız. Özelleştirme adı altında yağmalanan fabrikalarımızı, bankalarımızı… Binlerce kez elinize sağlık, değerli aydın! Umuyorum ki bu duru gerçekler, ulaşması amaçlanan kitlelere ulaşacak ve kutlu kaleminiz uyanmaya hazır ulusal gücü uyandıracaktır!

Ben tüm çevremdekilere yapıtlarınızı okumalarını önerdim. Yazdıklarınızın, okuyanları hemen etkileyeceğinden, bu etkinin onları düşünmeye zorlayacağından en ufak bir kuşkum yok. Ailemde yaşadığım bir örneği izninizle aktarmak isterim. Annem (55) sakat, yürüyemiyor ve ağır sağlık sorunları yaşıyor. Bir gün yanında “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabınızı sesli okurken, beni dikkatle dinlediğini gördüm. Bir süre okuduktan sonra okumayı bıraktım. Bana dönerek “Oğlum, okumaya devam eder misin lütfen” dedi. Ve o günden sonra her sabah kendisine kitabınızdan bölümler okumamı rica etti. Çok duygulanmış ve üzülmüştü. Özellikle özelleştirme uygulamalarına tepki duyuyordu. Kitabınızı dinledikçe, içinde bulunduğumuz durumun geldiği boyutlara inanamadı. Ve şimdi benimle, hatta komşularıyla dahi bu konuları tartışır durumda. Bu arada özelleştirmeyi kastederek söylediği, beni de çok etkileyen bir tümcesini sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim. “Eğer elinizde bir ineğiniz vasa, kesip bir defada lop lop etini yiyeceğinize, her sabah sağıp top top yağını yiyin!” Bu arada kendisi ilkokul mezunu bile değildir. Ancak yazdıklarınızı çok iyi algılıyor. Ve bugün bizden bir okuma gözlüğü istemekte. Diğer kitaplarınızı (kendi) okumak konusunda ısrarlı… Size içten teşekkürlerini iletiyor.

İşte ışığınız böyle yayılıyor değerli aydın.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma”, sadece batılı çıkarcıları (düşmanları) değil, aynı zamanda siyasetçisinden medyacısına dek içerdeki hainleri de göstermekte.

Mektubumun bu kısmında M.K.Atatürk’ün şu deyişini eklemek gereği duyuyorum; “Paramızı, hayatımızı dış düşmanların sataşmasından kurtarmak, bu memleketin dış düşmanlara esir olmasına müsaade etmemek ne kadar lazımsa, aynı zamanda ve onlardan daha fazla uyanıklıkla iç düşmanlara, içerdeki zararlı adamlara da dikkatle bekçilik yapmak ve onların her hareketlerini gözden kaçırmamak mecburiyetindeyiz.”

Siz değerli aydına, onların her hareketini bizlere gösterdiğiniz, bizi de bakmaya yönlendirdiğiniz için size çok şey borçluyuz. Artık herzamankinden daha çok çalışmanın, daha çok düşünmenin, araştırmanın, okumanın-yazmanın, sorgulamanın ve herzamankinden daha çok üretmenin zamanı gelmiştir. Artık topluca uyanma ve direnme zamanıdır. Sizin gibi değerli yurtsever aydınların izinde, bu millet uyanacaktır. Ben buna kesin inanıyorum. Saygılarımla.

Özgür Dönmez, Akdeniz Üni.-Antalya

Sayın Metin Aydoğan,

Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı yapıtınızın önsözünde şöyle yazıyorsunuz; “Ulusal bir sorun haline gelen, bu nedenle toplumun tümünü içine alan bunalım, ortak bir ulusal irade ve bu irade ile sağlanan güçlü bir toplumsal disiplinle ele alınmalı ve ulusun görünürgörünmez bütün güçleri harekete geçirilerek aşılmalıydı. Koşullar ekonomiye dayanan bir ulusal seferberliği gerektirecek kadar ağır ve derindi.”

Evet bu saptamanızın doğruluğunu ve haklılığını kitabın daha ilk sayfalarından itibaren anlamağa başlıyoruz ve ülkede yürütülen düzensiz siyasanın boyutlarını görüyoruz. Kitapta, batılıların Türk siyasasına herhangi bir sınır tanımadan nasıl yön verdiklerini, kendi emperyalist (sömürgeci) amaçlarına göre hazırladıklarını, ulusal ekonomiden, devletçilikten nasıl sapıldığını ve basının bu kirli oyuna ortaklık edip, oyunun baş oyuncusunu Türk halkına “Türkiyeyi Kurtaracak Adam” başlıklarıyla nasıl tanıttıklarını üzülerek, şaşarak öğreniyoruz. Ve içine düştüğümüz bu aldanışın kahredici ezikliğini yaşıyoruz.

24 Ocak (1980) kararlarının, Gümrük Birliğinin, “Enflasyonu Düşürme Operasyonu” adı verilen 9 Aralık (1999) kararlarının ve de 1985’te başlayan bugün de dörtnala devam eden özelleştirme uygulamalarının ulusal sanayii, KOBİ’leri tarım üreticilerini, tekstilcileri, tüm dışsatımcılarımızı nasıl ezdiğini en anlaşılır dille bir bir kaleme almışsınız. Özelleştirme adı altında yağmalanan fabrikalarımızı, bankalarımızı… Binlerce kez elinize sağlık, değerli aydın! Umuyorum ki bu duru gerçekler, ulaşması amaçlanan kitlelere ulaşacak ve kutlu kaleminiz uyanmaya hazır ulusal gücü uyandıracaktır!

Ben tüm çevremdekilere yapıtlarınızı okumalarını önerdim. Yazdıklarınızın, okuyanları hemen etkileyeceğinden, bu etkinin onları düşünmeye zorlayacağından en ufak bir kuşkum yok. Ailemde yaşadığım bir örneği izninizle aktarmak isterim. Annem (55) sakat, yürüyemiyor ve ağır sağlık sorunları yaşıyor. Bir gün yanında “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabınızı sesli okurken, beni dikkatle dinlediğini gördüm. Bir süre okuduktan sonra okumayı bıraktım. Bana dönerek “Oğlum, okumaya devam eder misin lütfen” dedi. Ve o günden sonra her sabah kendisine kitabınızdan bölümler okumamı rica etti. Çok duygulanmış ve üzülmüştü. Özellikle özelleştirme uygulamalarına tepki duyuyordu. Kitabınızı dinledikçe, içinde bulunduğumuz durumun geldiği boyutlara inanamadı. Ve şimdi benimle, hatta komşularıyla dahi bu konuları tartışır durumda. Bu arada özelleştirmeyi kastederek söylediği, beni de çok etkileyen bir tümcesini sizinle paylaşmadan geçemeyeceğim. “Eğer elinizde bir ineğiniz vasa, kesip bir defada lop lop etini yiyeceğinize, her sabah sağıp top top yağını yiyin!” Bu arada kendisi ilkokul mezunu bile değildir. Ancak yazdıklarınızı çok iyi algılıyor. Ve bugün bizden bir okuma gözlüğü istemekte. Diğer kitaplarınızı (kendi) okumak konusunda ısrarlı… Size içten teşekkürlerini iletiyor.

İşte ışığınız böyle yayılıyor değerli aydın.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma”, sadece batılı çıkarcıları (düşmanları) değil, aynı zamanda siyasetçisinden medyacısına dek içerdeki hainleri de göstermekte.

Mektubumun bu kısmında M.K.Atatürk’ün şu deyişini eklemek gereği duyuyorum; “Paramızı, hayatımızı dış düşmanların sataşmasından kurtarmak, bu memleketin dış düşmanlara esir olmasına müsaade etmemek ne kadar lazımsa, aynı zamanda ve onlardan daha fazla uyanıklıkla iç düşmanlara, içerdeki zararlı adamlara da dikkatle bekçilik yapmak ve onların her hareketlerini gözden kaçırmamak mecburiyetindeyiz.”

Siz değerli aydına, onların her hareketini bizlere gösterdiğiniz, bizi de bakmaya yönlendirdiğiniz için size çok şey borçluyuz. Artık herzamankinden daha çok çalışmanın, daha çok düşünmenin, araştırmanın, okumanın-yazmanın, sorgulamanın ve herzamankinden daha çok üretmenin zamanı gelmiştir. Artık topluca uyanma ve direnme zamanıdır. Sizin gibi değerli yurtsever aydınların izinde, bu millet uyanacaktır. Ben buna kesin inanıyorum. Saygılarımla.

Özgür Dönmez, Akdeniz Üni.-Antalya

Sayın Aydoğan,

Dört gözle (bizim yörede söylenen bir söz) beklediğim yeni kitabınızı, büyük bir ilgiyle okudum.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabınızda TEKEL’in özelleştirilmesi (yabancılaştırılması demek daha doğru) bölümünü okurken, gözlerimin dolduğunu hissettim.

1938’den günümüze kadar geçen süreçte, ülkeyi yönetenlerin önemli bir bölümünün açık ihanetlerinin hesabı, bugüne kadar sorulmadı. Aksine ödüllendirildiler. Bu durum, dışa bağımlı siyaset yapanları daha da cüretkar yapmıştır.

Çoğunluk oylarıyla (adil olmayan seçim sistemleriyle) iktidar olma, her türlü ihaneti yapmanın gerekçesi olabilir mi? Türkiye’de olmuştur. Olmaya da devam etmektedir.

  1. Hükümetin, Kemal Derviş’e devrettiği yetkileri okuyunca kanımın donduğunu hissettim.

Bu ülkeyi, düşman işgalinden kurtarmak için, yaşamını hiçe sayarak, ulusuna önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk’e bile kurucusu olduğu TBMM, bu kadar geniş yetkileri vermemişti. (Büyük önder, savaş yıllarında sürekli olarak aldığı yetkilerin dışında, bu tip yetkileri TBMM’ne saygısından dolayı zaten istemezdi.)

IMF’nin görevlendirdiği bir şahsa, böylesi yetkilerin verilmesinin adını koymak gerek: ÜLKEYİ SATMA YETKİSİ, bu ağır bir suçlama değil, yapılanlar ortada; başka ne söylenebilir ki…

Ülkemiz bugünkü duruma birden gelmedi. 1940’lardan itibaren ekonomik ve kültürel yönden verilen ödünlerin toplamının sonucuydu. Bundan böyle, bağımlılık anlamında verilecek pek fazla bir ödün de kalmadı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu ülkeye 15 yılda kazandırdıkları son 60 yılda tüketildi.

Cumhuriyetin kazanımları; her iktidar döneminde tanzimat kafalı batıcı politikacılarımız tarafından, halka pek fazla hissettirilmeden azar azar yok edildi.

Bu durumun farkında olan gerçek aydınların ise, solcudur, komünisttir, şimdi de Kemalisttir diye hayatları söndürüldü.

Türkiye’nin, 24 Ocak kararlarıyla batıya bağımlılığının hız kazanması, Kemal Derviş vakasıyla son noktaya getirilmiş ve bağımlılık tamamlanmıştır.

Bundan böyle, dış güçlerin desteğiyle ülkeyi yönetecek olanlar, bundan öncekiler kadar şanslı olmayacaklardır. Cumhuriyetin mirası tükenmiştir. İktidara gelebilmek ve orada bir müddet olsun kalabilmek için, verilecek ödünlerin listesi bellidir ve önlerine konmuştur.

Ulusal ödünleri, emperyalist güçlerin istekleri doğrultusunda yerine getirecek olanlar, iktidar yapılacaktır.

Liste hazır: Başta Kıbrıs, Ege, kıta sahanlığı, Güneydoğu Anadolu’muzun ülkenin bütünlüğünden koparılması, sözde Ermeni soykırımı iddiasının kabul edilmesi, Rum-Pontus devletinin yeniden yeşertilmesi, Fener-Rum Patrikhanesi’ne ekümenlik verilmesi, Türk Ordusu’un Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama görevinin ortadan kaldırılması v.b. kısacası SEVR hükümlerinin (yüzyılın başında kabul ettiremedikleri) kabul ettirilmesi.

Ancak, bu istenenler ekonomik ve kültürel konularda verilen ödünler gibi, toplumdan gizlenemeyecektir. En sade insanın bile, İHANET olduğunu anlayacağı aşamaya gelindi. Bu nedenle, şimdi ülke yöneticilerinin işleri oldukça zor…

Sayın Aydoğan, inancım o ki, kitabınızın başlığına taşımış olduğunuz “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” gelinmiş olması, kör gözleri bile açacak ve sonun başlangıcı olacaktır.

Bu başlangıca katkılarınızdan dolayı, sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Mehmet Erol Mahmutoğlu, Eczacı-Ankara

Atatürk Liseli Kardeşim Metin Aydoğan,

Nasıl ve nerden başlıyacağımı bilmiyorum.

Yine de, değerli kitabın “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma”yı okuduktan sonra, yazmakta geç kaldığım için senden özür dilemekle başlıyorum.

Şu güzelim ülkenin düştüğü durumu gördükçe kahrolmamak mümkün mü?

Yüce Atatürk’ün ve bu vatan evlatlarının herşey pahasına verdikleri mücadele sonunda kurdukları onurlu, bağımsız ülke bu durumlara mı düşecekti? Nasıl bu kadar alçalabildik? O büyük gururumuza ne oldu? İstiklal savaşımızla yeniden doğan bu millet neden bu kadar aciz duruma düştü, düşürüldü? Onlar, baştakiler ve hepimiz. O yüce insanın “Nutuk”unu okumadılar mı? Okumadık mı? Bunların hepsi orada yazılı değil miydi? Neden geçmişten ders almadık, yoksa almak mı istemedik?

Kahroluyorum, içim yanıyor. Gazete okumak, televizyon izlemek istemiyorum. Hepsini bir felaket habercisi olarak görüyorum. Sen çok önceden bunları kitaplarında açık açık belirttin. Kaçımız okudu, kaçımız önem verdi. Kaçımız olanlara karşı çıktı? Daha fazla yazamıyacağım. Dayanamıyorum, gözlerinden öper, başarılar dilerim, kalemin güçlü olsun.

Haluk Erbatur, Kimya Yük. Müh-İstanbul

Hocam Metin Aydoğan,

Hocam hitabımı umarım hoş görürsünüz. Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma’adlı kitabınızı, alır almaz okuyup bitirdim. Kitabınızın pek çok yerinde üzüldüm, sinirlendim, derin düşüncelere daldım.

Benim, kendi kendime bölük pörçük düşündüklerimi, siz çok da hoş bir dille özetlemişsiniz. Ben 19 yaşındayım, ülkemiz üzerinde oynanan ekonomik oyunların sonuçlarını yaşadığım için, olayları sezinliyordum. Ancak, kitabınızı okuyunca sezgim bilince dönüştü.

Size şöyle bir sorum var. Türkiye üzerine oynanan oyunlar bu kadar aşikârken, Atatürk’ün “kurduğu” parti, Atatürk’ün cumhuriyetini yıkma faaliyetine çanak tutarken, üs-tüne üstlük bunun da farkına varmış bir gurup insan varken, neden bu örgütsüzlük var? Niçin basında veya günlük hayatta protesto eylemi düzenleyen Kemalist topluluklar duyamıyoruz? Ya da niçin kapsamlı basın bildirileri yayımlanmıyor?

İlk defa oy attığım için, pusulada gerçek anlamda Kemalist bir parti görmemek, beni çok üzdü. Ünivesite öğrencisi olmam sebebiyle ADKF’nin çalışmalarını takip edebiliyorum, ancak öğrencilerin kısıtlandığı üniversite ortamında, onlar da fazla etkili olamıyorlar.

Ülkemiz öyle bir hale gelmiş ki; artık, ben Kemalistim dediğimde, insanlar sanki bölücü örgüt militanı görmüşçesine yüzüme bakıyorlar. İçimi çok acıtan, ama maalesef doğru olduğuna inandığım bu tesbitimi sizinle paylaşmam gerekirse, artık gençlik Atatürk’ü tanımıyor; birkaç kanun dışında onun yaptıklarını, söylediklerini, düşündüklerini bilmiyor. Kendi şahsıma, Atatürk’e bu denli ihanet eden bir kuşağın içinde bulunduğum için kendimi sefil ve aşağılık hissediyorum.

Mektubumu okuduğunuz için çok teşekkürler.

Not. Hocam, İstanbulda söyleşileriniz oluyorsa nasıl haber alabilirim?

Orkun Taşçı, İstanbul Ünv.-İstanbul

Sevgili Babacığım,

Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı son kitabını yeni bitirdim. Okuduklarımın dehşet ve heyecanı içinde sana bu teşekkür mektubunu yazıyorum. Diğer kitaplarının değerini ve yaptığı etkiyi bildiğimi, biliyorsun. Hiçbirine bir mektup yazmayı düşünmemiştim; belki doğrusu da buydu. Ancak Türkiye’den uzakta okuduğum son kitabın için, nedense sana yazma gereği duydum.

Bu kitabını da diğer kitapların gibi, büyük bir acı ve karamsarlık, ama aynı zamanda da, büyük bir coşkuyla okudum. Ülkemin içinde bulunduğu olumsuz koşulların uyandırdığı karamsarlık acıyı, olumsuzluğun nedenlerini anlamak ise mücadele gücünü geliştiriyor. İnsan olmanın niteliklerini körelten bilgisizliğin yarattığı karanlık, senin kitapların okununca aralanıyor ve okuyucu kazandığı özgüvenle kendini, anlamlı bir mücadeleye davet edilmiş gibi hissediyor; bu da insana coşku veriyor.

Öğrenimim ve bilgi alanımın dışında kalan ekonomi konusunun, yalnızca bu konuyla ilgili eğitim almış “uzmanların” tekelinde olmadığını gösterdiğin için teşekkürler…

Ekonomiyi son derece karmaşık bir olay gibi göstermeye çalışarak, benim gibi milyonlarca kişinin hiçbir zaman anlayamayacağı, bu nedenle ilgilenmemesi gereken bir konuymuş gibi sunanlara karşı, tersini kanıtladığın için teşekkürler… Ekonomi konusunu, soyuttan somuta indirgeyip, günlük sonuçlarını ve geleceğimize yapacağı etkiyi gösterip, yaşadığımız koşullara yön verme bilincini bize verdiğin için teşekkürler…

Ben, tarihinden ders alarak, aynı yanlışları yinelememiş ve böylelikle milli kaderine kendisi yön verebilmiş bir ulusun şanslı bir genci olarak doğmadım. Çocukluğum; dışa bağımlılığın, tüketimciliğin, yabancılaşma ve yozlaşmanın yoğun olarak yaşandığı bir dönemde geçti. Aile ortamı dışındaki insan ilişkileri, nedenini o zaman anlamasam da, beni sürekli rahatsız etti. Evdeki değer yargılarıyla sokaktakiler arasında birbiriyle çelişen açık bir karşıtlık vardı. Bu karşıtlık, yaşıtlarıma göre herhalde benim şansımdı. Annem ve senin bana aşıladığınız dürüstlük, erdem, özgürlük duygusu, sorgulama yeteneği ve ülke sevgisi sayesinde; içinde bulunduğum koşulları ve sorunları, kişisel çıkarları aşarak ele alabilen bir genç olarak yetiştim. Bana ve Zeynep’e karşı davranışlarınızın değerini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Bize, Mustafa Kemal’den aldığınız Türkiye’yi veremediniz ama ülke sevgisiyle bütünleşen özgür düşünme yeteneği ve direnme gücü verdiniz. Size bir kez daha teşekkür ederim.

Ayşe Aydoğan, Paris-Fransa

Sn. Aydoğan,

Ben Uludağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi Bölümü mezunu, askerliğini yapmış, tüm okul yaşamı boyunca, aynı zamanda çalışmış bir gencim. Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı kitabınızı biraz önce bitirdim ve nedense size yazıp dertleşme ihtiyacı hissettim.

Üniversitede okurken, mezuniyeti, bana daha iyi yaşam koşulları sağlayacak bir hedef olarak, iple çekerdim. Ancak, mezun olur olmaz gerçeklerle karşılaştım ve diplomanın, gazete ilanlarında aranan, aptalca bir ön şart olmaktan başka bir işe yaramadığını gördüm. Bir yıl işsiz gezdikten ve isteyerek seçtiğim mesleğimle ilgili bir alanda iş aradıktan sonra, direnme gücünü yitirdim ve şu anda asgari ücretle, kamu yöneticiliğiyle hiç ilgisi olmayan, kabullenilmesi zor bir işte çalışıyorum.

Şu anda yirmiyedi yaşındayım. Bu genç yaşta bile, geçmişle bugün arasında giderek derinleşen olumsuz değişimi görebiliyorum ve sıkça “bizim zamanımızda…” diye başlıyan konuşmalar yapıyorum. İlkokulda bizi her yönden eğiten ve bende derin izler bırakmış olan, Fatma Elibol adında, yaşlı bir öğretmenimiz vardı. Ulusal sanayinin önemini anlatmak için, “Yerli Malı Haftası”nı sınıfta mutlaka kutlar ve her öğrenci, o gün okula bir yerli ürün getirirdi. Fatma öğretmende birlikte okuduğum, sonra kendi de öğretmen olan bir arkadaşım geçen gün okulunda “Yerli Malı Haftası” düzenlemiş. Çocuğun biri sınıfa “aile boyu Coca Cola” getirmiş. Kitabınızda, yabancılara satılan şirketlerimizi okuyunca bu olay aklıma geldi ve yitirmekte olduğumuz ulusal değerlerimiz için derinden üzüntü duydum.

Ben ve birkaç arkadaşım üniversite yıllarından beri bir araya gelir, ülke sorunlarını tartışırdık. Bu beraberliğimiz bugün de sürüyor; tüketimi pompalayan medyanın yıkıcı etkisine ve “cazibesine” dayanılması güç olan küreselleşme ürünlerine rağmen, kendimizi yozlaşmadan korumaya çalışıyor, düşüncelerimizi birbirimize aktarıyoruz. Ancak konuşmalarımızın hep boşlukta kaldığını ve bir sürü yaşamsal zorunluluğun baskısıyla yok olup gittiğini düşündük. Koskoca bir ülke, göz göre göre elimizden çıkıyor ve kimse birşey yapmıyordu; oysa bize göre “birşeyler” değil, “çok şey” yapılması gerekiyor.

Bir konuda sizin düşüncenizi almak istiyoruz. Atatürk genci olarak biz, hangi platformda, kimlerle ve nasıl bir araya geleceğiz? Bağımsızlık için, ulusal birlik için, vatanımızı sattırmamak için; Atatürkçü düşünce karşıtları gibi yasaları mı çiğneyelim, şiddete mi başvuralım (işe yarıyacaksa onu da yaparız elbet). Sonradan bozulmuş olmasına rağmen o yasaları biz koymadık mı? Meşruiyet sınırımızı, Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet’in korunması mı, yoksa bugünkü meclisin çıkardığı ulus karşıtı yasalar mı belirleyecek? Birçok siyasetçiye, Türk ya da insan demeğe dilim varmıyor. Bunlara karşı kim birşeyler yapacak? Gittikçe yoksullaşan insanlarımızın sabır ve sağduyusunu daha ne kadar sömüreceğiz?

Metin Bey, bu satırları yaşça sizden küçük bir dostunuzun dertleşmesi olarak kabul ediniz. Kendimi, sizinle aynı hamurdan yoğrulmuş olarak görüyorum. Değerli zamanınızı aldıysam kusuruma bakmayınız. Sizinle diyaloğumuzun sürmesini diliyor, en kısa sürede tanışabilmeyi arzuluyorum. İçten saygılarımla.

Cihangir Aksoy, Kamu Yön.- Antalya

Saygıdeğer Büyüğüm Metin Aydoğan,

Ben Harbiye öğrencisi Mahmut Çetintaş. Hatırlarsanız geçen hafta sizden kitaplarınızı istemiştim. Bir gün sonra kitaplarınız geldi. İlk defa siz bana bu şekilde kitap gönderiyorsunuz. Bu benim için hayatımın en güzel ilklerinden biri. Olayı anlattığımda herkes şaşırıyor. Bu kadar özverili bir yazar olamaz diyorlar, demek ki oluyormuş.

Kitaplarınız arkadaşlarım arasında elden ele dolaşmaya başladı. Okulumuzda, yatakhanede Nutuk’u, ders aralarında ise yapıtlarınızı okuyorum. Ayrıca “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabınızı çoktan okumuştum.

Ben müsaade ederseniz size, son zamanlarda kafamda oluşan bazı düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Biz gençlerin, Türk tarihini iyi öğrenmediği kanısındayım. Bu eksikliğin bende de olduğunu düşünüyorum. Okulumuzun kütüphanesindeki CD arşivinden Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili CD’ler alıp izlemeye, notlar almaya ve ilerde emrimdeki askerlere edindiğim bilgileri aktarmaya karar verdim. Bu konuda kesin kararlıyım.

Kitaplarınızın okul kütüphanesine alınması için gereken işlemleri başlatmıştık. Sonunda geldiler. Kitaplarınızı okumayan arkadaşlarımıza tavsiye ediyoruz. “Bitmeyen Oyun”un 14. Baskıya ulaşması bizi çok sevindirdi; nice yeni baskılara…

Size gönderilen iletiler fazla olacağı için, yazımı uzun tutup değerli zamanınızı harcamak, bence size ileti yollayacak diğer ülkesini sevenlere haksızlık olur kanısındayım. Gerçi, daha çok yazmak istediğim şeyler var, ama dediğim gibi sizi fazla meşgul etmemeliyim.

Kitaplarınızın bana ulaştığı tarihi bir kenara not ettim. Bu tarih benim için çok farklı bir gündür. Sağolunuz. Eğer ilerde yolumuz İzmir’e düşerse mutlaka size uğrayıp ellerinizden öpeceğim. Saygılarımı sunarım.

Mahmut Çetintaş, Harp Okulu Öğr.

Selam Metin Bey,

Hacettepe Bilgisayar Müh. 1. sınıf öğrencisiyim. Sizinle ilk defa Avrupa Birliğinin Neresindeyiz kitabınızla tanıştım. kitabı okuyup bitirdiğim zaman, sizin de dediğiniz gibi dehşete kapıldım. Liseyi yeni bitirmiş biri olarak, bu kadar dünyadan bi haber yetiştirilmemize, bazı şeylerin bize dayatılmasına, kimsenin ses çıkar(ta)mamasına kızmamak elde değil.

Bitmeyen Oyun ve Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma kitaplarınızı da okuduktan sonra, herkesin üzerine düşen görevi yapması gerektiğine inanarak, ne yapabilirim diye düşündüğümde, en basitinden kitaplarınızı arkadaşlarıma tavsiye etmem ve okumalarını sağlamam oldu. Şimdi de, kitaplarınızı tanıdığım insanlara, çocuklarını ve kendilerini yetiştirebilmeleri için, mezun olduğum lisedeki öğrencilere, en azından içinde bulunduğumuz tehlike hakkında fikir sahibi olabilmeleri için temin etmek istiyorum. Kitaplarınızı uygun fiyata nereden bulabilirim ve daha başka neler yapabilirim?

Değerli düşünce ve fikirlerinizi benimle paylaşmanız dileğiyle…

Yazılarınız sayesinde bizleri aydınlattığınız için çok teşekkürler. Sırada Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye kitabınız var okunacak.

Mustafa Daşgın, Hacettepe Ünv. Bil. Müh.-Ankara

Sayın Metin Aydoğan,

Bursa’da deri imalatı ile uğraşıyorum. Şu anda Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı kitabınızı okuyorum. Sizin de sıkça değindiğiniz gibi, ulusal sanayimizi ve orta ölçekli işletme sahiplerini perişan ettiler; esnaf kan ağlıyor. Deniz Gezmiş’i vatan haini ilan edip asanlar, şimdi utanmadan karşımıza geçip ahkâm kesiyorlar.

Kitabınızın ortalarını geçtim, yani henüz bitirmedim. Yazdıklarınız için söyleyecek söz bulamıyorum. Okudukça sinirlerim bozuluyor, dişlerimi sıkmaktan çenem ağrıdı. Bu ülkede o kadar çok profesör, ekonomist yada araştırmacı var; bunlar ne yapıyor, halka gerçekleri neden anlatmıyorlar?

Kitabınızla karşılaşmış olmaktan, iki nedenle mutluluk duyuyorum: Birincisi, yaşadığım ve gördüğüm olayların, belgeye dayalı kanıtlarını buldum; ikincisi bu ülkede, hiçbir zaman umudu yitirmemek gerektiğini anladım. Kimse bir şey yapmazken bir mimar çıkıyor (özgeçmişinizde mimar olduğunuz yazılı), ekonomik konuları başarıyla inceliyor ve gerçekleri herkesin anlayabileceği biçimde ortaya seriyor; olacakları önceden görüyor ve uyarıyor. Demek ki bu ülke zora düştüğünde, ihtiyaç duyduğu insanları içinden hala çıkarabiliyor. Bu bana umut verdi. Size teşekkür ederim.

Çalışmalarınızın devamını dilerken, yeni çalışmalarınızı dört gözle bekliyorum. Saygılarımla.

Kerim Karabucak, Deri İmalatçısı-Bursa

Sayın Aydoğan,

Ben Süleyman Kıroğlu. Harp Okulu öğrencisiyim. Geçen yılın Haziran ayında okuduğum “Bitmeyen Oyun” kitabınızla sizi tanıdım ve daha sonra diğer tüm kitaplarınızı okudum. Herkes gibi ben de çok etkilendim.

Etkilenmemin nedeni: yalnızca kitaplarınızın çarpıcı açıklamaları ve geniş araştırmaları değil; aynı zamanda, Türkiye sorunlarına bu kadar yakından ve bu kadar doğru olarak yaklaşan sizin gibi insanların varlığını fark etmemdir. Bu beni son zamanlarda düşmüş olduğum kötümser havadan oldukça uzaklaştırdı. Canlanmama neden oldu.

En son okuduğum Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma kitabınız bana, hem yakından bilmediğim ekonomik konuları, hem de ekonominin ulusal gücün korunması açısından önemini öğretti; asker yada sivil her meslekten insanın, ekonomi ile ilgilenmesi gerektiğini kavradım. Bir mimar olarak siz bunları yazabildiğinize göre, bizler yazmasak bile ekonomiyi izlemeli ve anlamalıyız. Bu bakış açısını kazandırdığınız için çok teşekkür ederim.

Sizden bir ricam olacak “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabınızda, istendiği takdirde kitap gönderebileceğinizi belirtiyorsunuz Eğer bana, kitaplarınızın tümünü imzanızla gönderirseniz ölçüsüz sevineceğim. İmzalı kitaplarınızı değerli bir anı olarak kendime saklarken bendeki kitapları başka arkadaşlarıma vereceğim.

Yeni eserlerinizi beklerken size sağlıklı günler dilerim. Saygılarımla.

Süleyman Kıroğlu, Harp Okulu Öğr.

Sayın Metin Aydoğan,

Bitmeyen Oyun adlı kitabınızı arkadaş tavsiyesi ile doğum günü anısı olarak aldım ve tesadüf eseri Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a yaptığı harekat sırasında okudum. Öncelikle size içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Kitabınız hakkında diğer okuyucu ve yazarların görüş ve önerilerine katılıyorum, az bile yazmışlar. Birçok kitabın önemli yerlerinin altı çizilirken, sizin kitabınızın çizilecekse her paragrafının altı çizilmelidir, dolayısıyla ben çizmeden okudum. Tanıdığım herkese tavsiye ettim ve edeceğim. Yakınlarıma armağan vereceğim bu kitap, sanki bir kitaplığın konsantresi.

Ülkemizin içinde bulunduğu sistem bozukluğu hakkında doğal olarak bilgi sahibi iken, kitabınızı okuduktan sonra BÜYÜK ÖNDER Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”ni ve Söylev’ini bir kez daha okuma isteği duydum. Eğitim sisteminin yanlışlıkları sonucu Atatürk’ten neredeyse bıkkınlık getirildi, Atatürk ve Türklük’ün kurtuluşu hakkında verilen bilgiler hep neler yapıldığı ile sınırlı kaldı, ezbere dayandı. Yapılanların NASIL yapıldığı ve gerçek boyutu hakkında hiç bilgi verilmedi, çünkü eğitmenlerin bilgisi de kısıtlı idi, halen öyle.

Görevim gereği altı yıl Güney Doğu’da komando birliklerinde çalıştım, halen yine bir komando birliğinde görevliyim. Araziyi ve köyleri gezdim, değişik insanlar tanıdım. Kışın kapanan köy yollarının açılmasını ve kapanan karayolu yerine acil durumlarda kullanmak üzere asma köprüleri, güvenlik güçlerinin yaptığına tanık oldum. Her askeri birlik; vatandaşa gıda yardımı yapar, zeki ancak olanakları kısıtlı öğrencilere burs verir, bir o kadar da tasarrufa önem verir. Ancak diğer taraftan “nasıl olsa devlet bize bakar” düşüncesi ile hâlâ çok çocuklu ve üretimsiz, tüketici bir toplum görmekten üzüldüğümü ifade etmek istiyorum. Kırşehir’de görev yaparken, yöre ekonomisinin düzelmesi için oraya gelen her devlet adamından, üniversite ya da askeri birlik talep edildiğini, üretim tesisi isteğinin ise ikinci plana itildiğini görmüştüm. 1994 yılında bir köyde 30-35 yaşlarında ve 17 kardeşli bir kişi ile yaptığım görüşme sonunda, çok çocuğun ekonomi, eğitim, kişilik vs. sorunlarına yol açtığını söylediğimde, “ÇOCUĞA ENGEL OLMAK GÜNAHTIR” karşılığını aldım, bunu yıllar önce köy imamının söylediğini, bunu söyleyen şahsın da 12 çocuğu olduğunu öğrendim.

Yaptığım araştırmada, sağlık görevlilerinin yılda bir iki defa olacak şekilde köylere gittiğini, ancak kimsenin kendilerini dinlemediğini, ebe hemşireler tarafından verilen aile planlaması malzemelerini çocukların oyuncak olarak kullandıklarını öğrendim. Devletin yıllarca yapamadığını din destekli ancak içeriği bilinmeyen bir imam sözü ne yazık ki yapabiliyor. Biraz derine indiğinizde asıl sebebin aşiretçilik olduğu beyan edilmektedir, ama aşiretçiliğin çözüldüğü yörelerde de çok çocukluluk artarak sürmektedir. Biz emrimiz altındaki Mehmetçiklere sürekli karnını doyurabilecekleri, sırtını giydirebilecekleri ve terbiye edebilecekleri kadar çocuk yapmalarını tavsiye ediyoruz. Ayrıca okuma-yazma bilmeyen Mehmetçiklere bunlar mutlaka öğretilir ve hepsine sertifika verilir. Okuma yazma dahi bilmeyen bir insana harp sanatını, değil öğretmek, öğretmeye çalışmanın zorluğunu takdir edersiniz. Ülkemizin her köşesinden gelen gençlerimiz kışlalarda toplandığından, insanımızın genel durumu daha iyi görülebilmektedir. Sabıkalı oranı, tahsil oranı, yemek görgü kurallarını bilenlerin oranı, evlilerin oranı, evlilerden eşi çalışanların oranı, her türlü duayı bildiğini iddia eden ancak Türkçe anlamını bilmeyenlerin oranı, milliyetçi olduğunu söylediği halde görevden kaçmaya çalışanların oranı, çağdaş helâ kullananların oranı…

Görev yaptığım yer öyle bir ilçe ki, 40 kilometrelik yolu, her sene asfalt kaplama yapıldığı halde denetleyeni olmadığından son derece bozulmuş, il merkezine 120 km olan bu mesafe, araçla dört saatte alınıyor. İlçede zaten sağlıksız olan içme suyu, Nisan-Haziran döneminde üç ay boyunca çamurlu akmakta. TEDAŞ görevlisinin beyanıyla halkın yüzde 70’i kaçak elektrik kullanıyor. Burada bir belediye ve çalışanları olduğu halde belediyecilik hizmetleri Kaymakam tarafından yürütülüyor. Sağlık ocağında görevli bir doktorun, uzman hekim olmadığı halde muayenehane işletmesi, muayenehaneye gelmeden sağlık ocağına gelenlerle ilgilenmemesi, hâttâ muayenehanesine röntgen ve ultrason cihazı koyarak bütün hastalardan röntgen veya ultrason istemesi, bir vatandaş olarak beni düşündürmektedir.

Bütün bunların devlet yönetimindeki bencilliğin, acemiliğin ve ilgisizliğin ilçedeki yansıması olduğunu, dolayısıyla insanlarımızın küreselleşen dünyada (sömürge durumundaki) ülkemiz üzerinde oynanan oyunlara engel olma yerine, kişisel çıkarlarını düşünmeleri sonucu, yeni bir kurtuluş mücadelesinin çok zor olacağını düşünüyorum.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında Türk ulusuna ve Türk ulusuna hizmet ettiğini sanan insanlara sorulması gereken en önemli soru bence şudur: “Tarih niçin en çok Türkler için tekerrür eder?” 20. yüzyıl başındaki bağımsızlık mücadelesi sırasında, ilk mecliste bulunan temsilciler üçe bölünmüş durumdaydı. Tam bağımsızlığa inananlar. Doğu (İslam) özlemcileri ve Batı özlemi içinde olanlar (mandacılar). Bu tür insanlar bugün yine varlar, üstelik özlemciler bu kez daha da çoklar. Bunlar, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını, sömürgecilerin tümünü dize getirdiğimizi ve bizim onlara değil, onların bize ihtiyacı olduğunu niçin bilmezler? Ne kadar yönlendirilmiş olursa olsun, bir Türk’ün ülkesine ihanet etmesini kabul edemiyorum.

Bugün itibariyle “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz” isimli kitabınızı da bitirdim. Çok etkilendim ve bir o kadar da sinirlendim. Milletten saklı hiçbir şeyin yapılamayacağını ortaya koymuşsunuz. Sırada “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” var. Kitaplarınızı okumadan önce bilgisizliğin (yetersiz bilginin) verdiği rahatlık vardı. Okuduğum için rahatım kaçtı, ancak mücadele şansını kaçırmakta olduğumuzu da anladım. Çevremde gördüğüm herkese okumalarını tavsiye ediyorum. Bana gönderme lütfunda bulunduğunuz kitapları dağıtarak, okunmalarını sağlıyorum. İnanıp inanmamak onlara kalmış. Ancak ben inanıyorum ki, kitaplarınızı okuyup gerçekleri görmemek mümkün değil. Akıcı bir üslup, sade bir Türkçe, her paragrafta kaynakça… Müthiş eserler.

Dikkatimi çeken bir başka konu ise yazar olarak kitaplarınızı ücretsiz olarak, ulaşım masraflarını da karşılayarak okuyucuya ulaştırmanızdır. Bugüne kadar az da olsa, okuduğum kitapların yazarları tarafından böyle bir uygulama yapıldığına rastlamadım. Gazetelerin köşe yazarları en çok kazancı veren ya da siyasi görüşü uygun gazetede yazar; kitap yazarları, en çok kazancı veren yayınevi ile çalışır, ya da kendilerine akademik üstünlük sağlayacak kitaplar yazarlar. Herhangi bir şahsa hizmet etmeden, toplumu ülke çıkarları doğrultusunda bilinçlendirmeye yönelik kitap yazan şahsınıza hayranlığımı, özellikle ifade etmeme izin verin; bu mektubu size duyduğum saygı nedeniyle yazıyorum. Ancak siz, benim yazdıklarımdan çok daha fazlasını hak etmiş bir yazarsınız.

Milliyetçi olduğunu söyleyen birçok insanın Atatürk milliyetçiliği ile ilgisi olmadığını biliyorum. Tüm bunlara rağmen umudumu hiç kaybetmeden, ulusumun da umudunu kaybetmemesini bekliyorum, sizin gibi değerli aydınlarımız bizi doğru yönlendirdiği sürece TAM BAĞIMSIZLIĞIMIZI kazanacağımıza inanıyorum.

Tüm içtenliğimle saygılarımı sunuyorum.

Cemal Karakum, Jandarma Binbaşı

Sayın Metin Aydoğan,

Ben ve arkadaşım askeri lise son sınıftayız. Şu anda koğuşta size atacağımız e-mail’in taslağını çıkarıyoruz. Öncelikle size yalnız olmadığınızı belirtmek istiyoruz.

Ülkemiz üzerinde oynanan oyunların farkındayız. Bizler artık, sınırda tutulan nöbetle vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığının korunamayacağını biliyoruz. Artık savaşlar topla-tüfekle olmuyor. Savaş hiç bitmiyor, yalnızca biçimi değişiyor.

Savaşın, yeni yüzü ‘SOYUT HARP’, uygulama alanları ise ekonomi, kültür, dil, eğitim ve dindir. Düşmanlar savaşarak alamadıkları bu cennet vatanı; kültürünü, dilini yok ederek; dış borçlanmayla ekonomisini bozarak; eğitimini millilikten uzaklaşarak ve çıkar amaçlı kullanmaya çok uygun olan din kavramını yozlaştırarak elde etmeğe çalışıyor.

Bizler, bu anlayışla bir proje hazırladık. İlimizdeki liselerde öğrenim gören yaşıtlarımıza ‘soyut harp’ konusunda bir konferans vermeyi düşündük. Gereken ilişkiler gerçekleştirildi ve konferans yakında yapılacak. Günlerdir onlarca kitap inceledik, fakat arkadaşlarımızın ilgisini çekecek güncel örneklere pek rastlayamadık. Bize bu konuda yardım edebileceğinizi düşündük. Yardımlarınızla geleceğin komutanları, öğretmenleri, mühendisleri ve belki de bakan ve başbakanlarının kafasında küçük soru işaretleri oluşturabilirsek, biraz da olsa bilinçlenebilirsek mutlu olacağız. E-mail yoluyla yardımcı olursanız seviniriz.

Çalışmalarınızı yakından takip ediyor ve başarılarınızın sürmesini diliyoruz. Saygılarımızla.

Adnan Karahan-Ali Rıza Dural, Askeri lise Öğren.

 


ulkeye_adanmis_bir_omur_1

Sevgili Metin,

Ülkemiz, Cumhuriyet tarihinin belki de en sıkıntılı dönemini deneyimlerken, içinde bulunduğumuz şu olağan üstü zamanlarda, yayınlarınızla halkımıza yön göstermekte, aydınlığı işaret ederek adeta mihrakını şaşırmış kitlelere rehberlik etmektesiniz.

Yurdumuzun içinde ve dışında giderek artan bir şiddetle karşılaştığı tehlikeleri işaret ederek, halkımızı bilgilendiriyor ve fevkalade önemli bir görevi yerine getiriyorsunuz. Bu bağlamda, bilgiyi yayma adına şahsıma da tanıdığınız imkanlardan ötürü çok müteşekkir olduğumu belirtmek isterim.

Ülkemizi aydınlığa kavuşturma mücadelesinde ne yaman bir çaba harcadığınızı yakından hayranlıkla izleyen biri olarak teşekkürlerimi sunarken, bu mektubumun bir belge olarak saklanmasını temenni eder, saygılar sunarım.

Hayrettin Karaca, TEMA Vakfı Onursal Başkanı

Sayın Aydoğan,

Göndermiş olduğunuz “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı kitabınızı aldım.

Hangi toplumsal koşulların Mustafa Kemal’i ortaya çıkardığını, vatanı için yapmış olduğu mücadelesini ve kaynak göstererek Türk Halkının çektiği acıları anlattığınız kitabınız için teşekkür ederim.

Kurtuluş Savaşı’nın sadece kanla kazanılmış bir zaferi ifade etmediğini, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel bir zaferi ifade ettiğini ve bu yolun takip edilmesi gerektiği hususunda sizinle aynı görüşleri paylaşıyorum.

Bu vesile ile çalışmalarınızda başarılar diler sağlık ve esenlikler dilerim. Saygılarımla

Hurşit Tolon, Orgeneral 1 nci Ordu Kom., Selimiye-İstanbul

Sayın Aydoğan

Sizinle yemekte birlikte olmak büyük mutluluktu. Gönderdiğiniz imzalı “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” kitabınızın değerini ölçmeme imkan yok. İtiraf etmeliyim ki, kitabınız elime geçmeden gidip almıştım.

Okuduktan sonra hemen bir arkadaşıma verdim. Şimdiye kadar Osmanlıya aşık, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk’e bilmeden düşman olan bir kişiydi. Daha önce Kutsal İsyan ciltlerini vermiştim. İkinci ciltten sonra okumaktan vaz geçmişti. Kitabınızı okuduğunu söyledikten sonra Falih Rıfkı Atay’ın Çankayası var mı? Diyerek istedi. Vereceğimi bildirdim.

Sayın Aydoğan, kitabınızın başında bahsettiğiniz İkinci Viyana Kuşatması bozgununun etkisini hiç bu kadar derin düşünmemiştim. Kitabınızda daha ilk sayfadan itibaren düşüncelerime derinlik kazandırdığınız için teşekkür ediyorum. Bu derinlik, okuduğum kitaplarda Fatih Sultan Mehmet abluka altına aldığı, dünya ile ilişkisini kestiği Bizans şehrini neden savaşla aldığını açıklıyor. Bin yıldan fazla direnen şehir, Türklere ve onun Hakanı Fatih Sultan Mehmet’e boyun eğmişti. İşte bu yenilmezlik ve güç, Avrupa kıta ülkelerine yaşatılan psikolojik korkunun temeliydi.

Sayın Aydoğan! Öyle çarpıcı ve her okuyanın kendinden bir parça bulabileceği bir kitap yazmışsınız ki, hayran olmamak mümkün değil. Nutuk’un taşıdığı devrimci ruh, halkın duyguları, birlik ve dayanışma becerisi, mücadele azmi ve bunların sonucu gelen muhteşem zafer. Bunları o kadar çarpıcı yazmışsınız ki, bir nefret yüreğimi ele geçirdi, coşku ve sevinç acı ve hüzünle harmanlandı. İşte ete kemiğe dönüşen Kurtuluş Savaşımız, ve onu okunabilir hale getiren kitabınız. Dünyaya meydan okuma isteğim, ve okunabileceğini öğrendim kitabınızla. Atamızın olağan üstü koşullarda oluşan kişiliği ve bu kişiliği bulan ulusumuzun görkemli kültürünün harmanlaması.

Sayın Aydoğan özverili uğraşınızı, ulusumuza sahip çıkan eserlerinizden dolayı size borçlu olduğumu söylememe izin verin. Yaptığınız hizmeti bu ulus asla unutmayacaktır. Atatürk’ü adeta kuyudan çıkardınız, ete ve kemiğe büründürdünüz. Sağ olun var olun. Saygılarımla

İsmail Kumcu, Balıkesir

Sayın Metin Aydoğan,

Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı kitabınızı okudum. Böyle bir kitap yazdığınız için size teşekkür ederim. Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının Osmanlı yıkılırken ve çaresiz duygular içindeyken güç aldıkları Ziya Gökalpleri, Namık Kemalleri vardı. Ne mutlu bizlere ki bugün bizlerin de Metin Aydoğanları, Attila İlhanları, Oktay Sinanoğulları, Erol Manisalıları var. Zor şartlar altında yaşamaya alışmış olan milletimiz, yine bıçağın kemiğe saplanmasını beklerken, bu kez daha önce hareket etmeyi ya da bıçağın zaten kemikte olduğunu fakat uyuşturucu etkisiyle bunu hissetmediğimizi söyleyenler var.

Sizler halkımıza doğru yolu ve yapılması gerekenleri, büyük Atatürk’ün sözleri ve yaptıklarıyla gösterdiniz. Sizin kitaplarınızı okurken özellikle gençlerin, “neden bir parti kurup insanları etrafında toplamıyorsunuz” dediklerini duyuyor gibiyim. Sizin kitaplarınızı okuduktan sonra, düşüncelerimi başka insanlarla paylaşırken en sık karşılaştığım soru; “peki o zaman şimdi ne yapmalıyız bundan nasıl kurtulabiliriz?” sorusudur. Konuştuğum insanların çoğunda, ne yazık ki, benliklerine televizyon kültürünün (kültürsüzlüğünün) sindiğini görüyorum. İnsanlara, istediği şeyleri, kolaycılığa kaçarak hap kültürüyle elde etme inancı sinmiş. Bana, yapılacak şey konusunda hap soranlara söylediğim şu “Kanserin hapı yok! Ya kendi inancınla, kendi gücünle ayakta kalacak ve bunun için yaşama sarılarak hastalığı yenecek ya da doktorların verdiği haplarla belki biraz daha hayatta kalacak ama sonunda öleceksin! Seçim senin” diyor ve onlara büyük önderimizin şu sözünü hatırlıyorum. “Çalışmadan, üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar önce onurlarını, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da bağımsızlık ve geleceklerini kaybederler.” Bu safhanın neresinde olduğumuzu da herkesin kendi vicdanına bırakıyorum.

Şuna inanıyorum ki, savaşa önce benliklerimizde başlamalıyız. Önce, kendimizle ve bugüne kadar bazen bilerek bazen bilmeyerek yapmış olduğumuz yanlışlarımızla savaşacağız. Hemen bir yerlere üye olmak, ne söylenirse onu yapmak çözüm değildir. Önce kendi düşüncelerimizi sonra davranışlarımızı değiştirmeli, birlikte harekete geçmeli ve bunu çok geç kalmadan yapmalıyız. Birilerinin vereceği haplardan önce kendi hastalıklarımızı bulmalı, bunun için kendi iç güçlerimizi kullanmalıyız. Bunları yapmadan çözüm istemek ancak yeni çözümsüzlükler getirecektir.

Oktay Sinanoğlu’nun kitaplarını okumuş birisi hala e-posta’ya e-mail(imeyil), kısa mesaja sms (esemes) diyor çocuğunu yabancı dille eğitim veren bir okula hem de küçük yaşlardan itibaren yolluyor ve çocuklarına şov (Show) haber seyrettiriyorsa. Sizin kitaplarınızı okuyan bir kişi hala AB’nin ülkemizin tek kurtuluş yolu olduğunu söylüyor, tarıma verilen desteğin ekonomimizi olumsuz etkilediğine inanıyor, demokrasinin beşiğinin Amerika olduğunu zannederek oraya gitmeye çalışıyorsa üzülerek söylüyorum ki boşa kürek çekiyoruz. Artık şunu öğrenmeliyiz, toplumsal değişim, ilerleme ya da kurtuluş, kişinin kendisiyle başlar, sonra toplumla bütünleşir. Çevresinin kirliliğinden yakınan kişi etrafındakileri suçlamak yerine izmaritini yere atmamayı öğrenmelidir önce.

Ben bu nedenlerle, eğitim birliğinde çalışan bir subay olarak, “ne yapabilirim”i düşündüm ve uygulamaya geçtim. Benim askerlerim, artık yürüyüş komutunu sadece “Ne mutlu Türküm diyene!” şeklinde değil. “Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene!” şeklinde sayıyorlar. Gelen acemilerin, bir iki saatlik konferans şeklindeki konuşmalarımdan sonra; Metin Aydoğan, Oktay Sinanoğlu’ndan, ülkemizin karşı karşıya olduğu sorunlardan haberi oluyor ve gözlerinin bağının açıldığını söylüyorlar. Evden getirdiğim kitaplarımla kütüphanemizi her geçen gün zenginleştiriyor ve hedefimi onlarla paylaşıyorum. Onlara, eğitim verdiğim bir aylık süre içerisinde en az bir Metin Aydoğan, bir Oktay Sinanoğlu kitabı okutmak hedefimdir. Her geçen gün de hedeflerimi arttırıyorum.

Yalın anlatımınızla, bundan 85 yıl önce Meclisimiz’i kurarak bize Cumhuriyet’i armağan eden Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptıklarını bize ve halkımıza gösterdiğiniz ve geçmişimizle gurur duymamızı sağladığınız için size teşekkürü bir borç biliyorum. Her kitabınızda acı gerçekleri gözlerimizin önüne sermenizin yanında, geleceğe dair umut dolu ifadelere de yer vererek bize mutlu yarınların var olacağı inancını aşıladınız. Ben de bu yüzden diyorum ki: “Geçmişiyle gururlu, bugünüyle mutlu, geleceğiyle umutlu nesiller yetiştirmek bizim görevimizdir”. Bunu sağlayabilmek için de “önce okumalı sonra okutmalı anladığımızı anlatmalı ve anlattığımızı uygulamalıyız.” Bu basit zincirin herhangi bir halkasını atlamak başaramamaktır. Saygılar sunar ellerinizden öperim.

 

Not: Sizden, bölüm kitaplığımız için, özellikle Bitmeyen Oyun ve Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı isimli kitaplarınızdan gönderebileceğiniz kadarını rica ediyorum. Elbette diğer kitaplarınızdan gönderirseniz de ne kadar mutlu olacağımı söylememe gerek yok. Emin olun ki bu kitaplar bizler için çok değerli olacak, sürekli okunacak ve okutulacaklardır.

Mutlu Ulupınar, İs.Ütgm.- Manisa

Sayın Metin Aydoğan,

Ben 14 yaşında İlköğretim 8.sınıf öğrencisiyim. Kitaplarınızı teyzem nedeniyle biliyorum. Ele aldığınız konulara ilgi duyuyorum, ancak bunların benim için şu an biraz ağır olduğunu görüyorum. Önsözlerinizi ve Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı kitabınızı okudum, çok etkilendim. Ülkesine bağlı bir Türk genci olarak, bu tür kitapları yazdığınız için size çok teşekkür ederim.

Umarım önümüzdeki yıllarda ben ve benim yaşımdaki arkadaşlarım, Metin Aydoğan’ın kitaplarını daha yakından takip edeceğiz. Kitaplarınızı okudukça yurdumuzda ve dünyadaki sorunlardan haberdar olacak ve daha fazla bilgileneceğiz.

Siz, benim gibi genç bir neslin, örnek alması gereken değerli yazarlarımızdan birisiniz. Sizin sayenizde, Ulu Önder Atatürk’ü, sınıflarımızdaki resim olmaktan çıkarıp onu anlamaya ve uygulamaya çalışacağımızdan emin olunuz. Kitaplarınızı okudukça, Atatürk’e, devrimlerine ve ülkemize daha fazla sahip çıkmayı öğreneceğiz.

Önsözünüzde yazdığınız gibi okuyor ve okumayı herkese öğütlüyorum; okuyalım ki, ülkeye yararlı olabilelim diyorum. Kitaplarınızın tümünü okuyacağım ve çevreme okutacağım. Yurduma yararlı, çalışkan yeni bir birey olacağıma söz veriyor ve sizin için yazdığım bir şiiri gönderiyorum. Saygı ve sevgilerimle.

Bir Yazara Şiir

Bir yazar biliyorum / Öyle güzel kitaplar yazar / Ah bir okusanız / Ne anlamlı sözcükleri var.

O da aynı benim gibi / Atatürk’ümüzü çok sever / Sever ve anlatır / Çünkü o da benim gibi bir yurtsever

Yalnızca yazarlar mı sever Atatürk’ü / Sokaktan geçen kime sorsanız, / Aynı yanıtı alırsınız / En büyük Türk Atatürk sözünü duyarsınız.

Atatürk hakkında birçok şeyi / Ben o yazardan öğrendim / Atatürk’ü kim mi bana anlatan / Sevgili yazar Metin Aydoğan

Öyle çok kitabı var ki / Bize yarar sağlayan, / Yurdu ve dünyayı / Gençlere anlatan.

Şimdi ona bu şiiri yazıyorum / O kadar mutluyum ki / Onunla aynı ilde yaşıyorum / Ona çok şey borçluyum / Bilginin borcu ödenmez / Öğretmenin hakkını sevgiden başka ne öder / Sana sevgimi yolluyorum / Büyük yazar, öğretmen / Sevgili Metin Aydoğan

Füsun Abancı, Hilal Necmiye-Hüsnü Ataberk İlk Öğr. Oku.

8.Sın. Öğr., İzmir

Sevgili Metin Hocam,

Öncelikle yeni çıkan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı isimli kitabınız için size teşekkür ediyorum. Hocam, kitabı bir gün içerisinde okuyup bitirdim aynı günün akşamı sizinle telefon ile görüştüm kitapla ilgili düşüncelerimi birkaç cümle ile ancak anlatabildim. Kitabınız o kadar anlamlı, sade, anlaşılır ve güzel bir eser ki, kitapla ilgili düşüncelerimi telefonla anlatamayacağım için, yazma gereği duydum.

İlk olarak kitabın kapağındaki küçük yazı ile yazılmış Ülkeye Adanmış Bir Yaşam cümlesi çok anlamlı ve derin bir cümle, Bu cümlenin büyük punto ile yazılması ve ilk bakışta görünmesi bence çok güzel olurdu. Çünkü bu cümlenin hayatımızda pek kullanılmayan ve bilinmeyen bir anlamı var.

Kitabın önsözü beni çok etkiledi. Bu etkiyi, benim hayat prensibim olan ve çok kullanıp hayatımda da sık sık belirttiğim atasözü, deyim, vb. sözlerden örnekler vererek anlatacağım. Kitabın önsözü, “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir” sözünde olduğu gibi, kitabın ne olduğu hakkında bilgiyi önceden veriyor.

“Vatanseverlik baskı altında, hıyanet, getirisi yüksek bir meslek durumunda”;

“Bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyen, onu koruyamaz”;

“Yaşam en iyi öğretmendir ve gizlenmiş gerçekler göremeyenlerin önüne çıkmakta gecikmez. Düşünerek öğrenmeyenler yaşayarak öğrenirler”;

“Ülkesi için herkesin yapabileceği bir şey vardır. Abartmadan ve küçük görmeden herkes elinden geleni bu ülkeye vermelidir.”

Evet hocam maalesef düşünerek değil de yaşayarak öğreniyoruz. Bağımsızlık nasıl kazanıldı, nasıl korunması gerekir, nasıl geliştirilir? Bunlar bilinmediği için bugün bağımlı, sömürge ve gizli işgal altındayız.

Metin Hocam, kitapta yazılanlara, geri dönüp kendimize bakıyorum, okullarımıza bakıyorum, gençliğe ve çocuklarımıza bakıyorum; arada uçurumlar var. Bugün okullarda çocuklarımıza öğretilen Atatürk sanki başka bir Atatürk. “Şurada doğdu, annesi ve babası şöyleydi, bu tarlada karga kovaladı, asker oldu vatanı kurtardı”. Gençlere bunlar öğretiliyor. Bunlara ilave olarak bizlerin dahi hala hafızamızda duran; “Doktor doktor kalksana/Lambaları yaksana/Atam elden gidiyor/Çaresine baksana” dizeleri: 10 Kasımlarda anma töreni birkaç şiir ve konuşma, üzülmemek elde değil. Dünyanın tüm uluslarına örnek olmuş eşi benzeri olmayan Atatürk’e sahip çıkamıyoruz. Tanımıyoruz, bilmiyoruz, anlayamıyoruz.

Hocam, öncelikle kitabınızda sanki Atatürk’le birlikte yaşadım. Çektiği çileyi sıkıntıları ve hastalığını ve maddi imkansızlıklara rağmen mücadelesinden yılmayışını bütün açıklığı ile anlayabildim. Günümüzde bazıları Atatürk için, “erken öldü, keşke on yıl daha yaşasaydı, o zaman Türkiye’nin sırtı yere gelmezdi” diyor. Bunlar, elbette iyi niyetli söylemlerdir. Belki doğrudur, ama bu işin birde başka yönü var bunu kitabınızdan anladım.

Atatürk Osmanlı’nın çöküşünden sonra, yokluk içerisindeki bir halk ile Kurtuluş Savaşını kazandı. Kurtuluş savaşı içerisindeki maddi sıkıntılar, parasızlık ölüm fermanı öldürülmek için kurulan pusular ve suikastler, zehirleme teşebbüsleri, göğsündeki saate gelen şarapnel parçası. Daha da kötüsü, sağlık sorunu ve hasta haliyle cepheden geri kalmaması için kaburga kemikleri kırık olduğu halde cepheye gitmesi, en güvendiği birçok arkadaşının bile zaman zaman kendisine muhalefet etmesi vb.. Daha birçok olaylardan sonra bu büyük insan çok bile yaşamış, buna insan vücudu dayanır mı? Robot olsa kısa devre yapar, demir olsa erir. İlginç gelebilir ama, Atatürk bu kadar çok iyi hayatta kalabilmiş.

Kitabı okurken çok etkilendim, tüylerim sürekli diken diken oldu. Hocam, siz kitabı okurken ağlayanlardan bahsettiniz. Ben maalesef 18 yıllık görev yaptığım askerlik hayatımda Güneydoğu’da görev yaptığım PKK-Kadek bölücüleri ile girdiğim çatışmalardan olacak ki, doğal olarak göz pınarlarımdan yaş gelmez oldu. Ağlayamayan insan olur mu? İşte ben uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar duygulandım.

Kitapta geçen; Yunanlıların yaptığı zulümler, Isparta da doğup büyümüş ve Türkiye’de mülk satın alıp yerleşmiş yerli Rum ailenin çocuğunun anlattıkları, hele o Pozantı direnişi ve Gülek Boğazı, Çankırı’nın Kızılkaya köyü, bugünkü milletvekillerimize örnek olacak Uşak milletvekili Hoca İbrahim Efendi’nin vekillikten sonraki davranışı, anlatmakla bitmez.

Hocam benim yazacaklarım da bitmez. Ellerinize sağlık, özellikle her Türk evladının okuması ve her evde bulunması gerekli bir kitap yazmışsınız. Atatürk’ü daha iyi anlatan başka bir kitap görmedim. Siz ve sizin gibi aydınlarımızdan, size yardımcı olanlardan, kitabınıza emeği geçenlerden ve yakınınızda bulunan, size büyük destek veren ailenizden Allah razı olsun. Bu ülke sizin gibileri unutmayacaktır. Saygılarımla.

Sezgin Aydın, Çeşmeli / Erdemli / Mersin

Saygıdeğer Büyüğüm Sayın Metin Aydoğan

Sizinle Sayın Hakan Erdem sayesinde tanıştım. Bu fırsatı bulduğum için kendimi şanslı sayıyor, Sayın Erdem’e teşekkür ediyorum

Bitmeyen Oyun, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, son olarak da Ülkeye Adanmış Bir Yaşam -Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nı okudum. Kitaplarınız sayesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun hiç de iç açıcı olmadığını kavradım. Ancak umutsuzluğa kapılmadım. Düşündüm ki, sizin gibi ülkeyi ve Türk milletini gerçekten düşünen insanlar oldukça ve bizim gibi gençleri aydınlatmayı sürdürdükçe, bugünkü zor durumdan kurtulabiliriz. En umutsuz anımda bile, bu inancımı hiç yitirmiyorum. Kendi adıma, sizin yazdıklarınızdan öğrenmem gerekenleri fazlasıyla öğrendiğimi söyleyebilirim. Bana mücadele bilinci verdiniz, sağ olun.

Kitaplarınızdan öğrendiklerimi çevreme anlatıyor, Türkiye için büyük önem taşıyan düşüncelerinizi yayıyorum. Kitaplarınız elden ele dolaşıyor. Bizim gibi düşünen insanların çığ gibi büyümekte olduğunu görmek, beni çok mutlu ediyor. Böyle devam ederse, gelişen milli bilinç karşısında hiçbir güç tutunamayacaktır. Bunu, çevremdeki gelişmelerden açık olarak görüyorum. Kurtuluş Savaşı’yla gücünü gösteren bu millet, bu gücü yine gösterecektir.

Yazıp bize ulaştırdığınız şahane eserlerle, bizleri aydınlattığınız için, size teşekkür ediyorum ve sonsuz saygılarımı sunuyorum. Türk gençliği size duyduğu minneti, milli bilinci yükseltip bu yolda mücadele ederek ödeyecektir.

Yazdığınız eserler için yüreğinize ve emeğinize sağlık. Daha nice eserler yazmanız için, size güç ve sağlık diliyorum. En içten saygılarımla.

Yeliz Çakıroğlu, Ankara

Sayın Metin Aydoğan,

Atatürk haftası içinde olduğumuz şu günlerde yaşadığım en mutlu olay sizin “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” isimli kitabınızı okumuş olmamdır.

Kitabınızı bir akrabamın hediyesi olarak edindim. Daha öncede Atatürk ile ilgili birçok kitap okudum. Özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in kitaplarını beğenerek okumuştum. Ancak ilk kez beni bu kadar etkileyen ve Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yaşadığı zorlukları tüm çıplaklığı ile ortaya koyan bir kitap okuyorum. Sizi, bir okuyucunuz olarak bu konudaki başarınızdan dolayı kutlarım.

Doğu Anadolu’da bölük komutanı olarak görev yapmaktayım. Bölüğümdeki askerlerime gece derslerinde sizin kitabınızı okuyor ve onlara Kurtuluş Savaşı mücadelemizi anlatmaya çalışıyorum. Böyle bir kitabı bizlere kazandırdığınız ve bilgilerinizi paylaştığınız için şükranlarımı sunarım. Saygılarımla.

Kazım Kıray, Van

Değerli Hocam Metin Aydoğan,

Sevgili hocam hürmetle ellerinizden öperim. Umarım sağlık afiyettesinizdir. Bendeniz, Cumhuriyet Üniversitesi Felsefe Bölümü 2.sınıf öğrencisiyim. İsmim Mustafa Tendik. Afyonluyum, yani hemşehrinizim. Hocam kitaplarınızla ve sizle tanışmam geçen dönem 3.Ulusal Genç Tema kongresinde sayın Hayrettin Karaca beyefendinin vesilesiyle oldu. Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler ve Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı kitaplarınızdan sonra, Afyon’da zorluklarla bulabildiğim Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı ile Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz adlı kitaplarınızı okuma imlanı buldum.

Kitaplarınızdaki dilin akıcılığı, benim gibi siyasi kitaplara mesafeli duran birinin bile çok kısa zaman zarfında kitaplarınızı bir çırpıda bitirmesine sebep oldu. Türkiye’nin arkasından oynanan oyunları, Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda neden vites arttıramadığını, ulusal varlıkların satışını, devlet yönetiminin el değiştirmesini ve bunu yapanların yandaşlarını tanıma imkanı buldum. Sağolun, varolun. Eşsiz bilginiz ve yorum yeteneğinizle bize ışık tuttunuz yol gösterdiniz.

Sayenizde olaylara farklı bir perspektifle bakabiliyorum artık günlük gazeteleri bile başka bir gözle okumaya başladım diyebilirim. Keşke sizin kitaplarınızla daha önce tanışma imkanım olsaydı. Şimdi geçen onca boş zamanıma yanıyorum. Yurdumuzda bu kadar oyun oynanırken, bir şeyden haberi olmadan yaşamışım.

Atatürk’ün bize armağan ettiği bu Cumhuriyet’i ve vatanı yıktırmayacağız. Çağdaşlaşma yolunda, elimizden geleni yapacağız. Atatürk ölse de onun izinden gelen binlerce Türk genci bu vatan için seve seve canını vermeye hazırdır. Bu böyle biline.

Hocam kitaplarınızı bulmakta güçlük çekiyorum. Koskoca Sivas’ta bıraktım kitaplarınız bulmayı, sizi tanımayan kitap dostu yurtseverlerin! çıkması beni nasıl kahrediyor tahmin edersiniz. İnşallah göndereceğiniz kitaplarla Sivas’ta ulusal bilinçlenmenin ilk ayağını başlatacağız. Birilerinin artık, taşın altına elini koyması lazım. Ben seve seve Sivas’ta bu onurlu göreve hazır olduğumu söylüyorum.

Sevgili hocam, kafanızı ağrıttım. Hakkınızı helal edin. Mektubumda yer yer geçen anlatım bozuklukları için kusura bakmayın. Size ulusal kurtuluş yolunda başarılar diliyorum. Sevgilerimle.

Mustafa Tendik, Üniversite Öğrencisi, Sivas

Sayın Metin aydoğan,

Ben 20 yaşında bir evrenkent (üniversite) öğrencisiyim. Hacettepe Evrenkenti Fen Fakültesi Aktüerya Bilimleri 2.sınıfında öğrenimimi sürdürmekteyim.

Öncelikle canım Türkiyeme ve –ne yazık ki büyük çoğunluğu hala uyuyan- akranlarıma ülkem üzerinde oynanan oyunları yakın tarihçesi ve tüm çıplaklığıyla gösterdiniz. “Bitmeyen Oyun-Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” ve “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı yapıtlarınız için size sonsuz şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunarım.

Her sayfasında bir sanatçı titizliği ve düşün adamı emeğiyle hazırlandıklarının bilincindeyim.

Kıymetli büyüğüm!

Eserlerinizle ve Metin Aydoğan ismiyle biraz geç tanıştım. En kısa sürede diğer yapıtlarınızı da okuyacağım.

Ne mi oldu? Kitaplarınız sayesinde gözüm açıldı, uyandım, silkindim. Atatürkçü ol(a)madığımı anladım. 1938’den özellikle de 1950’den sonra gelenlerin “Atatürk’e evet Kemalizme hayır”cı olduğunun tüm netliğiyle ayırtına vardım.

Şimdi mi? Kemalizm rehberliğinde ve siz değerli Kemalist aydınların öncülüğü sayesinde Cumhuriyetime, altıoka, anti-emperyalizme sımsıkı sarılarak onları ölümüne kucakladım.

Sizi temin ederim ki Kemalist gençlik bu ülkeyi hiçbir zaman böldürmeyecek. Laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist güçlerin güdümündeki gerici ve bölücü örgütlerin eline bırakmayacaktır. Geriye gitmesine izin vermeyecektir.! “Serbest piyasacı” hain işbirlikçilerin vicdansızlıklarına tüm gücüyle karşı koyacaktır.

Yeter ki siz bizi aydınlatmayı tüm gücünüzle sürdürün.

Sayın Aydoğan, sizden imzalı bir yapıtınızı istesem, değerli zamanınızı çalar mıyım?

Tekrar teşekkürler aydınlatıcılığınız ve üreticiliğiniz için.

Hasan Çelik, Hacettepe Üniv., Beytepe/Ankara


ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM (2)

ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ

 

atatC3BCrk-ve-tC3BCrk-devrimi28129

 

Değerli Yazar Metin Aydoğan Beyefendi,

Milliyet gazetesinde Melih Aşık, son çıkan kitabınızı –Atatürk ve Türk Devrimi– okuyucularına tavsiye etmiş. O satırları heyecan ve gözyaşı dökerek okudum. Neden mi?

Kitabınızı okumuş ve değerini anlamıştım. Melih Aşık köşesinde kitabı tanıtırken, karaciğer nakli gibi çok önemli bir ameliyat geçirdiğinizi yazmış. Bu muhteşem kitabı demek ki yaşamsal sorunlarla uğraşırken ortaya çıkarmışsınız. Fedakarlığınızın bende yarattığı etki, Çanakkale Zaferi’nin 91.yıl kutlamalarıyla birleşince duygulanmama neden oldu. Ülkemizin zor bir dönemden geçtiği şu günlerde yazdığınız kitap, Türk toplumuna büyük bir hediyedir.

Seksen bir yaşında emekli bir Cumhuriyet öğretmeni olarak, kitaplarınızda yazdıklarınızın bir bölümünü ben yaşadım. Siz, yüce önderimiz Atatürk’ün devrimlerini gerçekleştirdiği günlerde yaşamadınız ama rüya gibi o günleri sanki yaşamış gibi mükemmel aktarmışsınız. Bunu nasıl başardınız bilmiyorum ama beni o destansı günlere götürdünüz, bana tadına doyamadığım o günleri yeniden yaşattınız, devrimler içinde geçen gençliğimi hatırlattınız. Sağ olun, var olun.

Kitabınızın verdiği güçle, kalmakta olduğum dinlenme evinde, Çanakkale Savaşı’nın önemini anlatan bir konuşma yaptım. Kaynak olarak sizin konuyla ilgili satırlarınızı, hemen hepsi Cumhuriyetin yükselmesi için emek vermiş olan benim gibi yaşlı insanlara aktardım; sonunda Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitlerine şiirini okudum.

Konuşma bittiğinde salonda bulunan herkes ağlıyordu. Hepimiz, yaşlı da olsak, anlattıklarınızın ve eserinizin değerini biliyorduk. Sağlığını adadığın eserin, insanların gönlünde yaşayacaktır. Size ve her adımınızı paylaşan o çok özverili hayat arkadaşınız, iyilik ve güzellik meleği Müzeyyen Hanımefendiye, yaşlı yüreğimin taşıdığı bütün sevgi ve saygımı sunuyorum.

Sizi ve ailenizi kitaplarınız aracılığıyla tanıyarak sizlerin dostu olmanın, benim için Tanrı’nın bir lütfu olduğuna inanıyorum. İki duyarlı ve kadirşinas kız vererek Cenabıhak sizi ödüllendirmiş. Kitaplarınıza yaptıkları katkılardan başka, büyük kızınızın Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma kitabınız için Paris’ten yazdığı harikûlade mektubu, size ilettiği duygularının güzelliğini, her sıkıldığımda açıp okuyorum. Böyle gençlerin olması bana umut veriyor.

Bu duygularla dolu olarak, iyi ki varsınız, iyi ki bu değerli eserleri bizlere sunarak, milli duygularımızı ateşliyorsunuz. Sizi ve eşinizi birlikte, sevgiyle gözlerinizden öpüyorum. Sağlıklı bir gelecek için dualarım sizinle olacak. Hoşçakalın.

Emine Yaşar Kutman-Etiler Dinlenme Evi-İstanbul

*

Sayın Metin Aydoğan,

Ben 19 yaşında Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi’ne devam eden bir gencim. Bitmeyen Oyun ve ardından Ülkeye Adanmış Bir Yaşam kitaplarınızı okudum.

Öncelikle canım ülkeme ve büyük çoğunluğuyla hala uyuyan akranlarıma, ülkem üzerinde oynanan oyunları, tarihçesi ve tüm çıplaklığıyla gösterdiğiniz için size sonsuz şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunarım. Kitaplarınızın her sayfasını, bir sanatçı titizliği ve bir düşün adamı emeğiyle hazırladığınızın bilincindeyim.

Değerli büyüğüm,

Eserlerinizle ve Metin Aydoğan adıyla biraz geç tanıştım. En kısa zamanda diğer yapıtlarınızı da okuyacağım. Okuduklarımla ne oldu derseniz, hemen şunu söylerim. Kitaplarınız sayesinde gözüm açıldı. Uyandım, silkindim. Atatürkçü ol(a)madığımı anladım. 1938’den, özellikle de 1950’den sonra gelenlerin, “Atatürk’e evet Kemalizme Hayır” cı olduklarının tüm netliğiyle ayırdına vardım. Şimdi mi? Siz değerli yol gösterici sayesinde Kemalizmin gerçek niteliğini kavradım. Cumhuriyetime, Altıok’a ve Kemalist ilkelere sımsıkı sarılarak, onları ölümüne kucakladım.

Sizi temin ederim ki, Kemalist gençlik bu ülkeyi hiçbir zaman böldürtmeyecek, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni, emperyalizmin güdümündeki gerici ve bölücü hareketlere bırakmayacaktır; tarikatçı cemaatlerin elinde geriye gitmesine izin vermeyecektir; ‘serbest piyasacı’ hain işbirlikçilerin vicdansızlıklarına tüm gücüyle karşı koyacaktır.

Yeterki siz bizi aydınlatmaya devam ediniz.

Aydınlatıcılığınız ve üreticiliğiniz için size sonsuz teşekkürler. Saygılarımla.

Hüseyin Demirtaş-Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan,

Göndermiş olduğunuz eserlerinizi aldım. Diğer tüm kitaplarınızda olduğu gibi bağımlılık etkisiyle okudum. Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (1) ve (2) kitaplarınız, Sayın Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında anlattığı destansı olayları, bilimsel temelleriyle bir kuram olarak ortaya koyuyor, Türk Devrimi’nin derinliğini belgeliyor. Kitaplarınız, Anadolu halkının kurtuluş meşalesini yakan ulu önder Atatürk’e neden inanmış olduğunun bir belgesi olarak biz okuyuculara ışık tutuyor.

Atatürk ve Türk Devrimi, Atatürk devrimlerini öyle çarpıcı, öyle kapsamlı ve öylesine sade bir dille ortaya koyuyor ki, bu kitabın Türkiye’nin yeniden kurtuluşunda çok önemli bir yeri olacağına inanıyorum. Türkiye gerçeğinin bir anlatımı olan bu eser, gerçek aydınlanmaya yönelecek iktidarların okullarda okutacakları bir kitap olacaktır.

Sizler, böyle eserlerle bizleri aydınlatmayı sürdürdükçe, bu ülke sahipsiz kalmayacaktır. Yaptıklarınızla okurlarınıza ışık olmayı sürdürmeniz dileğiyle, saygılarımı sunarım.

Altan Yapıcı-Kahramanmaraş

*

Sayın Metin Aydoğan

Kitaplarınızın pek çoğunu okudum. Eserlerinizin bende yaptığı etkiyi ve yarattığı coşkuyu anlatamam. Son olarak okuduğum Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı ile onun tamamlayıcısı Atatürk ve Türk Devrimi beni derinden etkiledi ve duygulandırdı.

Çok okuyan, ülkemin sorunlarını içinde hisseden bir insan olarak çok şeyi bildiğimi sanıyordum; daha doğrusu bilgi-kültür düzeyimin ileri olduğuna inanıyordum. Kitaplarınızı okuyunca bilgimin yetersizliğini ve bilginin sonsuzluğunu gördüm. Kitaplarınız, sizden öğrendiklerimle birlikte, bilgilerimi bilince dönüştürdü, ufkumu genişletti. Şimdi ülke ve dünya olaylarını, daha bilinçli olarak ve rahatlıkla görüyorum, olayları yerli yerine oturtuyorum.

Yazacak çok şeyim var, ancak değerli zamanınızı almak istemiyorum. Kitaplarınızı, kitapçılarda bulamıyorum. Sizden Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınızı rica ediyorum. Gönderirseniz beni mutlu edersiniz. Saygılar sunar ellerinizden öperim.

Mehmet Güleryüz-İstanbul

*

Metin Bey Merhaba

Sizi, Bitmeyen Oyun’la tanıdım, son olarak Atatürk ve Türk Devrimi’ni okudum. Kitabı bitirdikten sonra herkes gibi size ulaşmaya çalışıyorum ve bu e-mail’i atıyorum.

Kitabınızı bir internet sitesinde ki yorumlara dayanarak almıştım. İyiki de almışım. Kafamda parça parça olan düşünceler, kitabınızla birlikte bir puzzle gibi yerli yerine oturdu.

Kitabınızı, kah düşünerek, kah üzülerek, kah öfkelenerek bir haftada okudum. İşyerimde kitabınızı masamın üzerinde görenler (ne kadar üniversiteli olsalar da) “böyle kitaplara verdiğin paraya yazık, bu palavraları neden okuyorsun” diyebilmelerine ne kadar şaşırdım bilemezsiniz. Bunlar böyle söylüyorsa toplumun diğer kesimleri ne haldedir siz düşünün. Atatürk’e küfretmeyi yaşam biçimi haline getirmiş insanlar tanıyorum. Üzgün ve moralsizdim. Ancak, kitabınızı okuyunca, sanki büyük bir enerjiyle güçlendim. Atatürk’e, Türk ulusuna ve onun bir ferdi olarak kendime güvenim geldi. Çevremdeki okumuş cahillerin zavallılığını ve onlardan üstünlüğümü anladım.

Metin Bey, bu kitapları damarlarımıza aşıladığınıza göre, şimdi gideceğimiz yolu da bize göstermeniz gerekiyor. Siz, böyle bir görevle yükümlüsünüz. Bu kadar insanı başıboş bırakamazsınız. Ne yapmalıyız, ne etmeliyiz, bu kötü gidişi nasıl durdurmalıyız.

Atatürk’ün gerçekleştirdiklerine yeniden ulaşmak için, bu ülkeyi işi bilen insanların yönetmesi gerektiğini düşünüyorum. Bize yol göstericilik yapmanızı sizden rica ediyorum. Ben, üzerime alacağım görevi yapacağıma söz veriyorum. Şimdilik sizin kitaplarınızı yaymaya çalışıyorum. Bitmeyen Oyun’daki Mehmet Yalçın beyefendiye Allahtan rahmet diliyorum; onun size yazdığı mektubu okurken çok duygulandım.

Size, ben de hayatınızda sürekli başarı ve güç diliyorum. Türk ulusunun bugünleri de atlatacağına inanıyorum. Çünkü damarlarımızda Atatürk’ün ve sizlerin kanı var. Allah yolunuzu açık etsin. Saygı ve sevgilerimle.

Gültekin Kolcuoğlu-İstanbul

*

Değerli Metin Aydoğan,

Gönderdiğiniz kitaplar bugün elime geçti. Çok çok teşekkür ederim. Benim için çok ciddi maddi, ama ondan çok daha değerli bir manevi yardım yaptınız. Davranışınızı hayatımın her basamağında hatırlayacağım. Aktarmış olduğunuz bilgilerle düşüncelerime yön verdiniz. Bu bilgileri Türkiye Cumhuriyeti yararına kullanacağımdan emin olabilirsiniz.

Atatürk ve Türk Devrimi, beni çok etkiledi, sonuçları sarsıcı oldu. Bildiğimi sandığım konuları bilmediğimi, Atatürk’e yapılan haksızlığı ve ihaneti gördüm; Türk Devrimi’nin büyüklüğünü kavradım. “Tarih tekerrürden ibarettir, ders alınmazsa” sözcüğünün ne kadar yerinde olduğuna bir kez daha tanık oldum.

İnanıyorum ki ülkemiz üzerinde yaşayan vatandaşlarımız, bu kitapla, geçmişini öğrenecek, geleceğe daha sağlam adımlar atacaktır. Bunun için okumak, düşünmek, uygulamak ve ortak paydada birleşerek, gücünü toplumdan alan, Atatürk temelli Türkiye Cumhuriyeti’mizi yeni mücadelelerle eski haline getirmek şarttır. Aksi takdirde, içerde eski Bizans oyunlarının sürdüğü, dışarda yüzyıllardır değişmeyen emellerin kıskacında yenilen ve dağılan bir toplum olmaktan kurtulamayız. Kitabınız, kötü gidişi durdurarak Türkiye’nin güçlü kılınmasında çok önemli bir katkı sağlayacaktır. Ben kendi adıma yazdıklarınızı rehber alacak, kendime buna göre bir yön çizeceğim.

Tek düşüncem ve amacım, Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden güçlü ve basiretli bir ülke haline getirmek, bunu sağlamak için tüm ulusu ortak bir ulusal amaçta buluşturmaktır; bu amaç uğrunda gerekeni yapmak için çalışacağım. Düşüncem odur ki, başarabilmek için gereken donanıma sahibiz, bunu öğrenmemde katkınız büyüktür. Tarihi doğru yorumlayıp, bize belgeye dayalı bilgiler sundunuz. Yaptığınız çok güç bir iştir, yetenek ve özveri ister. Siz bu yeteneğinizin meyvalarını biz gençlere sundunuz. Sizi unutmam mümkün değildir. Sizi her zaman şükran ve saygı duygularıyla anacağım.

Umut Emre Sarıışık-Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan

Göndermiş olduğunuz Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı ile Atatürk ve Türk Devrimi’ni okudum. O kadar beğendim ve duygulandım ki tarif edemem. Atatürk’ün Bütün Eserleri adlı yapıtı okumayı çok istemiş ama okuyamamıştım. Görülüyor ki sizin kitabınız, belirttiğiniz gibi bir özet olduğu halde, benim için muhteşem bir yapıt olmuş. Atatürk’ün devrimleri nasıl gerçekleştirdiğini, Cumhuriyet’i güçlü bir devlet haline nasıl getirdiğini, hiç bilmiyormuşum. Bana, geçmişimizi ve sevgili Atatürkümüzü öğrettiniz; bu iyiliğinizi hayatım boyunca unutmayacağım.

Atatürk’ün kitaplığında okuduğu kitap sayısının 4289 olarak belirtmişsiniz. Ayrıca İstanbul Üniversitesi kitaplığından getirdikleri de cabası. Ben de bu konuda azmediyorum ve nasipse okuma konusunda herkesi geçeceğim. Okulda Sosyal Bilgiler Anabilim Dalı Başkanı’yla anlaştım. Bu sıralar Ermeni sorunu ve Müslümanlara yapılan zulümler konusuna yatkınlığım var. Ayrıca; Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar ve Rusları inceliyorum. Okulumun bitmesine üç yıl kaldı. Bu zaman içinde, özellikle Ermeniler hakkında çıkan yapıtların çoğunu okumayı ve tezimi bu konuda hazırlamayı düşünüyorum.

Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nın önsözünde dile getirdiğiniz “kitabı yazarken ben duygulandım, okurken de siz duygulanacaksınız” yargınızda çok haklısınız. Ben okurken belki de sizden daha çok duygulandım, heyecanlandım. Bu duyguları yaşattığınız için binlerce teşekkürler. Sizinle aynı duygularla heyecanlanmak bana mutluluk verdi.

Sizi örnek alıyor ve çok beğeniyorum. Yapıtlarınız her zaman elimin altında bulunacak. Yarın öğretmen olduğumda, onlardan yararlanarak öğrencilerimi Atatürk’ü ve Türk Devrimi’ni bilen bireyler olarak yetiştireceğim. Hoşçakalın, sağlık ve esenliklerle daha nice eserler vermenizi diliyorum. Saygılarımla.

Oğuz Kalaycı-Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan,

Göndermiş olduğunuz eserinizi aldım. Diğer tüm kitaplarınızda olduğu gibi bağımlılık etkisiyle okuduğum “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (1) Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı” kitabınız Sayın Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabında anlattığı Anadolu halkının kurtuluş meşalesini yakan ulu önder M.K.Atatürk’e neden inanmış olduğunun bir belgesi olarak biz okuyuculara ışık tutmaktadır.

“Atatürk ve Türk Devrimi” ise, Atatürk ve devrimlerini çok çarpıcı ve sade dille açıklamaktadır. Kitaplarınız o denli değerli ki, Türkiye gerçeğini ortaya koyan, bu kitaplar okullarda ders kitabı olarak okutulduğu gün, bana göre, Türkiye kurtuluş yoluna girmiş olacaktır.

Sizler böyle eserlerle bizleri aydınlatmaya devam ettikçe ülke sahipsiz kalmayacaktır. Eserlerinizle okuyucularınıza ışık olmaya devam edebilmeniz istemiyle sağlıklı bir yaşam ve esenlikler diler saygılar sunarım.

Ali Kalkan-Kahramanmaraş

 

 

 

 

 


ANTİK ÇAĞDAN KÜRESELLEŞMEYE 

YÖNETİM GELENEKLERİ VE TÜRKLER

 

 

antik_cagdan_kuresellesmeye

 

OKUDUĞUM EN ÖNEMLİ ESER

Vural Savaş

Müdafaa-i Hukuk ve Aydınlık Dergileri

Eylül ve Ağustos 2004

 

Hasan Ali Yücel “Dünya Edebiyatından Tercümeler” serisine, 23.6.1941 tarihinde yazdığı önsözde şöyle diyordu:

“Hümanizm ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi (aşaması), insan varlığının en müşehhas (somut) ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.”

Aynı “seri” ye bir yazı yazan İsmet İnönü ise, şu önemli hususu vurguluyordu (1.8.1941): “Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii (doğal) yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının (eserler dizisi) kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz.”

Hasan Ali Yücel ve İsmet İnönü’nün andığı satırları, ilk yetişme çağında adeta yol gösterici olmuştur.

Daha ortaokul öğrencisiyken, tutku derecesindeki şiir ve müzik merakımın yanında; Eflatun’un “Devlet”ini, Karl Raimund Popper’in “Açık Toplum ve Düşmanları”nı, John Bagnell Burry’nin Düşünme ve Söz Özgürlüğü’nü, Peyami Safa’nın “Türk İnkılabı’na Bakışlar’ını; edebiyat alanında ise, Stendhal’in Kızıl ve Kara” ve “parma Manaastırı” ile, Shakespeare’in tüm eserlerini, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu sunu” ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güne kadar düşünce ve duygu dünyamı, her önemli eseri okuyarak, dinleyerek veya seyrederek zenginleştirmeye çalışmaktan bir gün bile geri durmadım.

Metin Aydoğan’ı önce, Atilla İlhan’ın “ben hayatım boyunca bundan güzel bir şiir okumadım” diye nitelendirdiği “Bitmeyen Oyun” ve “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı eserlerinden tanımış ve sözkonusu kitapları okur okumaz telefonu sarılarak kendisini kutlamıştım.

Sonradan çeşitli sempozyumlardan biraraya geldik. Kendisi ve değerli eşiyle, saatler süren sohpetlerimiz oldu. Bu suretle başlayan tanışıklığımız, yıllar sonra eşsiz bir dostluğa dönüştü.

Metin Aydoğan’ın, Umay Yayınları arasında Haziran/2004’te çıkan “Antik Çağ’dan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adlı, 2 ciltlik 1162 sahifelik son eserini de, elime çabuk geçtiği için, sanıyorum ilk defa okumak bana nasib oldu.

Metin Aydoğan, eserinin oluşumunu ve bırakacağından emin olduğu izlenimini şöyle özetliyor:

“Türk insanını, bugün en çok gereksinim duyduğu şey, örgütlenmekti. Sanki gizli bir el birlikte davranmayı önlemeye çalışmış, bunu büyük bir beceriyle başararak Türkiye’yi aydınsız ve örgütsüz bir ülke haline getirmişti. Yaşanmakta olan tehlikeli durum bu olumsuz sürenin doğal sonucuydu. Ülke, geçmişte ezilip susturulan aydınlarına muhtaç hale gelmişti ancak bu kez ortada aydın kalmamıştı. Türkiye, Atatürk’ün en tehlikeli sonuç olarak gördüğü duruma düşmüş ve iç cepheden çökertilmişti…. Halkın biraraya gelme girişkenliği köreltilmiş, örgütlü davranmak neredeyse unutulmuştu. İnsana acı veren bir başka gerçek, Kurtuluş Savaşı’nın ve dayandığı Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesinin bilinmeyen bir konu haline gelmiş olmasıydı. Örgütlenmenin okulu yoktu ya da bu işin okulu yaşamın kendisiydi. Tarihsel gerçekler unutulduğu için, herşey yaşanarak yeniden öğrenilecek ve işe ‘sıfırdan’ başlanacaktı. Türkiye’de yeni bir ulusal uyanış kaçınılmaz olarak kendi örgütünü yaratacaktı.

Bu koşullarda, yapmam gereken bir şeylerin olduğunu düşündüm. Öğrenciliğimden beri örgütlü çalışma içindeydim. Mesleki ve demokratik örgütlere üye olmuş, yöneticilik yapmıştım. Örgütlü toplum olmanın önemini, kuramsal araştırmalarla birlikte, yaşayarak öğrenmiştim. Bildiklerimi derleyip toplayıp bir kitap halinde okurlarımın incelemesine sunmaya karar verdim. Bu girişimle, örgütlenme konusunu hem tartışmaya açacak hem de bana yöneltilen ‘ne yapmalıyız?’ sorusuna, her zaman başvurulacak bir kitapla yanıt vermiş olacaktım.

Üç buçuk yıl boyunca günde ortalama 12 saat çalıştım. Çok sayıda kitap okudum, dokuz bin kaynağa ulaştım, bunlardan ikibine yakınını dipnot olarak kitaba aldım.

Araştırmalar sürecinde beni, kimi zaman şaşırtan ancak çoğu kez öfke içine sokan gerçeklerle karşılaştım. Türk tarihine ve Türklere yapılan haksızlıkları, sistemleştirilen düşmanlığı, açık biçimde gördüm. Bunu yapanlara olduğu kadar, çok kapsamlı ve derinliğe sahip bu tarihi bize öğretmeyenlere de tepki duydum.

Kitabı okuyanlar, ‘biz adam olmayız’, ‘dünya bilimde yerimiz yok’ diyerek kendini aşağılayan yaklaşımlardan artık etkilenmeyecek, Türk olduklarını yarım ağız ve kısık sesle söylemeyeceklerdir. Atatürk’ün deyimiyle, ‘Türklerin güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça, Türk çocukları, gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır. Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek, bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratan bu adamlarla aynı soydan olduklarını öğrenerek sahip oldukları yeteneklerle hiç kimseye boyun eğmeyeceklerdir’…

Türk tarihinden ayrı olarak, Batı toplumlarını, günümüzdeki küreselleşmeden başlayarak ve Antik Çağ köleciliğine dek inerek inceledim. Doğu uygarlıklarını, en gelişkin örnekleriyle (Çin, Hint, İran) ele aldım. Türkler’in uygarlıklara ve Batı’ya yaptığı etkiyi ortaya koymaya çalıştım. Okuyucu, bugün olduğu kadar geçmişte de övünülecek bir ulusun çocukları olduklarını öğrenmelidir. Bunu yaptıklarında, bugün ülke yönetme savındaki politikacıların, Türk yönetim geleneklerinden ne denli uzak olduğunu görecekler ve ülkenin olduğu kadar kendi geleceklerinin de gerektirdiği, yeni bir yöneliş içine gireceklerdir. Ordu mensupları, Türk ordu geleneklerini; kadınlar, Türk kadınlarının sahip olduğu hakları; bilim adamları, Türk bilim adamlarının geçmişteki başarılarını; sanatkarlar, ahi geleneklerini; doktorlar, mimarlar, öğretmenler ataları olan meslektaşlarının nasıl çalıştıklarını görecekler, kendilerine olan güvenlerini arttıracaklardır.”

Metin Aydoğan’ın son eserinin, bende bıraktığı izlenimi tek cümle ile özetleyelim: “Okuduğum en önemli eser.”

Hem kendimizi ve hem de çağdaş dünyada olup bitenleri anlayabilmemiz için, antik çağlardan günümüze kadar bilinmesi gereken herşey, öylesine usta bir şekliyle bu kitapta biraraya toplanmış ki, inanılır gibi değil!…

Duyduğum heyecanın verdiği güçle, söz konusu kitapta değinilen önemli hususlardan bazıları hakkında, Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi’ne ayrıntılı bir makale yazmaya başladım bile…

Bu çapta bir eseri yazmak, bir “Türk” e nasip olduğu için öğünmek hakkımız değil mi?

Atatürk zamanında sonraki ilk yıllarda olduğu gibi, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözünü içtenlikle söyleyebilmek ve gereğini yapacak gücü yeniden kazanmak istiyorsanız, bu kitabı mutlaka okuyun.

 

*

 

 

GÜZELİN ARDINDAN

Bertan Onaran

25/08/2004 Cumhuriyet

 

Metin Aydoğan’ın Yeni Kitabı

Değerli dostum Metin Aydoğan, kırılgan sağlığına karşın bütün yurtcanseverlerin olması gerektiği kadar çalışkan, üretken bir insandır. Önceki kitaplarına bu köşede değinmiştim.

Bir süredir üzerinde çalıştığı, son kitabını bitirip bastırdı, bana da göndermiş: Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler.

Küresel buyurucu-yağmacıların 1919’da bitiremedikleri işi tamamlamak üzere nasıl büyük bir hırsla, hınçla üzerimize geldiklerini en azından bu gazetenin okurları biliyor. Dolayısıyla, gerçek yurtcanseverler bu son kıskaçtan nasıl kurtulabileceğimizi sorup, arayıp duruyor.

Nitekim kitabın yazılış gerekçesini açıklarken Metin Aydoğan da buna parmak basıyor: “Aldığım iletilerdeki söyleşi için gittiğim yerlerde, değişik toplantılarda ve beni görmeye gelen okurlarımla yaptığım görüşmelerde hep aynı soruyla karşılaşıyorum. Ülke sorunlarına duyarlı insanlarımız, kaygı ve üzüntü içinde hep aynı soruyu soruyorlar: Ülke tehlikede, ne yapmalıyız? Her yerde aynı yanıtı veriyor, herkese; düşünsel ya da inançsal ayrılıklarınızı, kırgınlıklarınızı bir kenara bırakın, siyasal ayrım gözetmeden, ulusal birlik anlayışıyla bir araya gelin, örgütlenin, diyorum.”

Bu öğüdün tutulması, insanların geçmişteki ve bugünkü yapılanmalar, örgütlenmeler konusunda bilgi edinmesine dolayısıyla bilinçli olmasına bağlı olduğundan; bütün dürüst, sevmeyi unutmamış, sorumlu insanlar gibi, yeryüzündeki toplumsal yapılanma ve örgütlenmelerin tarihini merak etmiş Metin Aydoğan.

Önce, basılı bir kitabı “Nasıl Bir Parti, Nasıl Bir Mücadele”’yi geliştirip genişletmeyi düşünmüş ama işin içine girince bu dar sınır yetmemiş.

Çok bilinçli ve kararlı bir Atatürkçü olduğundan, Ulu Önder’in söz ve düşünceleri arasında dolaşırken bütün öbürleri gibi altın değerindeki; “Türklerin güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça, Türk çocukları, gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır. Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek, bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratmış bu insanlarla aynı soydan geldiklerini öğrenerek sahip oldukları yeteneklerle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”

Türk soyunun yapılanma ve örgütlenmesini araştırmaya girişince, ister istemez bütün insan topluluklarının, yaşamış, yaşayan bütün uygarlıkların evrimini öğrenip yorumuna katmak zorunda kalmış; dolayısıyla hem Avrupalı toplumlara hem Doğu’nun, Asya’nın büyük, köklü devletlerine, uygarlıklarına çevirmiş meraklı bakışını eşiyle iki kızının dışında birkaç gönüllü yardımcı, bilgi-belge derleyici, aktarıcı bulma talihine ermiş ve bu yaratıcı imece 1162 sayfalık dev yapıtı doğurmuş.

Şöyle diyor kitabın arka kapağında; “Toplumsal evrimi oluşturan olaylar, öncekiler tarafından belirlenen, sonrakileri belirleyen süreçler halinde, zaman ve koşullara bağlı olarak ortaya çıkar, gelişir ve gelişimini tamamlayarak başka bir döneme geçer. Geçmişte sonuç olan, yeni dönemde neden’e dönüşür ve başka bir yeni dönemin hazırlayıcısı olur.(…) Unutulmamalıdır ki geçmişi unutanlar, onu yinelemeye mahkûmdur. Bu anlamda, ‘tarihçinin görevi geçmişi sevmek ya da geçmişten kurtulmak değil, bugünü kavramanın anahtarı olarak onu öğrenip geleceğe aktarmaktır’.”

Kısacası öbür, yapıtları gibi, ülkemizin parçalanıp paylaşılma tehlikesi geçirdiği günlerde kesinlikle, ivedilikle okunması gereken bir kaynak oluşturmuş Metin Aydoğan.

Ona ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.


*

 

 

AYDIN ÇIĞLIĞI

Öner Yağcı

Türk Solu 29.11.2004 Sayı 70 sf. 23

 

Son zamanda aydınların duyarsızlığından, aydın çürümesinden ve yurtsever aydınların seslerinin pek çıkmadığından söz ettim hep. Haksızlık ettiğimin farkındayım. Elbette duyarlı ve inatçı aydınlarımız var ve her şeye rağmen düşünce üretmeye, ellerinden geleni yapmaya, politik gerçekleri açıklamaya çalışıyorlar. Türkiye’nin parçalanması planlarına, ABD’nin ve AB’nin dayatmalarına karşı uyarma ve bildiklerini paylaşma her şeye, her engele karşın görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmek için çırpınıyorlar.

Bu aydınlarımızın yetersiz olduklarını da söylemiyorum. Ama birincisi medyanın aman vermeyen küreselleşmiş egemenliği, ikincisi yayın alanındaki tekelleşme, promosyonlar, sponsorluklar derken birçok aydınımızın, artık çığlığa dönüşmüş olan sesleri duyulamıyor bile. Sayısı az da olsa aydınlarımız, yine az sayıdaki yayınevleri aracılığıyla yapıtlarını üretmeye ve sunmaya devam ediyorlar.

Atillâ İlhan devam ediyor örneğin. TRT’deki programına son verilip sesi kesilse de bir başka TV’de seslenmeyi ve Cumhuriyet’teki “Söyleşi köşesinden salvo atışlarını” sürdürürken “Yıldız Hilal ve Kalpak” ı (Cumhuriyet Kitaplığı) yayımlıyor. “Gazi’nin Ulusal Solculuğu” altbaşlığını taşıyan bu kitabında Atillâ İlhan yurtsever aydınlığına kattığı özgün düşünceleri ile bu kitabında da ülkemizin karşı karşıya geldiği sorunlar ve sorunlara karşı neler yapılması gerektiğini tartışıyor. Ufkumuzu genişletmeye devam ediyor. Cumhuriyet’in ne olduğunu hala anlayamadığımızı, onun hayat demek olduğunu söyleyerek, bugün Cumhuriyet’in karşısına dikilen engelleri aşmak için yapılması gerekenler konusunda çok şeyler öğretiyor. Ulusal sol aydın birikiminin en önemli halkalarından biri olan, tarihini bugüne getirip ondan dersler çıkarma konusunda usta olan Atillâ İlhan’dan öğreneceğimiz ne çok şey olduğunu ve ona ne çok şey borçlu olduğumuzu bu kitapla bir kez daha görüyoruz.

“Karşıdevrim 1945-1950”, “Türk Direniş ve Devrimleri”, “SCE Olayı”, “Batılıların Kirli Yüzü Struma”, “Ben Bir Türk’üm” adlı kitapları Otopsi Yayınları’nca yayımlanan Çetin Yetkin devam ediyor örneğin. “Ben de Bir İnsanım” da anılardan yola çıkarak Atatürk’ü anlatıyor. Onun çeşitli yönlerini anlatan anıları bütünleştirerek bir insan olarak Atatürk portresi çıkarıyor. Onun insana verdiği değerin, doğa, ağaç, at ve köpek sevgisinin, duygululuğunun, duyarlılığının, yalnızlığının, evliliğinin, sevinçli ve üzüntülü anlarının, gözlerinin yaşlarla dolmasının, coşmasının, şarkılar ve marşlar söylemesinin anlatıldığı anıların bir araya getirilmesiyle büyük devlet komutanlığının, devlet adamlığının, siyasal kişiliğinin, birikimli bir aydın, kararlı bir yurtsever önder olmasının yanında insan olarak da ortaya çıkan yapısı Türk ulusunun ne kadar şanslı bir ulus olduğunun kanıtı oluyor. Böyle bir öndere sahip olan bir ulusun olduğunu düşünüyoruz kitabı bitirince.

Son yıllarda yayımladığı “Bitmeyen Oyun”, “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye”, “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?”, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adlı kitaplarıyla toplumsal belliğimizi güçlendiren ve düşünmeye iten, yaşamı sorgulayan ve uyaran Metin Aydoğan, örnek bir aydın olmanın gereklerini yerine getiriyor. Çalışkan olma zorunluluğunu ardı ardına sunduğu incelemeleriyle kanıtlayan Metin Aydoğan, “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adlı kitabıyla (Umay Yayınları) uyarmaya ve öğretmeye devam ediyor. Bir çeşit uygarlığın tarihi denilebilecek bu çalışmasından “ne olduğumuz nereden gelip nereye gittiğimiz ve nasıl bir geçmişe sahip olduğumuz” sorularının yanıtları vererek, “küresel saldırıya karışı ulusal kültürü korumak için bilgiyle donanmanızı ve tarihimizin bilinçli savunucuları haline gelmemizi” sağlıyor.

Ümit Yayıncılık’ta, Fikret Bila’nın “Hangi PKK?” ve Özdemir İnce’nin, “100 Pazar Yazısı” ve adlı kitapları yayımlıyor. Altın Kitaplar “Kurtuluş Savaşı Kütüphanesi” dizisini başlatıp ardı ardına yeni çalışmalar sunuyor. Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” adlı çalışmasını sunan Toplumsal Dönüşüm Yayınları hızlı bir tempoyla ulusal bilinç dağarcığımızı zenginleştiriyor. Otopsi Yayınları’nın yeni ve özgün kitaplığımızdaki yerlerini anlatıyor.

İleri Yayınları, genç bir yayınevi olarak sunduğu kitaplarla yeni ve diri bir soluk oluyor. Yetka Güngör Özden, Talat Turhan, Cihan Dura gibi aydınlarımızın yapıtlarının yanına “Kadro/Seçmeler”’i de katıyor.

Daha birçok yayınevinden sunulan onlarca kitapla aydınlarımızın suskunluğa boğulmadıklarını haykırıyor ve var olduklarını duyuruyorlar.

Yalnızca kitaplar da değil elbette, birçok dergide ve gazetede yer alan yazılarıyla da aydınlarımız, tarihlerinden aldıkları birikim ve güçle Türkiye’nin emperyalizme kolay teslim olmayacağını haykırmaya devam ediyorlar; Nâzım Hikmet’in “vatan hainliğine” devam etmesi gibi.

 

*

 

 

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj 07.10.2004

 

Metin Aydoğan’ın eserlerini, adeta sayfalar arasında gezip satırları lime lime işleyen bir nakkaşın elinden çıkmış gibi okuyoruz. Okudukça etkileniyor, okudukça hayranlığımız artıyor.

Metin Aydoğan’ın son kitabı “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler”, Umay Yayınları’ndan çıkmış.

Antik Çağdan küreselleşen dünyaya kadar yönetim sistemlerinin nasıl temellendiği kapsamlı olarak irdelenmiş kitapta.

Türkiye’de yakın dönem siyaset arenasında sağ ve sol siyaset aktörlerinin başından geçenleri, biraz da arka planını öne çıkararak masaya yatırmış Aydoğan. Metin Aydoğan’ı bu güzel çalışması için tebrik ediyorum.

(Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler. Metin Aydoğan. Umay Yayınları 2004)

 


TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR 1919-2015

 

TC3BCrkiye-C39Czerine-Notlar

 

Metin Aydoğan’a

Biz, Mustafa Kemal’in henüz Milli Mücadele başında bütün ümidini bağladığını ifade ettiği Türk Gençleriyiz!

Biz, “Mandayı savunursa Mustafa Kemal’e de karşı çıkarız” diyen Tibbiyeli Hikmet’leriz! Biz, Kaymakam Kemal Bey’in cenazesinde emperyalizmi yurttan atmaya ant içenleriz! Biz, askeri liseden Ankara’ya kaçan, Milli Hükümet Harbiyesi’nin ilk öğrencileri ve ilk mezunlarıyız, 19 yaşındaki Enver ve 16 yaşındaki Lütfü’yüz! Biz, Hasan Tahsin’iz, İsmail Hakkı’yız! Biz, Kuvva-i Milliye’yiz; Yörük Ali’yiz, Yahya Kaptan’ız, Ödemişli Hamdi’yiz, Faik’iz, Gördesli Makbule’yiz, Hafız Halit Kızı Nezahat’ız! Biz Türk Devrimi’yiz; Mustafa Necati’yiz, Mahmut Esat’ız!

Biz efsanevi Saka Kızlarıyız! Yurt savunmasını haysiyet sayan Sumer’iz!

Biz Türk Genciyiz! Biz insanlık bilmeyen sömürge beyinlilerin devşirdiği üç beş çocuk değiliz! Biz Asya’yız, Mezopotamya’yız, Avrasya’yız; biz Anadolu’yuz, Türkiye’yiz!

Biz devşirmekle, saptırmakla, hatta öldürmekle bitmeyiz! Biz, yarınız!

Biz sizden esinleniyoruz… Sizden güç alıyoruz!

Siz bizim çürüdü sanılarak tarihin en izbe dehlizlerine gömülen köklerimizi de, yalan kaplı bir taşa bağlanarak denizin dibine tekmelenen ulusal gerçeklerimizi de içine itildiği gölgeden sökerek üstündeki tortuyu temizlediniz; bilimsel ve evrensel çerçevede, bu günümüzle bir daha ayrılmamak üzere buluşturdunuz.

Siz, küresel tekelcilerin hoşuna gidecek sipariş bir münevver değil, elektrik şebekesi tepkesiyle halka ulaşan bir Türk Aydınısınız!

Siz, onyıllarca yalanla, kirli siyasetle hepsedilen, kuşatılan Türk Ulusu’na gerçeği taşıyan kağnı kollarısınız, ulusal uyanışı mütevazı bir tıkırdamayla karış karış yayan telgraf tellerisiniz. Siz, Cumhuriyet’in devrimci ruhunu, bir yurdu tren raylarıyla donatırcasına sabırla ve köklü bir şekilde bugüne işlemektesiniz.

Biz birlikte varız, birlikte var olacağız!

Sayenizde ve sayemizde… “Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz!”

Can Güçlü, Cem Erkli, Ayça Yılmaz, Beril Veziroğlu, Tayfun Acar, Sarp Ateş, Oğulcan Güngör, Gizem Girişmen

—●—

Saygıdeğer Metin Aydoğan,

Ben Turgay Sayılan. İstanbul’da yaşamaktayım. 25 yaşında profesyonel bir aşçıyım. Kitap kurdu ve karıncası olmaya son 1,5 yıldır başladım. Kilometre taşlarını okuyarak size kadar geldim (Geç kalmış olduğumu düşünmek bile istemiyorum).

Ülkemin düştüğü açmazdan yakınarak siyasi bir mücadeleye de başladım. Örgütlü olarak! Osman Pamukoğlu’nun Genel Başkan olduğu Partide İstanbul İl Gençlik Kolu Başkanı ve Bakırköy İlçe yönetim kurulunda görev üstlenmekteyim. Yurtsever bir Çukurova çocuğuyum.

Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 kitabınızın bir okuyucusu olarak, içimden geleni size bu yol ile aktarmak istedim. Ekte size ait birkaç cümlem var hocam. Sağlıkla kalın.

Turgay Sayılan

—●—

Saygıdeğer, nadir bulunan, ufkumu uzak yolculuklara çıkaran, zihnimin yaşam kaynağı ve bilginin yıldırım muhafızı olan Metin Hocam,

Bir solukta okuduğum 1923-2005 kitabınızı, üç farklı eylemsel tavırda bitirdim.

Birincisi; bağrımdaki gonca gülleri koparan kışın, soğuk duvarları bile olmayan evreninde çaresizlik içindeydim. Kapana kısılmış gibiydim.

İkincisi; yalnız olmadığımı, vatan toprağına düşen yağmur tanelerinin zamanı geldiğinde nice çeşitlikte güller yarattığını gördüm. Gönlüm şenlendi.

Üçüncüsü; ilk eylemime tekrar geri döndüm. Fakat nereden geldiğimi anında hatırlayıp heybetlendim. Anladım ki, ‘havası’ soğuk olan memleketimin güneşe ihtiyacı var. Ateş olmak için daha hızlı koşmaya başladım.

Sağolun! Varlığınız, topraklarımızda yetişen nice nesilleri bereketlendiriyor/bereketlendirecektir. Anadolu kokan yüreğiniz önünde saygıyla eğiliyorum. ‘Sağlık’la kalın.

Turgay Sayılan

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Ben bir lise öğrencisiyim. O kadar yalnız, gerçekten o kadar sa-hipsiziz ki kitaplardan başka tutunacak dalı yok biz lise öğrencilerinin. Yuvalanan ocaklar, eylemlerde öne sürmeye çocuk arayan bölücü gruplar, Mustafa Kemal’in gölgesi altında terörizmle karanfil alış verişinde bulunan bilimsel sosyalistler, ulus kavramını yıkmaya çalışan fedoal komünistler ve daha niceleri…

Her gün biriyle, bir ikisiyle ya da her biriyle mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Bir arkadaşımızı daha kapanlarına kıstırmamaları için. Bu metni okuyacak olanlar “neden kapana kısılmak olsun ki” diyebilirler, “gençler oraya buraya ya da iktidara tepkilerini gösteriyorlar canım işte” diye düşünebilirler. Ancak böyle düşünenler yaşamsal bir soruyu yanlış yorumlamaktadırlar.

“Bizim Mücadelemiz kime?”

Bizim Mücadelemiz, ne istemimiz dışında değişen iktidarlara, ne de bizim gibi düşünmeyen insalara karşı; mücadelemiz kuşkusuz Cumhuriyet’in ilk dönemlerinden beri artarak süregelen gericiğiliğe karşı. Bunun için kısa vadeli çözümlerle, gereksiz eylemsellikle bir ar-kadaşımızın bile harcanmasını, enerjisini yitirip umutsuzluğa kapılmasını istemiyoruz.

Gereken eylemselliğin ne olduğu, ideoloji ve pratiğin nasıl bir arada yürütüldüğünün cevabının Türk Devrimi’nde saklı olduğunu biliyoruz. Ancak günümüz yazarlarının ve aydınlarının gayri millici tavırları ve popülist kaygılarından ötürü Türk Devrimi ve Türk Bağımsızlık Savaşı hakkında yeterli ve çarpıtılmamış bilgiye ulaşamıyoruz.

Bu noktada devreye siz ve sizin gibi gerçek aydınlar giriyor.

Lisemde Atatürkçü Düşünce Kulübü başkanlığı yaptığım dönemde tüm ekibime okuttuğum “Türkiye Üzerine Notlar” tam anlamıyla Kemalizme giriş kitabı. Anlatımda ve aktarımda sadelik, yalnızca bilgi kirliliği yapan gereksiz yabancı kavramlardan uzaklık gerçekten muhteşem. Bir liselinin çantasından asla çıkarmaması gereken bir kitap. Size ne kadar teşekkür etsek az.

Aslında bakarsanız bazen düşünüyorum da ya siz olmasaydınız? Yazdığınız onlarca kitap olmasaydı? Umutsuzluğa kapıldığımızda, enerjisiyle ve gülümsemesiyle bize güç katan, Metin abimiz, Metin amcamız, Metin hocamız olmasaydı? Bizlere kim sahip çıkardı?

Barış Ozan Özdemir-ÇEAŞ Anadolu Lisesi Öğrencisi

—●—

Sevgili hocam, üstadım…

Kitaplarınızı, yazılarınızı büyük nutkun bir açılımı gibi algılarım. Bendeki etkisi bu.

Batı dünyasının 200 yılda gerçekleştirdiği aydınlanma devrimini Atatürk’ümüz, 1919 başlangıç sayarsak 19 yıla sığdırmıştı. Onun yaptıklarını yıkmayı hala bitiremedik. Siz, bu kazanımların nasıl gasp edildiğini, nasıl yok edildiğini ve nasıl satıldığını kitaplarınızda adeta haykırdınız.

Sevgili hocam ben bir okurum, aynı zamanda bu güzelim kısrak başı ülkemin yurttaşıyım. Biz okurlar kalemi yalnızca satırların altını çizmek için kullanırız. Ancak, 11 yıl önce “Bitmeyen Oyun”u okuduğumda, sesinize ses vermek için özdeş duygular içinde sizin için kalemi elime aldım ve özdeyişlerle göndermeler diyebileceğim amatör şiirimi yazdım.

2003 yılında okuduğum Bitmeyen Oyun kitabınıza ithafen yazdığım aynı isimli şiirimi, gönderiyorum. Bu, benim size naçizane hediyemdir. “Yazılı Kaya” dergisinde yayımlanan bu şiir, kitabınızın bendeki ruhun yansımasıdır.

Hastalığınız döneminde çok üzüldük, şimdi iyi olmanız bizleri çok mutlu etti. Size daha çok ihtiyacımız var, sağlıklı nice yıllar diliyorum. Saygılarımla

Kamil Afacan

BİTMEYEN OYUN

Batırın/gemilerini umudun

Durdurun,

Durdurun yolcuyu koşmasın.

Kapıları kilitleyin.

Yakın paraların hepsini,

Açmasın.

Kazıyın yüreklerden acıları, suları denize, ateşi çöle bırakın.

Bağlayın gözlerini bir bir üzümlerin.

Alın yatağı altından Arslanın,

Harcayın ak akçeleri…

Tetiklerini kırın silahların.

Davullarını çalın suların.

Ateşi alın elinden Neronun,

Kapılarını kapatsın Bağdatın Genç Osman…

Kuyularını yıkın Orta Doğunun,

Şeytanın kanı akmasın.

Çağırın aç kurtları…

Ondokuzla Otuzsekiz arası,

Yeni bir Dünya koyun sofraya,

ULUSAL BAĞIMSIZLIĞI HAYKIRSIN

Bitsin bu oyun,

Analar ağlamasın…

Kamil Afacan

—●—

Sevgili Hocam,

Bilmem anımsar mısınız, üç yıl önce sizi Urla’da ilk ziyaret ettiğimde anlatmıştım; TED Ankara’da lise son sınıf öğrencisiyken bir yandan üniversite sınavına hazırlanıp, bir yandan tarihe ve dünya siyasetine ilişkin okuyabildiklerimle çevrede ve ülkede olan biteni anlamlandırmaya çalışıyordum.

Kaynak çoktu. Kitapların içinde bilgi de çoktu. Temelsiz ve niteliksiz bilgilerle dolu kitaplar çoğunluktaydı. Türkiye’yi ve Türk Devrimi’ni tarihsel-düşüngüsel bakımdan nesnel ve bilimsel olarak ele alabilen kaynakların çoğu ise ya bu çalışmayı doğru düzleme oturtamamış, ya savlarının altını gereğince dolduramamış ya da konuyu gerekli soğukkanlılıkla ele alamamış kişilerin elinden çıkmıştı. Büyük bir iştahla kitaptan kitaba geziyor ve aradığımı tümüyle bulamamanın düş kırıklığına karşın hevesimi ve inancımı diri tutmaya çalışıyordum. Tümüyle bağ kurup sırtımı dayayacak kadar güvenemediğim kaynaklardan edindiğim bilgileri derleyip toparlayıp eleştirerek bir görüş sahibi olma yöntemine razı olmuştum.

18 yaşında birinin tarihten bugüne bir ülkenin kuruluşunun altındaki düşüngüyü, kuruluştan bugüne geçirdiği evreleri, eşzamanlı ve bağıntılı olarak dünya tarihinin içeriğini ve o ülkenin dünya siyasi çerçevesi içindeki konumunu derinlikli ve kapsayıcı biçimde öğrenmesini sağlayacak, aynı zamanda onu hem konuyla ilgili bilimsel düşünmeye yönlendirecek, hem de bunu yapmasını sağlayan altyapıyı sunacak nitelikte bir yapıta henüz denk gelmemiştim.

Dolayısıyla Yeni Dünya Düzeni’ni okumaya okul minibüsümde başladığımda henüz önsözü bitirmeden kapağı ansızın kapatıp, gözümü karşıya dikip, “Şu anda çok önemli bir kitap okuyorum” diye mırıldanışıma, herhalde yanımda oturan arkadaş hiç anlam verememiştir.

Yeni Dünya Düzeni gibi Yönetim Gelenekleri de, ardından Bitmeyen Oyun ve diğerleri de yalnızca düşüngüsel gelişimimde temel yapıtaşları olmadı, aynı zamanda tarihi ve ülkemi bilimsel bir yöntemle ele almamı sağlayacak çalışma ahlakını ve yöntemini de bana kazandırdı, nitelikli kaynaklar bulmamı kolaylaştırdı.

Yönetim Gelenekleri’ni okurken kitabın içindeki telefon numarasından Aynur Abla’yı aramış ve numaranızı almıştım. İlk kez telefonda konuştuğumuzda size “bir Türk genci sıfatıyla teşekkürlerimi” sunmuştum.

Yeni Dünya Düzeni’nin önsözünü okurken kapıldığım heyecan da, sizinle görüşüp en azından bir kez teşekkür edebilme isteğini doğuran coşku da beni geçtiğimiz yıllar boyunca yalnız bırakmadı; okuyup araştırma, eğitim ve eylem süreçlerimde hep yanımdaydı ve yanımdaydınız. Kendimi öğrenciniz olarak görmekten kıvanç duyuyorum.

Sonuç olarak bugün Türk Devrim Tarihi’ne ilişkin yazılmış en önemli kitaplardan biri olan Türkiye Üzerine Notlar’ın yeni basımına ufacık da olsa katkı sağlıyor olmanın da, önsözünde çalışmamızdan söz ediyor olmanızın da benim için ne kadar büyük bir gurur olduğunu açıklamak benim için zordu. Telefonda bir teşekkür edememiş olma nedenim budur; bu uzun açıklamayı yazma nedenim de budur.

Sonsuz sevgi ve saygıyla.

Can Güçlü-Ankara

—●—

Sayın Hocam,

Türkiye Üzerine Notları elime almadan önce, dürüst olayım, beni bu kadar etkileyecek ve başucu kitaplarım arasına girecek bir yapıtı okuyacağımı tahmin etmiyordum. Memleketim Selimiye Köyü’nde (Çayeli) geçirdirdiğim okul tatilleri, benim için ülke sorunları üzerinde kafa yorabileceğim, insanlığın nereden, nasıl gelip nereye gittiğini öğrenebileceğim, şehir yaşantısından ve gürültüden uzak, kitaplar içinde geçen süreçlerdir. İşte bu süreçlerden birinde, ay-yıldız ile sanayileşmeyi simgeleyen fabrika bacalarının yer aldığı kırmızı kapaklı bu kitabı o-kurken yakın tarihimizin çarpıcı gerçeklerine erişme olanağı buldum.

En az 2500 sayfalık bir konuyu 250 sayfada özetleyerek -ne yazık ki- uzun kitaplar okumayı pek sevmeyen gençlere sunan, öne sürülen savların kaynaklarla ve sayısal verilerle belgelendiği Türkiye Üzerine Notlar için kitabı yazan size ve emeği geçen herkese gıyabınızda ettiğim teşekkürlerimi bu mektupla da iletmek istedim.

Türk Devrimi, özellikle 2.Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya düzeninden sonra büyük suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Soğuk Savaş sonrası küreselleşmeci yeni düzende bu karalamalar giderek çoğaldı. 2015 Türkiyesinde basın-yayın dünyası artık Kemalizme, Atatürk’e, Türk Devrimi’ne saldırmayı erdem sayıyor. Böylesi bir ortamda, Türk Devrimi’nin gerçeklerini ve devrimden dönüş sonrası içine düştüğümüz durumu tüm çıplaklığıyla anlatan bu kitap, vatanseverlerin, Kemalistlerin el kitabı niteliğindedir. Sizin gibi vatansever aydınların açtığı yolda daha iyi ürünler verilene kadar da bir numaralı el kitabı olarak kalacaktır.

Sizin bu kitabı yazmanızdaki amacınız, biz okurların da kitaba dört elle sarılmamızın nedeni, Türk milletini emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmak ve insanca bir yaşamın gereklerini tüm yurtta ve dünyada egemen kılmaktır. Türkiye Üzerine Notlar’ın, bu özlemin gerçekleşmesine katkı koyacağına inanıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Sağlıkla.

Erhan Sandıkçı-Üniversite öğrencisi, İstanbul

—●—

Saygıdeğer Metin Hocam;

Bu satırları Adana’dan, Makine Mühendisi olmasına 1 yıl kalmış bir Kemalist genç olarak yazıyorum. Daha önceleri satır ve cümleleri sıklıkla sıralamış olduğum yerler oldu. Ancak, bu kez yaptığım hepsinden daha ağır, daha heyecan ve onur verici. Çünkü bu kez, ken-dimde asla olmadığına inandığım -sizi okuyana dek- bir çok at gözlüğünü yok eden insana, hocama yazıyorum.

Sizi “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” adlı şaheserinizi okuyarak tanıdım. O günleri bir çok insan gibi ben de hayatımda bir dönüm noktası olarak kabul ediyorum. Savunduğum düşüncelerin, ülkeye dair sahip olduğum heyecanların doğruluğuna bu eser ile emin oldum diyebilirim.

Hep aradığımız Müdafaai Hukuk ruhu ile hiç bir zaman duymadığımız gerçekleri bulduk “Türkiye Üzerine Notlar” da. Kemalist Devrim’in sahibi olan önderin, mücadelesi boyunca düşünsel yalnızlık duyduğunu, 19 Mayıs 1919’da aslında hiç bir şeyin hazırda bekle-mediğini gördük. Evet, bunları Nutuk’ta da görmüş ve hissetmiştik. Fakat anladık ki bu gerçekleri 21.yüzyılda da cesaret ile haykıracak aydına ihtiyacımız varmış. Bu ihtiyacı varlığı ile birlikte ilk defa tanıdık.

Bu ihtiyacın varlığı ile olağanüstü bir sorumluluk duygusuna ulaştık. Hangi şartlar altında, sağlığınızı dahi fedekarlık unsurunun içine katıp ne şekilde yazdığınızı öğrendik, bizzat sizden. Gerçeği yazmanın ve örgütlenerek bunu topluma anlatmanın önemini gördük ve bunu namus ile eşdeğer bir sorumluluk olarak kabul edip Kemalist Devrim’i yapanlara borçlu hissettik kendimizi. Çünkü siz sadece yazmadınız, yazdığınızı yapmaya da çalıştınız. Hedefiniz, bireysel değil toplumsaldı. Bunu tertemiz Türkçenizde, satırlarınızda gördük.

İdeolojimizin; eğitimden sağlığa; ekonomiden toprak sorununa kadar çağının en doğrusu, çağdaşlarının en gelişmişi olduğunu öğrendik bu kitapla. Tarih kitaplarımızda kuru bir ifade ile geçen “mazlum milletlere örnek olan mücadele”yi somut örnekler ve nesnel kıyaslamalar ile olduğu gibi anladık. Gelişmeye imkan veren ideolojinin Kemalizm olduğu gerçeği ile tanıştık.

Evet, çoğul fiil ekleri ile yazıyorum. Çünkü siz yazdığınızı yap-maya çalışırken biz okumak ile kalamazdık. Bir parkın meydanında günlerce kitaplarınızı tartışan gençleriz biz, kaleminizin onurunu hiç bir zaman unutmayacak olan. Mustafa Kemal’in dediği, sizin de sıklıkla tekrarladığınız gibi “kendiliğinden devreye giren elektrik şebekesi, tarihin emri” yakındır hocam. Sağlıcakla kalın.

Saygılarımla…

Çağatay Uncu-Çukurova Üni. Makine Müh.Böl.

—●—

Sevgili Metin Hocam,

“Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitabınızı, dün gece 23:30 civarında bitirdim. Askeri kitapları da aynı zaman içinde dönüşümlü olarak okuduğumdan kitabınızı ancak 24 saatte bitirebildim.

Tabii yine çok beğendim ve de zevk alarak okudum. Bu konuda yanılmadığıma eminim, daha iyisi yok. Sizin kitaplarınızda değişik bir tarz var. Okuyanı yormuyor, ikna ediyor ve aklında soru işareti bırakmıyor. Son kitabınız da bu mihverde yazılmış öğretici bir eser. Atatürk’ü çok iyi bilirim diyenlerin okuması gerekiyor. Kitabın bölümleri ile ilgili tesbitlerimi izninizle açıklayayım:

1-Eserinizde adı geçen Alman bilimadamlarını ilk defa duydum, hem gururlandım hem de sevindim. Dünyanın (zamanının) en iyi ilim adamları ülkemizde eğitim vermişler bilimle uğraşmışlar. Bu bölüm benim için oldukça öğretici oldu.

2-Yabancı sermayenin ülkemizdeki işlevinin nasıl olması gerektiğini çok iyi anlatmışsınız. Kontrol bizde olacak. Çünkü sermaye bize muhtaç, biz sermayeye değil.

3-AB’ne alınmama nedenlerini belirten tesbitlerinize sonuna kadar katılıyorum. Kısa ve net bir biçimde durumu özetlemişsiniz. Eminim bu konu hakkında kitap yazarsınız. “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?” de zaten yazdınız. Ama bu kitap hap gibi olduğundan bu kadarı bile, görmek isteyenler için yeter artar.

4-Kitapta beni en çok şaşırtan bölüm ise, 5 Mart 1959 tarihli ABD ile yapılan anlaşma… Anlaşmaya göre belirttiğiniz şartlar oluştuğunda, ABD ülkemize askeri müdahalede bulunabilecek. Pes yani… Ne diyeyim hocam. Önsözde siz demişsiniz zaten. Sanırım Haydar TUNÇKANAT da bu anlaşmayı atlamış! “İkili Anlaşmaların Gerçek Yüzü” adlı kitabını okudum fakat buna rastlamadım. Bunu yazmaması ilginç… Ya da bu olay 1969 yılında (basım tarihi) günyüzüne çıkmamıştı.

Saygıdeğer Hocam;

Daha yazacak çok şey var. Bir solukta okunabilecek bir kitap. Bilgi dolu, belge dolu, özlü anlatımlı, akıcı bir eser. Ancak ben de sizden bir kitap yazmanızı istiyorum. Sanırım bu kitaba tüm ülkenin ihtiyacı var. Önerim şu: Kitabın ana konusu Kemalizm’in günümüze ve günümüz koşullarına uyarlanması. Yani Atatürk yaşasaydı bunu böyle yapardı bunu böyle yapmazdı. Bu Kemalizm’dir, bu Kemalizm düşmanlığıdır. Bu doğrudur bu yanlıştır diye… Adı da şöyle olabilir belki: Kemalizm Bu, ya da Atatürk Yaşasaydı, Gerçek Kemalizm. Ana başlıklar; önce ilkeler sonra yakın tarihimizde meydana gelen olaylar. En son yine Nasıl ve Ne Yapmalı.

Bahsettiğim konular kitaplarınızda dağınık olarak mevcut. Fakat kalın kitapların okunmaması sebebiyle dikkat edilmemiş olabilir. Yani yine bir hap yapmanız gerekecek. Bu sayede herkes gerçek Kemalizm’i öğrensin. Atatürkçülükle hiçbir ilgisi olmayanlar bile işine geldiğinde kendisine Atatürkçüyüm diyor. Bunun net çizgilerle ayrımını ancak siz yapabilirsiniz. Bu da okullarda okutulacak ders kitabı olur. Umarım doğru anlatabilmişimdir. Saygılar sunar ellerinizden öperim. Müzeyyen Abla’ya da sevgi ve saygılarımı iletiniz. Lütfen. Bu sözü sevmiyorsunuz ama kendinize iyi bakın…

Tarık Kalıcı, Yüzbaşı–Erzurum

—●—

Sayın Metin Aydoğan

Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 ve Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı kitaplarınızı büyük bir heyecanla okudum. Konuları birbirine ustaca bağlıyor ve araya girmeden bütüne ulaşmada büyük başarı gösteriyorsunuz. Okuyucu, sanki kitap okumuyor, iyi çekilmiş bir film izliyor ve onun hızıyla kitabı bitiriyor.

Kitaplarınızın yaptığı etkiyi ve içimde yarattığı coşkuyu anlatmam olanaksız. Akıcı diliniz ve tertemiz Türkçenizle, bize kazandırdığınız yapıtlarınız için binlerce teşekkür. Sevgiler ve saygılar.

Nilgün Sarman, Öğretim Üyesi ve Çevirmen-İst.

—●—

Metin Hocam;

“Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005”  kitabınızda, “geçmişi öğrenip ondan ders çıkarmak isteyenler için önemli olan nereye gelindiği değil, nereden nereye gelindiğidir” diyorsunuz.

Ben ve benim gibi henüz yolun başındaki pek çok ekonomist için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini tayin edecek politikaların üretilme sürecini hangi bakış açısıyla değerlendirmemiz gerektiğini ne güzel özetlemişsiniz.

Cumhuriyet ekonomisinin inşa edildiği altın yılları görmüş geçirmiş bir millet olarak; Türk Tipi Kalkınma modeliyle sağlanan başarıdan nasıl bir yoksulluk kısır döngüsüne maruz bırakıldığımızı gösteren değerli bir yapıttır kitabınız. Karşılaştırmalı irdelemenin çok başarılı bir örneğidir.

Biz Kemalist ekonomistler, günümüzdeki yağmacı politikalara, sömürüye dayalı ilkel kapitalizmin insanı hiçe sayan uygulamalarına karşıyız ve buna karşı mücadele ediyoruz. “Türkiye Üzerine Notlar” ile bize, sosyal devletin niteliksizleştirilmesine ve Türk Ulusunun içine çekildiği kültürsüzleştirilme politikasına karşı duruşumuzun ne olması gerektiğini gösterdiniz. En değerli başucu eserlerinden birini bize armağan ettiğiniz için teşekkürü size bir borç bilirim. Saygılarımla.

Zübeyde Ekmekçi-Ankara Üni.Siyasal Bilgiler Fak.

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

“Türkiye Üzerine Notlar”, “Bitmeyen Oyun”, “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam” kitaplarınızı sayenizde edindim ve hepsini büyük bir zevkle, her cümlenizi belleğime kazıyarak okudum.

Satırlarının altını öfkeyle çizerek okuduğum “Türkiye Üzerine Notlar” kitabınız bende çok büyük bir etki yarattı. Kitabınızda insana utanç veren geri dönüş sürecini, bir bir yok edilen ulusal değerlerimizi, Kuvayi Milliye ruhu ile kovulan emperyalizmin sahte hükümetler ve değişmeyen parti politikaları eşliğinde ülkemizdeki geri dönüşünü gördüm.

“Türkiye Üzerine Notlar” kitabınızda; 1939 yılında başlayan geri dönüş sürecini, Mustafa Kemal’e ve onun eşsiz devrimine vurulmak istenen darbeyi, Türkiye’nin karşılaştığı iç ve dış saldırılar üzerine yazdıklarınızı büyük bir korku içinde okudum. Bu kitap sayesinde Türkiyenin içinde bulunduğu çıkmazdan yalnızca Kemalist Devrim ışığında kurtulacağını bir kez daha anladım.

Kitabınızı bitirdiğimde kendime sorduğum sorular ve bu sorulara bulduğum yanıtlar beni oldukça rahatsız etti. “Bir şeyler yapmalı, Türk gençliği Türk Devrimi’ne sahip çıkmalı” dedim. Ulaşabildiğim herkese bu kitabı okutmaya ve benim gördüklerimi onlara göstermeye çalıştım.

Günümüzü geçmişle birlikte ele alan kitaplarınız ve yazılarınız bizlere bilinçlenme ve örgütlenme yolunda büyük katkılar sağlıyor, Kemalist Devrime olan inancımızı artırıyor.

Milletimizi uyandıracak benzer kitaplarınızı görmeyi umut ediyorum. Bilginiz bol ve kaleminiz güçlü olsun. Saygılarımı sunarım.

Sena YAŞAR-Adana Sungurbey Anadolu Lisesi

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Ben sizin bir okurunuzum. 2000’li yılların başında Eskişehir’de üniversite eğitimi aldığım dönemde “Bitmeyen Oyun”, “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?”, “Yeni Dünya Düzeni Kemalizmve Türkiye 1-2” başta olmak üzere pek çok kitabınızı okumuştum. Ve tabi büyük bir hayranınız olmuştum. Hatta o zamanlar sizinle e-posta vasıtasıyla birkaç kez de yazışmıştık.

Siyaseten Kemalist/Sol çizgide bir insanım. Sorulduğu zaman siyasi görüşlerimin oluşmasında üç kişinin etkili olduğunu söylerim. İlk ikisi Doğan Avcıoğlu ve Attila İlhan’dır. Diğer kişi de sizsiniz. Üniversite yıllarında kitaplarınızı tekrar tekrar okur ve arkadaşlarımla da paylaşırdım. Bugüne kadar okuyup en beğendiğim kitap sorulduğundaysa ilk olarak Milli Kurtuluş Tarihi’ni, ikinci olarak Türkiye’nin Düzeni’ni, üçüncü olarak da sizin Bitmeyen Oyun, Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz ve Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye başlıklı kitaplarınızı sayarım.

Üniversitede öğrenci olduğum yıllardan beri çeşitli gazete ve dergiler için siyasi yazılar kaleme alıyorum. Şu ana kadar pek çok çalışmam Cumhuriyet Gazetesi ve ekleri, BirGün Gazetesi ve ekleri, Jeopolitik Dergisi, 21.Yüzyıl Dergisi, Bilim ve Gelecek Dergisi, Müdafaa-i Hukuk Dergisi başta olmak üzere saygın yayın organlarında yer aldı. Yazım tekniğimin gelişmesinde eserlerinizin büyük katkısı oldu. Ayrıca pek çok makalemde sizin eserlerinizden alıntılar yaptım. Hatta yüksek lisans tezimde bile sizin kitaplarınızdan alıntılar vardı.

Yüksek lisans tezimi “İnsani Müdahale” kavramı üzerine İngilizce olarak yazdım ve 2009 yılında bu tez İstanbul Kültür Üniversitesi’nde kabul edildi. Hatta tezin bir kopyasını Prof.Dr.Noam Chomsky’e gönderdim ve şaşırtıcı şekilde kendisinden cevap aldım. Tez 300 sayfaydı ve hazırlamak iki yılımı aldı. Bu tezin temelini üniversitede lisans öğrencisiyken yazdığım “İnsan Haklarının Manipülasyonu ve Siyasal Amaçlı Kullanımı” başlıklı makalem oluşturuyordu. Bu makale daha sonra Jeopolitik Dergisi’nde özel dosya olarak yayımlandı. Bu makalenin ilhamını da sizin yukarıda saydığım eserlerinizden aldım. Özellikle Bitmeyen Oyun kitabı olmasaydı o makaleyi hiç yazamayabilirdim.

Lisans eğitimimi Eskişehir Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde aldım. Yüksek lisansımı ise İstanbul Kültür Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler üzerine yaptım. Bu süreçte Danimarka’da Aalborg Üniversitesi Avrupa Çalışmaları Bölümü ve Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bulundum. Oldukça uzun bir eğitim-öğretim hayatım oldu. Her zaman siyasi olayların içinde yer aldım. Küçüklükten beri Atatürk sevdalısı olarak yetiştirildim ama siyasi görüşlerimin bilimsel temele oturması sizin gibi yazarlar sayesinde oldu.

Şu anda çoğunluğu CHP üyesi gençlerden kurulu Kadro Hareketi’nin üyesiyim. Bu yeni kurulan bir oluşum. Hizipçi bir hareket değiliz. Zaten harekette benim gibi CHP üyesi olmayan başka arkadaşlarımız da var. Elimizden geldiğince politika üretmeye çalışıyoruz. Ama henüz çok yeniyiz. Ve önümüzde uzun bir yol var.

Size en derin sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Bana ve benim gibi pek çok gencin yoluna ışık tuttuğunuz için çok teşekkür ederim.

Saygılarımla

Gönenç Ünaldı

—●—

Değerli Hocam,

“Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitabınızı uzun bir zaman önce okumuş olmama rağmen kitabınızın fikirlerim üzerinde yarattığı etki hala ilk günkü gibi; aydınlatıcı, sarsıcı, sorgulatıcı ve bir o kadar da bir şeyler yapmalı dedirtecek ve ayağa kaldıracak biçimde dürtükleyici…

Metin hocam, karşıdevrimin devletin yapısını güçsüzleştirme amaçlarını, nedenlerini, yöntemlerini ve sarsıcı sonuçlarını öğrenim gör-düğüm Kamu Yönetimi bölümünde aldığım temel eğitim sayesinde değil, birçoğunu, sizden öğrendim. Geçmişle günümüzü birlikte ele aldığınız, sade ve akıcı diliniz ile bizlere sunduğunuz kitaplarınızdan –özellikle bu kitap ve Bitmeyen Oyun- gerçek ve nitelikli bilgiler edindim, bilinçlendim.

Ne Yapmalıyız sorusunun yanıtını, Kuvayı Milliye anlayışı temelinde gösterdiğiniz yol ve yöntemlerle bizlere sundunuz. Atatürk’ün biz gençlere olan emanetini, karşı devrimcilerin elinden kurtarabilme umudunu ve direncini de bizlere verdiniz.

Yarattığınız düşünsel zenginliği, halkın ruh ve vicdanından almış olduğunuz ve gerçek aydın ayrımını yapabilmemize imkan tanıdığınız için size teşekkürü bir borç bilirim. İkinci kurtuluş mücadelemizde biz gençlere olan inancınızı ve desteğinizi o kadar fazla hissediyoruz ki bunun için size minnettarız. Aydınlık gelecekte beraber olabilme, sizden ve eserlerinizden mahrum kalmama dileğiyle, sağlıcakla kalın.

Size ve sizin kadar değerli eşiniz Müzeyyen Hanım’a sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Simge Kalyan-Dokuz Eylül Üni. Kamu Yönetimi Böl.

—●—

Sevgili Metin Hocam,

Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” ve “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitaplarınızı okudum. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, ülkemiz ve aziz milletimiz için hiç yorulmadan fedakârlık ederek, karanlıkta kalanları aydınlattığınız için canı gönülden teşekkürlerimi iletirim. İyi ki ışığını hiçbir karanlığa satmayan; gerçeği, bilimi ve nesnelliği ilke edinen sizin gibi bir aydınımız var.

Kitaplarınızı okurken en çok etkilendiğim nokta araştırmalarınızı, ulaştığınız bilgiyi ve anlatmak istediklerinizi okura bu kadar net, açık, anlaşılır ve duru bir Türkçeyle anlatmanız. Kitaplarınızın bu özelliği ışığınızın lise çağındaki hatta ortaokul çağındaki gençlerimize ve çocuklarımıza ulaşmasını sağlıyor. Kitaplarınız Türk gencinin elinden düşmemeli.

Sizin kitaplarınızı okuduktan sonra vermiş olduğunuz bilgiler ve aktarmaya çalıştıklarınız gerçekler sayesinde, yalnızca bilgiyi alıp eylemsiz kalmayı değil; soru sormayı, bilgiye emek vererek ulaşmayı ve mücadele etmeyi öğrendim. İşte bu öğreti gençlerimize ve çocuklarımıza verilecek en kalıcı ve yol gösterici imkan. Bu imkânı aziz vatanın geleceği olan gençlere sağladığınız için size minnettarım.

Kitaplarınızın her sayfa ve ve satırında hissettiğim duygu ve heyecan, bana Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerini hatırlattı.

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, her şeyden evvel Türkiyenin istikbâline, kendi benliğine, millî ananelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzûmu öğretilmelidir.” (1 Mart 1922 TBMM açış konuşmasından)

Türk Milletinin bu haklı mücadelesine tüm gücünüz, vatanınıza ve milletinize olan sevdanızla hiç yorulmadan ışık tutuyorsunuz. Işık tuttuğunuz bu yolda mücadeleden yılmadan, korkmadan, emin adımlarla yürümek ve hatta koşmak Türk Gençliğinin en asli görevidir.

Sevgili Metin Hocam bana kattıklarınız ve yolumu aydınlattığınız için teşekkürlerimi sunuyor, ellerinizden öpüyorum. Size ve ailenize yüreğimdeki tüm sevgi ve saygılarımla.

Ümit Osman Yılmaz-Öğretmen Ordu

—●—

Sayın Metin Aydoğan

Sayın kelimesi; biraz resmiyet, biraz uzaklık, biraz saygı uyandıran bir kelime. Genellikle çok yakın olmadığımız kişilerle, yazışmalarımızda kullanıyoruz. Sevgi ise elbette daha anlamlı, yakınlığı ifade eden ve içinde duygu barındıran bir sözcük. Karşılık beklemeden yapılan özveriler, sevginin gücüyle anlatılabilir.

Ülkemiz için özverili çalışmalarınız yurt sevginizin açık bir ifadesi olduğu için, izin verirseniz size bundan sonra “sayın” değil “sevgili Aydoğan” olarak hitap etmek istiyorum. Ulus için mücadele edenlere, ben ve benim gibi nefer olarak katılanlar ancak sevgi duyabilir. Sevgi sözcüğü, bence sonsuzluğun da simgesi olmalıdır.

Sevgili Aydoğan,

Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005, önceki yapıtlarınıza da yansıyan kültürel birikiminizin, mükemmel bir başka ürünü. Önsözde dile getirdiğiniz amacınızı sağlayan rafine, bir yeni ürün. Okuyunca insan hüzünleniyor ama acı gerçeği de açıkça görüyor. Üzülelim ya da hüzünlenelim ancak kaybedilen değerlerimizi ne olduğunu bilelim. İçinde bulunduğumuz şartları bilmeden bir şey yapamayız. Kaybedilenleri bilelim ki, onları yeniden kazanıp daha ileri götürebilelim. Topluma bilgi veriyorsunuz; ne mutlu size. Bir ulusun kaderinde yer alabilmenin bence övüncünü yaşatıyorsunuz. Sizin gibi, ülkemin tekrar ayağa kalkarak onurlu yaşaması için, duru ve yalın bir mücadele içine giren kişilere çok şey borçluyuz.

Türkiye Üzerine Notlar’ı diğer kitaplarınız gibi, çevreme tanıtıyor, okumalarını sağlıyorum. Kitabınızın etkisini görseniz çok mutlu olursunuz. Okuyacağını hiç ummadığım, değişik görüşten insanlar bile çok etkileniyor ve benden başka kitaplarınızı istiyor.

Yeni yapıtlarınızı bekliyor, size ve ailenize sağlıklı günler diliyorum. Bilginiz bol, kaleminiz güçlü olsun. Sevgilerimle.

Erkan Başıbüyük, Emekli Öğr.-Balıkesir

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 ve Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı kitaplarınızı okudum. Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili, hemen tüm kitap ve belgeleri inceleyerek; esaslı, cesaretli ve bir bütün halde kitaplaştırmışsınız. Bu yaşıma kadar, yüreği vatan ve millet sevgisiyle dolu bir vatanseverle ancak karşılaşabilmiş olmanın burukluğu ile beraber, yüksek sevincini yaşıyorum.

Birçok kitapta göremediğimiz, niyet ve maksada yönelik açık, cesaretli ayrıntıları ve önemli tespitleri öğrenme şansını buldum. Türk gençliği, kitaplarınızı en geç lise çağlarında okumalı ki, tarihimizdeki acıları bir daha yaşamayalım, refah ve mutluluğa ulaşalım.

Selahatin Gürsoy, Tank Albay-Ankara

—●—

Değerli dost, Metin Aydoğan,

Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” başta olmak üzere, gönderdiğin kitapları aldım ve dağıttım. Şimdiye kadar hangi yazar sizin gibi böylesine duyarlı, böylesine yurtsever bir tavır takınabildi? Benim bildiğim kadarıyla böyle bir örnek yok. Seni coşku ile kutluyorum.

Verdiğin ödevi yurtseverlik anlayışın çerçevesinde yerine getirmeye çalıştım ama herhalde bazı yanlışlarım da oldu. Ama kitapları dağıtırken gerçekten coşkulandım. Millet öyle bir saldırdı ki görmeni isterdim. Örneğin orta yaşın üstünde biri geldi. Kitapların geldiğini önceden duymuş ve ben gitmeden orda bekliyordu. Anamurca “Ulen ay arkadaş, ben okuyamadım, cahil kaldım. Üç çocuğum var. Onarın okumasını istiyorum. Orda burda birtakım laflar ediyorlar. Atatürk olmasaydı hepiniz rum tohumu olacaktınız diyorum. Başkasına aklım ermiyor. Ama çocuklarımın cahil kalmasını, Atatürk’ü bilmemelerini istemiyorum. Sen bu kitapları bedava veriyormuşsun. Çocuklarım cahil kalmasın, hepsinden istiyorum” demez mi? Öylesine etkilendim ki tuttum kitaplarınızın tümünden bir takım yapıp verdim. Bu da benim zaafım.

Kitapları, özellikle kitle örgütleri kütüphaneleriyle okul kütüphanelerine vermeyi yeğledim. Hepsi de öylesine sevindiler ki, inan güzel dost, gönderdiğin kitapların beş on mislini göndersen Anamur’a yetmeycek. Sürekli telefon alıyorum. “Biz de kitap istiyoruz” diyorlar. Artık kaçıyorum.

Size bir şey söylemek durumundayım. Anamur, nüfus oranına göre Türkiye ölçeğinde üniversitede en çok öğrenci okutan bir ilçe. Anamurlu öğrenciler hem il ölçeğinde hem Türkiye ölçeğinde derece alan öğrenciler. Okumayı çok seviyorlar ama olanakları yok.

Size bir şey daha söyleyeyim. Hani ilk konuşmamızda, kitap oku-mak isteyenlere kitap ulaştıracak arkadaşların var mı demiştiniz, yanlış anımsamıyorsam. Elbette var. Örneğin Gülnar ilçesinde Eczacı yazar ve şair Ali F. Bilir var. Aydıncık ilçesinde Mustafa Yalçınar var. Yalçınar Gazi Üniversitesi Fransızca Öğretim Üyeliğinden emekli çok sağlam bir devrimci.

Bir de benim oğlum. TRT’de seslendirme sanatçısı. Ona size telefon etmesini söyledim ama telefon ettiğini ve edeceğini sanmıyorum. Çok iyi bir okur ve sürekli benden kitap istiyor. Bendeki kitaplar bana lazım. Ona gönderemiyorum. Ona da kitap göndermek olabilir mi?

Şimdilik bu kadar.

Sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

Sağlıklı bir yaşam diliyorum. Kendinize mukayyet olun lütfen.

Güngör Türkeli, Anamur

—●—

Sevgili Metin Hocam,

Okuyup öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu fark etmem, sizin “Türkiye Üzerine Notlar” kitabı sayesinde oldu. Çünkü farkında olduğum gerçekleri savunmam için o gerçeklerin geçmişini ve nedenini öğrenmem gerektiğini gördüm. Ve o tarihi gerçekleri büyük bir heyecanla öğrenmemi sağlayan da “Türkiye Üzerine Notlar” oldu.

Kitabı her Türk insanının okuması gerektiğini düşünüyorum, çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin 1838’den 2005 yılına kadar olan tarihi, çok açık ve net bir biçimde ortaya koymuşsunuz. Ayrıca kitapta Osmanlı’nın çöküşü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve daha sonra gerçekleşen devrimden ödünler kısımları, sayısal verilerdeki gerçek-lerle göstermişsiniz. Atamızın çökmüş bir devletten, nasıl bağımsız, demokratik, çağdaş ve laik bir devlet kurduğunu çok güzel bir şekilde anlatmışsınız.

Metin Hocam, böyle bilgi dolu bir kitap yazıp, beni okumaya teşvik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Atamızın bizlere miras bıraktığı ülkemize sahip çıkmak için sizin gibi vatansever yazarlarımızın bilgilerine ve kalemine çok ihtiyacımız var.

Elinize ve yüreğinize sağlık Metin Hocam…

Semra Taşdurmazlı-ÇEAŞ Anadolu Lisesi Atatürkçü Düş.Kul.

—●—

Sayın Hocam,

Saygı ve hürmetlerimi sunuyorum. Öncelikle tekrar geçmiş olsun der ellerinizden öperim.

Hocam dört kitabınızı okudum. Bitirdiğim son kitap “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” beni çok etkiledi. Atatürk’ün 15 yılda başardıkları ve 67 yılda bunların yok edilişi. Bir ulus büyük başarılardan sonra nasıl bu kadar kolay eskiye döner? Ancak üzüntü sorun çözmüyor. Bilgilenmek ve gereğini yapmak gerek. Siz, verdiğiniz bilgilerle kendinizin bile belki farkında olmadığınız büyük bir iş başarıyorsunuz; bulunduğum çevrede çok okunuyor ve saygı görüyorsunuz. Onlarca kitaba imza atan; elinize beyninize ve özellikle bu vatan için çarpan yüreğinize sağlık…

Kitaplarınızı okuduktan sonra; “acaba ben hocama ne gönderebilirim?” diye düşünürken efkarlanıp, zaman zaman yüreğim kabarıp da kaleme aldığım makale ve denemelerimden birkaç tanesini göndermek aklıma geldi. Okuyup da birkaç kelime de olsa yorumunuzu almak benim için onur olacaktır.

Hocam,

Kitaplarınızı okurken sizinle aynı hisleri yaşadım. Hani; pek gün yüzüne çıkmamış ya da yeni basılmış kitapların bir kokusu vardır. İşte bu koku beni öylesine sarıp sarmalar ki… Sürekli benim de sizinki gibi bir kitabım olsun istedim. İnşallah emekli olunca diyelim… Çünkü şu an yazdıklarımla bulunduğum kurumu bağlamak istemem.

Yazdıklarımı okursanız göreceksiniz ki; sokakta dolaşan sade bir vatandaşın olan bitene gözlerini ve özellikle de yüreğini kapatmayan bir Türkün, haykırışlarını göreceksiniz… Zaten ilerde bir kitabım olursa bu kitap hem konusuyla hem de adıyla siyasi değil duygusal kitap olacak. Bu kitapta, yüreği acıyan çocukların, gençlerin, Türk insanının, ihtiyar dedelerin, ninelerin haykırışları bulunacak.

Hocam, tekrar teşekkür ederim. Ellerinizden öperim.

Yüksel Erginkale, Binbaşı-Ankara

—●—

Metin Bey,

“Bitmeyen Oyun” ve “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005”i adeta soluk almadan okudum. Geceler boyu okudum. Hemen öncesinde okuduğum “Şu Çılgın Türkler” kitabının etkisiyle soluk soluğa. Bitirir bitirmez işyerinde birlikte çalıştığım iki arkadaşıma verdim. Bitirmek üzereler. Ağustos ayında çıkacağımız izin döneminde 16 yaşında Anadolu Öğretmen Lisesinde başarı ile okuyan kızıma da okutacağım.

Tüm çalışma arkadaşlarım sırada şimdi. Kime vereceğimi şaşırmış durumdayım. Bu iletiyi o yüzden gönderiyorum. Sizden birkaç kitap istiyorum; daha çok insana ulaşmasını sağlamam gerek.

Sevgi ve saygılarımla.

Filiz Demirler, Bilecik

—●—

Değerli Metin hocam,

Yazılarınızla bir arkadaşım vasıtası ile tanıştım. Birçok okurunuzun bildiği gibi, sizin bilgiyi paylaşmak, aydınlatmak amacıyla hediye ettiğiniz kitaplardan birini, “Türkiye Üzerine Notlar” kitabınızı okuyarak tanıştım sizinle…

Aydın olmanın, koşula bağlı kalmadan gerçekler ışığında toplumun her bireyini aydınlatmaktan geçtiğini; bilmeyenlere öğrettiniz, unutanlara hatırlattınız.

Sizinle geç de olsa tanışmanın, benim için çok değerli olduğunu söylemeliyim.

Size bir iktisat öğrencisi olarak çok teşekkür ediyorum. Bize üniversitelerde iktisadın hep liberal boyutunu öğrettiler. Sıkıntılardan kurtulmaya seçenek olarak önümüze sunulan hep yabancı kökenli, ülkemize uygulanmasının tam olarak nasıl ve kimler için çıkış olduğunu oturtamadığım yöntemlerle dolu bir yığın teori öğretildi.

Ders kitapları seçildi, anlatıldı. AB, Gümrük Birligi, ortak Pazarlar vs., anlatılırken iktisat okumalarımız zayıf bırakıldı. Kendini çarşıda, pazarda halkın ekonomiyi görüp hissettigi yerde anlatamayan ekonomistler yetişti. Kendi teorik dünyamızın çerçevesini onlara akademik dil hariç anlatmaya zorlandık. Çünkü kendimiz de bilemedik…

Size teşekkür ederim hocam.

Bir ülkenin inşasında ve varlığını sürdürebilmesinde iktisadi varlığının ve yaşamının ne kadar önemli olduğunu hepimize en yalın şekilde anlattığınız için; anlatılanların bir başka yönünü işaret ettiğiniz için; Marksist ekonomiyle kapitalizm arasında tercih yapmak zorunda bırakılan ve kendine bir üçüncü seçenek yok mudur diyenlere Kemalist bakış açısını ve Türk Tipi Kalkınmanın nasıl mümkün olabilecegini tarihten bugüne aktardığınız ve inancımı  arttırdığınız için…

Varolun ve yeni yapıtlar üretmeyi sürdürün sevgili hocam…

En derin saygı ve sevgilerimle.

Berrin Karadeniz, Kocaeli Üni.Atatürkçü Düş. Kul. Baş.

—●—

Değerli Hocam,

Askerlik görevim sırasında çok etkilendiğim Binbaşı Aydın Taneri tarafından verilen bir konferansın ardından tanışmak kısmet oldu çok değerli kitaplarınızla. Terhis olduktan sonra komutanımdan konferansı esnasında kullandığı dokümanları istediğimi belirten e-postanın ardından birbirinden değerli üç kitabınızı aldım “Bitmeyen Oyun” adlı kitabınızın hemen ardından “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” adlı kitabınızı şimdi bitirdim.

Şu an saat 05:36. Birazdan güneş doğacak. Kelime uygun olur mu bilemiyorum ama büyük bir hırsla okuduğum kitaplarınızdan “Türkiye Üzerine Notlar”ın hemen ardından, size teşekkür etmeyi artık bir borç ve görev olarak kabul ettim.

Hocam,

Özellikle özelleştirme uygulamaları ve AB ile ilgili bölümleri inanılmaz bir hüzün bir o kadar da öfke içinde okuduğumu belirtmeliyim. Artık olaylara çok daha farklı bakıyorum. Anlamadığım nokta ise bu kadar Atatürkçü içinde Atatürkçülük’ten nasıl uzaklaşıldığı ve sizin ifadenizle denenmiş ve başarısı kanıtlanmış uygulamaların nasıl ve neden terk edildiği… Yabancılar bile (adını koymaktan çekinseler de) Atatürk’ün ilkelerini kullanarak güçlenirken, bizim bu ilkelere sırt çevirmemiz nasıl açıklanabilir? Bu işte gerçekten bir gariplik olmalı…

Hocam,

Değerli kitaplarınız ve kitaplarınızda kullandığınız duru Türkçeniz için size ve şahsınızda kitaplarınızla tanışmama vesile olan değerli komutanım Binbaşı Aydın Taneri’ye çok teşekkür ediyor, bu vesileyle Ulu Önder Atatürk’ü bir kez daha rahmet ve minnetle anıyorum. Sonsuz sevgi ve saygılar.

Levent Şahiner, Gaziantep

—●—

Merhaba Metin Bey,

Ben Harun Simsaroğlu. Bodrum’luyum ve Bodrum’da yaşıyorum. 25 yaşındayım. Ticaretle uğraşıyorum. Bende sekiz cilt kitabınız var. Şimdilik üçünü okudum ama ilerki zamanlarda hepsini okuyacağım. “Türkiye Üzerine Notlar” Atatürk döneminde yapılanları bana öğretti, meğerse hiçbirşey bilmiyormuşum.

16 yaşındayken ciddi bir okuma alışkanlığı edindim. O zamanlardan beri kültürümü çok yönlü olarak geliştirmeye çalışıyorum. Her gün dükkanımda müşteri beklerken okuyorum. Bandırma İmam Hatip Lisesi mezunuyum ama üç yıldır bu okulda öğretilenlerle hiçbir ilişkim yok. Bizleri neden Atatürk düşmanı yetiştirdiklerini şimdi daha iyi anlıyor ve onları nefretle anıyorum.

Para kazanma sürem, Nisan’dan Kasım’a kadar. Kışın boşum. Ünlü Barlar Sokağı’nda binamız var. Seneye ya da daha sonraki senelerde binamızı kiraya verebiliriz. Bu olursa bütün yıl boş olacağım. Rahat değilim; Türkiye ve dünyadaki olumsuzlukların ortadan kaldırılması için birşeyler yaparak yaşamak istiyorum. Annem İzmir’de yaşıyor. Yani İzmir’de istediğim kadar kalma olanağım var. Oraya gelsem, size yardımcı olabileceğim, Türkiye’nin kurtulması için yapabileceğim işler var mı? Ücretsiz çalışmaktan sözediyorum.

Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum efendim.

Saygılarımla.

Harun Simsaroğlu, Bodrum

—●—

Sevgili Metin Hocam,

Yazdığınız ve söylediğiniz gibi, Kemalizm emperyalizme karşı ilk ulusal kurtuluş savaşını başaran bir devrimin ideolojidir. Her ideoloji gibi Kemalizm de; sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ele alınır. Bunu en iyi siz yaptınız sevgili hocam.

Türk Devrimi’ni her alanda incelediniz. Bu çok önemliydi. Sayenizde, o dönemin siyasi-ekonomik koşullarına tanık olduk, analiz yaptık.

Kitabınız, öz ve anlaşılır yazılması nedeniyle yeni başlayanlar için çok iyi oldu. Kitap, iki yaygın ideolojiye karşı Kemalizmin başlıbaşına bir üçüncü yol olacağını; Türkiye’nin toplumsal yapısı nedeniyle, en iyi kurtuluş yolunun bu olduğunu ortaya koyuyor. Pek çok açıdan, ülkemiz için sosyalizmden daha kapsamlı bir ideoloji olduğunu gösteriyor. Özellikle sosyalizm ve Kemalizm arasında kalmış henüz ideolojik bilgisi tam oturmayan kişiler için bu kitap çok yararlı olmuş-tur. Kemalist olsun ya da olmasın ulus-devleti içselleştiren ve bu uğur-da mücadele veren, milli duyarlılığa sahip okurlar, bu kitabı mutlaka okumalıdır.

Miray Ilgaz Algan, Çukurova Üni.Resim Öğr.Böl.

—●—

Saygıdeğer Metin hocam,

Sizinle ve “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitabınızla 1 yıl önce tanıştım. Kitabınızı büyük bir dikkatle, aynı derecede zevkle okudum. Okuduktan sonra, hayatın sizle ve sizin eserlerinizle beni neden 24 yaşımda tanıştırdığına biraz isyan etsem de, hiçbir şey için geç olmadığın da çok fazla geçmeden farkına vardım.

25 yaşındayım, Niğde Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünde okumaktayım. Günümüz gazeteciliğini örnek almayan, aldırmayan bir duruşla gazetecilik mesleğinde kendime yer bulmaya çalışıyorum. Ancak, bu düzende çabalarımın nafile kalacağını da görmüyor değilim. Ama bu, dürüst, ilkeli, ahlaklı gazetecilik inancımı sarsmıyor, aksine daha da perçinliyor.

Ayrıca, Niğde Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü Yönetim Kurulu Başkanıyım. Kemalizmi, çok çizgili düşüncelerine basa-mak yapan siyasiler ve aydınlardan değil, sizin gibi ilkeli gerçek aydın gördüğüm yazarlardan öğreniyoruz. Arkadaşlarıma ve insanlara sizi öneriyor, sizin görüşlerinizi akaktarmaya çalışıyorum. Kitaplarınız, bizim ışığımızdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecini, hangi nedenlere dayanarak çöktüğünü, kurulan yeni Cumhuriyetin eğitimden ekonomiye ne gibi süreçlerden geçtiğini ve 2005’e gelene kadar neler olduğunu bizlere açık ve net bir şekilde anlatıyorsunuz. Bırakın bir Kemalisti, her Türk vatandaşının başucu kitabı olmalıdır “Türkiye Üzerine Notlar: 1923 – 2005”.

Bunun yanı sıra, kitaplarınızı insanlara ulaşması için verdiğiniz mücadele, kendini aydın diye tanımlayan kişilere örnek olmalıdır.

Çok yakın zamanda siz ve değerli eşinizle yüz yüze tanışma, sohbet etme imkanını buldum. İnanın o gün, mücadele isteğim iki kat arttı. Sizin yaşam öykünüzü, verdiğiniz mücadeleleri, bu yolda bize vereceğiniz öğütleri kendi ağzınızdan duymak beni çok onurlandırdı. O gün için size bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum.

Sonsuz sevgi ve saygılarımla.

Mehmet Aman, Niğde Üni.Atatürkçü Düş.Kul.Baş.

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Ben 19 yaşında bir öğretmen adayıyım. Bu güne kadar ne siyasetle ne de ekonomiyle ilgilendim. Bir yandan sınav telaşı derken bir yandan da sanki bu konular beni ilgilendirmezmiş gibi gelir, haberler canımı sıktığı için izlemezdim.

Üniversiteye başlayınca her şey değişmeye başladı. Ben kendimi bazı şeylerden soyutlarken aslında yetiştireceğim öğrencileri de çoğu şeyden mahrum bırakacağımı anladım. O zaman bir şeyler canlanmaya başladı içimde. Kendimi yetiştirme kararı aldım. Kitaplığıma yeni kitaplar almaya başladım. Sonra birgün arkadaşımın ablası sizin kitabınızı okumam için verdi.

“Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005”. İnanın içim sızlıyor okurken. Meğer ülkemizin üzerinde neler dönüyormuş da bizim haberimiz yokmuş! Bu kitap bitince diğer kitaplarınızı da okuyacağım. Siz benim için bir dönüm noktası oldunuz. Bunun için size nasıl teşekkür etsem azdır. Şimdiden arkadaşlarıma sizden bahseden sitelere girmelerini, kitaplarınızı okumalarını tavsiye ediyorum.

Afyon’da doğmuşsunuz. Ben de Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde okuyorum. Sizi Üniversitemizde bir konferans verirken görmeyi ne çok istiyorum anlatamam. Umarım memleketinize gelirsiniz ve bir konferans verirsiniz. Ben ve arkadaşlarım da hem sizinle tanışma fırsatı hem de kitaplarımızı imzalatma şansını yakalayabiliriz.

Benim pek yeteneğim yoktur ama ilk ve son defa derece aldığım bir kompozisyonun vardı: Cumhuriyet ve Atatürk’le ilgili. Lise yıllarında yazmıştım. Bunu sizinle paylaşmak istedim.

Birilerinin bir yerlerden başlaması gerektiğine çok iyi bir örneksiniz. İnşallah bizler sizlerin sayesinde daha da bilinçleneceğiz ve Kemalist, ülkesini seven nesiller yetiştireceğiz. Yazımı uzun tutarak değerli zamanınızı çaldığımın farkındayım. Kusura bakmazsınız ve bunu heyecanıma verirsiniz umarım. Başarılarınızın devamını, kaleminizin uzun ömürlü olmasını ve nice eserler daha yazmanızı diliyorum. Her şey için çok teşekkürler.

Gönül Dirik, Bursa

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde yaptığınız konuşmada sizi dinleme fırsatını buldum ve o günden beridir de kitaplarınızı arıyorum, bulamıyorum. Doğrusu bulamadığıma da şaşırmadım… Yalnızca ‘Türkiye Üzerine Notlar’ kitabınızı alabildim; bir de size imzalatma şansını yakalayabildiğim ‘Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma’ kitabı var. Kitapçılara isimle sipariş veriyorum gelmiyor, hatta dört kitapçıya aynı anda kitabı sipariş verdim ama yok.

Öyle dolu ve o kadar da sade ki anlatım, ben bu iki kitap kadar akıcı kitap okumadım diyebilirim. Fakat kitabı okumam epey zaman alıyor, bu kadar göz göre göre yapılanlara halkı aptal yerine koymalarına şaşırıyor, üzülüyorum, sürekli okuyamıyorum, sinirimden ara veriyorum. Hiç ekonomi kitabı okuyamaz, hatta gazetelerin ekonomi sayfalarından da bir şey anlayamaz iken, şimdi arkadaşlarıma ekonomi anlatıyorum. Özelleştirmelerin ne olduğunu bilmez, hatta büyük bir sitemle devlet kurumlarındaki insanların çalışmadığını, özelleştirilirse çalışacaklarını, özel sektörün her zaman daha başarılı olabileceğini düşünüyordum. Yanılmışım demeye gerek bile yok artık sizin kitaplarınızı okuduktan sonra…

‘Türkiye Üzerine Notlar’ kitabınızdan sonra, kitapçıdan aynı gün 6 tane kitap aldım, sizin kitabınızdan sonra onları okumak zor geliyor. Atamızın böylesine bir deha olduğunu bilmemek çok üzdü beni. Ben Atatürk’ü meğer hiç tanımadığımı anladım. Kemalistleri ise senede bir toplanıp ‘Türkiye Laiktir…’ deyip dağılan bir gurup olarak düşünüyordum. Aslında da ümitsizdim, ta ki cumhuriyet mitingine katılana kadar. Kitabı okurken dedim ki, bu insanlar her şeye sahip ülkenin bütün köşe noktalarını ele geçirmişler bizim sesimiz cılız kalır çok azız. Ama Tandoğan mitinginde üniversite öğrencileriyle dolu otobüste saatlerce siyaset ekonomi konuşan insanlar ADK başkanlarının kısa ve öz konuşmaları… ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ cümlesinin altında bırakın cümleleri kitaplar dolusu anlam olduğunu gördüm ve dedim ki hayır az değiliz. Tek iş ulusuna hizmet edecek insanları iş başına getirmek. Peki, bu günler Osmanlı’nın son dönemleri gibi mi; hayır. Yetişmiş insanlarımız, mükemmel yazarlarımız var. Böyle bir ortamda halkın bi-linçlenmesi, bir mermi gibi yerinden fırlaması küçük bir işarete bakar.

Üniversitedeki konferansınızı dinlemeden önce, bireysel çabalarla bir şey yapamayacağımızı düşünüyordum, haklıymışım da. Sizin açıklamalarınızdan sonra, artık aklımı tamamen meşgul eden tek şey var: ‘Nasıl örgütlenirim’. Hayatımda milat oldunuz. Keşke minnet duygularımı anlatabilecek birkaç cümle bulabilsem… Hayatınızda, eşiniz ve çocuklarınızla umut ve başarı dolu yıllar dilerim.

Serdar Bektaş, Samsun

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Biraz önce Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 kitabınızı bitirdim. Kitabınızı okudukça müthiş öfkelendim, üzüldüm ve kahroldum. Bildiğimizi sandığımız gerçekleri bu kadar net ve açık bir şekilde, belgeleriyle görmek beni ürpertti. İşin bu boyutlara ulaşmış olması, bu kadar basit ve kolay biçimde ülkemizin satılması yani bir sömürge ülkesi durumunda olmamız beni şoke etti.

Sayın Hocam, kitabınızı okumaya başladığımdan beri tüm arkadaşlarıma ve dostlarıma kitabınızı kesinlikle okumaları gerektiğini belirtiyorum. En kısa zamanda diğer kitaplarınızı da temin etmeye çalışacağım. Tüm Türk insanının sizin kitaplarınızı okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle elimden geleni yapmak istiyorum. Her türlü desteğe hazırım.

Atatürk ve Atatürkçü değerlerin nasıl yok edildiğini iki ay önce Çanakkale gezisine gittiğimde maalesef bir kez daha gördüm. Gezideki rehber Çanakkale Savaşlarını anlatırken resmen Atatürk’ü yok saydı, 19 Mayıs aslında Çanakkale’de yapılan bir savunmanın tarihi olarak bilinmelidir, dedi. Ben anlattıklarına itiraz ettim ve sizler yarı tarih bilgilerinizle bize itiraz ediyorsunuz dedi ve maalesef orada bulunan öğretmen arkadaşlarımın hiçbiri bana destek olmadı ve bu olay 85 tane öğrencinin yanında gerçekleşti. Bu olayı öğrenen bakanlık şube müdürü de rehberi savunur nitelikte konuştu. Bu çok üzücü olay da gösteriyor ki devlet eliyle Atatürk’ü yıpratma çalışmaları nasıl da bilinçli bir şekilde yürütülüyor.

Ben bir Atatürk Türkiyesi öğretmeni olarak bu gidişe dur demek istiyorum ama çok yetersiz kalıyorum. Sayın hocam, lütfen bir şeyler yapalım.

En derin saygılarımı sunuyorum.

Meral Kuşçu, Öğretmen-Salihli

—●—

Sayın Metin Aydoğan,

Sizinle fikren tanışmamız, 15 Ekim 2003 tarihinde, Afyon Atatürkçü Düşünce Derneği başkanı arkadaşım rahmetli Hüseyin Kırkıl aracılığı ile başladı.

Sevgili Hüseyin Kırkıl ile o kadar güzel bir çalışma ortamımız oldu ki, yarbay rütbesinde iken beni 2001 yılında Afyon ilinde “Yılın Atatürkçüsü” olmaya layık gördü. Afyon’dan ayrılıp Antalya’ya geldikten sonra da iletişimimiz hiç kesilmedi. Bir gün sizden bahsederek kitaplarınızı okumamı önerip, “sizin gibi insanlar bu yayınlarla kendini daha da geliştirmeli” dedi ve ardından kitaplarınızı gönderdi. Daha sonra bildiğiniz gibi rahatsızlandı Antalya’ya yanıma geldi ve tedavisi sürerken 2005 yılında Antalya’da vefat etti. Allah rahmet eylesin kendisine.

Kitaplarınızı okumaya “Bitmeyen Oyun” ile başladım. Gerçekten de birçok oyunun farkına o zaman yeni yeni varmış oldum. Derhal görüşlerimi bildirmek yerine eserlerinizin tümünü okuyup topluca bir değerlendirme yaparım düşüncesiyle sırası ile Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?, Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Türk Devrimi, Türkiye Üzerine Notlar 1938-2005 kitaplarınızı özenle okudum. Kitaplarınızın tamamında Atatürk ilkelerine ruh ve yön veren “Tam Bağımsızlık” anlayışının belirgin bir etkisi var. Kitaplarınızı okuyanlar eğer bu havayı koklayamıyor ve farklı mesajlar alıyorlar ise kendilerini kitaplarınızı okudum saymamalılar diye düşünüyorum.

Siz, eserlerinizde bir bakıma beni yenileyen ve belki de değiştiren, geliştiren kişi oldunuz. Gerçi 2001 yılında “Yılın Atatürkçüsü” ödülünü Atatürk ilkelerini iyi yorumladığım ve uyguladığım için vermişlerdi ama sizi okuduktan sonra ve ardından sayenizde Attila İlhan’ı da daha iyi anlamaya başladıktan sonra, daha önceki Atatürkçülük yorumunun sadece “seçkinci bir alafrangalık” olduğunu anladım. Yalan yok.

Sizi okumadan önce Kemalist olmak benim için kendi duygularımı tatmin aracı idi. Emperyalistlerle işbirliği yapmaktan ise onurlu ama umutsuz bir başkaldırış idi. Ancak, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabını okuduktan sonra benim için umutsuzluk diye bir kavram kalmadı. Sizin de önsözde belirttiğiniz gibi Kemalizm’in gücünün ve dünyaya olan etkilerinin farkına vardım. Mücadelem, umutsuz bir başkaldırışın ötesine geçip, kendinden emin zafere koşan bir neferin duygularına, coşkusuna dönüştü. Şunu anladım ki savunduğum fikrin gücüne inanmadan zafer kazanılmaz.

Sıkça anlattığım bir fıkrayı size de anlatmak istiyorum. Köyün birinde uzun süredir yağmur yağmıyormuş. Köylüler defalarca köy imamına yağmur duası için müracaat etmişler ama imam sürekli köylüleri atlatmış. Köylüler dayanamayıp bir gün imamın kapısına dayanınca imam çaresiz köylülerin önüne düşmüş. Yürüyerek 10 kilometre ilerdeki kutsal tepeye varmış ve yağmur duası için düzen almışlar. İmam dua’ya başlamadan önce çevresine şöyle bir bakmış ve “arkadaşlar ben bu duayı yaptıramam zira hazır değilsiniz ve duaya ihtiyacınız yok” deyince köylüler isyan etmişler. “Olur mu hocam bunca yolu boşuna mı yürüdük geldik” deyince imam dayanamamış; “Yahu ben de onun için söylüyorum, köyden 10 kilometre uzağa geldik ve dönüş için bir tekiniz bile yanına şemsiye almamış, bu inançsızlıktır. Bu dua kabul olmaz” demiş.

Sayenizde şemsiyem elimde zaferi bekliyorum ve zafere, Kemalizm’in gücüne inanıyorum.

Kitaplarınızı okumadan önce (özellikle Antik Çağdan Küreselleşmeye kitabını) Batı uygarlığını gözümde büyütür, uygarlığın beşiği ve günümüzdeki tek temsilcisi olduklarını düşünürdüm. Kemalizm’in de bu uygarlığa ulaşmak ve onu geçmek olduğunu sanırdım. Sizi okuduktan sonra Batının gerçek yüzünü, bu moderniteyi nasıl kan, sömürü ve katliam ile kurduklarını anladım. Tarihimizin nasıl çarpıtıldığını anladım. Uygarlık denilen kavramın üstün teknoloji, yüksek gelir seviyesi gibi ölçüler ile açıklanamayacağını. İnsani değerleri de içermesi gerektiğinin farkına vardım.

Ulusal Kurtuluş mücadelesini yapabilmek için toplumsal bir uzlaşma gerektiğini, Mustafa Kemal’in yaptığı gibi yabancılarla işbirliği yapanların dışında Antiemperyalist tüm güçlerin etnik, siyasi, dinsel ayrılıkları ertelemesi gerektiğini kavradım.

Günümüz partilerinin çözüm olmadığını ve kendini Atatürkçü ilan eden herkesin sözüne itibar etmememiz gerektiğini anladım. Karşıdevrim sürecinin 1950’de değil 11 Kasım 1938’de başladığını anladım.

Kısacası sevgili Metin Aydoğan siz ve sevgili Attila İlhan beni çok değiştirdi. Size ve rahmetli Attila İlhan’a sonsuz teşekkürler sunuyorum. Size çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

23 Kasım 2007

Ömer Öztürkmen, Jan.Kur.Alb.(E)- Antalya