Yazar Eleştirileri

BİTMEYEN OYUN

Türkiye’yi Bekleyen Tahlikeler

 

 

kapak

 

 

“… OLTADAKİ BALIĞA YEM YOK!…!

Attila İlhan

Cumhuriyet , 15.10.1999

 

Bayar ve Menderes, acılı ve karanlık Yassıada gecelerinde, acaba hiç düşünmüş müdür? DP, CHP’yi yeterince ‘Amerikancı’ bulmuyor; NATO’ya girmenin, Türkiye’nin ‘kalkınmasını’ hızlandıracağını iddia ediyor; ‘Görülmemiş Kalkınma’nın ardındaki hesap buydu. Oysa, ABD yönetiminde, ekonomiden istihbarata kadar, pek çok alanda etkili milyarder Nelson Rockefeller; hemen hemen aynı yıllarda, Başkan Eisenhower’e yazdığı bir mektupta, Türkiye hakkında şunları söylüyordu:

“…Türkiye gibi, anti/komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler, öncelikle ‘askeri’ nitelikte olmalıdır; oltaya takılmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. (Buraya dikkat)… Geliştirilmiş ekonomik yardım, Türkiye’de bazı durumlarda, düşünülenin tam tersi sonuç verebilir; yani bağımsızlık eğilimlerini artırıp, mevcut askeri planlarımızı zayıflatabiliriz. Bu tür ülkelere yapılacak yardım, bize bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve ABD’ne düşman unsurları zararsız hale getirecek biçim ve miktarda olmalıdır!..” (Doğan Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi”, s. 1673)

Buradan bakıldı mı, yalnız Bayar/Menderes yönetimindeki DP iktidarının değil; ‘Büyük Türkiye’ hayali kuran, Demirel’in AP iktidarının da, uluslararası bir ‘yanlışlıklar komedyası’nın talihsiz figüranı olduğu görülebilir. Yalnız, ‘Soğuk Savaş’tan Almanya ile Japonya’nın galip çıkması, bugün artık, Senato’yu ziyaretinde Ecevit’e o ağır lafları söyleyen Demokrat Senatör Joseph Biden’in ‘tafrasını’ havada bırakıyor; ABD, Türkiye’ye hükmedecek gücü kaybetmektedir.

Örnek mi, örnek kolay.

İnsan Bilmeden Okusa!.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü dekanlarından, ‘Küreselleşmeci’ Prof.Jeffry E.Garten demiş ki meselâ;

“…ABD bugün, ‘ikinci sınıf’ bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yaşam standartı sürekli düşmektedir, toplumsal karışıklıklar ve başka uluslara sermaye ve teknoloji bağımlılığı artmaktadır. Nüfusun yüzde onu açlık sınırındadır; her üç çocuktan birinin, on yedi yaşından önce, bir kamu yardımına gereksinimi vardır. Otuz beş milyon Amerikalı, Sağlık Sigortası’ndan yoksundur. Her yirmi beş dakikada bir cinayet işlenmektedir. Federal bütçe açıkları hızla artmaktadır. Eğitim düzeyi düşmüştür, toplumun fiziksel altyapısı çökmekte, teknoloji temellerimiz hızla aşınmaktadır. Bankalarımız karışıklık içindedir; siyasal kutuplaşma ve değer boşluğu (Cynisme) yayılmakta, ulusal yönetim zayıflamaktadır…” (‘Soğuk Barıs’, Jeffry E.Garten, Sarmal Yayınevi s. 36)

İnsan bilmeden okusa, adamın, ülkemizin günümüzdeki ‘perişanlığını’ anlattığını sanabilir; bu da, hem bizim telâşımızı haklı çıkaracaktır, hem de ABD’ne güvensizliğimizi! Öte yandan, ılımlı İslam lehine lâiklikten, bilhassa Kemalizm’den vazgeçilmesini -neredeyse on yıldır- tavsiye edip duran, eski CIA ajanı, Rand Corporation ‘orta vâde tahmin uzmanı’ Graham E.Fuller de;-Türkiye’de gerçekleşmesini herhalde umutla beklediği‘etnik çatışmanın’, kendi ülkesini tehdit ettiğini düşünmektedir, demiş ki mesela;

“…ABD eğer, ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmede başarı gösteremezse, Birleşik Devletler’deki etnik yapı, Amerikan demokrasisini, tehlikeye düşürecek ölçülerde çatlatacaktır…” (‘The Democracy Trapp’, New-York 1991).

Yalnız bu kadarı bile, Kıbrıs için ‘hava basan’ Amerika’lı senatör Joseph Biden’i ‘madara’ etmeye yeter ya; ya ‘Sistem’in iç diyalektiğinin gittikçe kızışan çelişkilerine ne demeli?

Senatör’ün yaptığı aslında blöf!

Şimdi ister misiniz, ‘Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’ adlı, o küçük fakat son derece yararlı kitaptan, bir paragraf okuyup, bir de alıntı yapalım:

“…ABD, Japonya ve Almanya arasındaki rekabet şiddetleniyor. Bu ülkeler, yoksul uluslara karşı birlikte hareket ediyorlar ama, kendi aralarındaki gerilimler de giderek şiddetleniyor. Amerikalılar gelişmelerden rahatsız. Dünya liderliğini kaybetmekte olduklarını görüyorlar ve çaresizlikten, onu, bir oranda paylaşmaya razılar…”

“…Jeffry E.Garten, bu üç ülkenin küresel sorunları ‘işbirliği’ içinde ele alıp, dünyayı ‘kollektif bir önderlikle yönetmesi olasılığı var mıdır; ve 21.yy’da, dünyanın lideri kim olacaktır? Sorusunu soruyor ve cevabını kendisi veriyor:“…üç büyükler ekonomi alanında amansız rakiplerdir. Kendi iç pazarları dahil, aynı pazarlar için rekabet edecekler. Sermaye dolaşımı için rekabet edecekler. Aynı ileri teknoloji endüstri dallarına hâkim olmaya çalışacaklar. Ekonomik rekabetin ötesinde, farklı asker” yeteneklere sahip olma, birlikler ve füzeler gibi sıkıcı konular, önümüzdeki yılların gündeminden düşmeyecek. Amerika ekonomik rekabet sorunlarını kaçınılmaz olarak, siyasal ve askeri güçlerle dengelemeye çalışacaktır. Bu tür girişimlerin, Japonya ve Almanya’da büyük huzursuzluklar yaratması ve direnişe geçmelerine yol açması, kaçınılmazdır…”

“…ulusumuz, 1941’den bu yana (ABD/Japonya Savaşı) görülen en şiddetli meydan okumayla yüz yüzedir ve o döneme kıyasla, bugün, böyle bir meydan okumaya tepki göstermek için daha az hazırlıklı bir durumdayız. Gelecekteki dünya düzeninde büyük önem kazanacak alanlarda, şimdiki trendlerin temelinde ‘ikinci sınıf’ bir ülke olma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Sermaye ve teknoloji açısından, giderek artan bir biçimde, başka uluslara bağımlı hale geliyoruz…” (Metin Aydoğan, ‘Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’, s.26/27, İzmir, 1999)

Bu kadarcık bilgi, Amerikalı Demokrat Senatör’ün Ecevit’e ve Cem’e ‘blöf yaptığını’ göstermeye yetmez mi? Fakat asıl, Birleşik Amerikalı aydınların, ülkeleri için gördükleri tehlikeler arasında öyleleri var ki, bunlar öteki ülkelere Washington tarafından ‘kalkınma için’ ısrarla ve hararetle önerilen, ‘küreselleşme’nin kapsamına giriyor.

Ne gibi mi?

Herkesi budala sanıyorlar

Jeffry E.Garten ne demiş ‘ABD, Japonya ve Almanya-kendi iç pazarları dahil-ekonomi alanında amansız rakiplermiş; aynı pazarlarda sermaye dolaşımı için rekabet edip, aynı yüksek teknoloji dallarına hakim olmaya çalışacaklar’mış! Bundan son derece kötü ve tehlikeli bir şeymiş gibi bahsediliyor. Allah Allah, üçüncü ülkelere-bu arada bize de-önerip durdukları çözüm, ‘piyasasını bu türden bir rekabete açmak’ değil mi? Yâni onların ekonomisi için kötü ve tehlikeli olan, bizim ekonomimiz için, nasıl iyi ve yararlı olabiliyor? Buna ‘çifte standart’ denilmez mi?

Jeffry E.Garten’in şu saptaması da hayli ilginç ve kafa karıştırıcı; ‘sermaye ve teknoloji açısından, gittikçe artan bir biçimde, başka uluslara bağımlı hale geliyorlar’mış! Bundan ürküyor. Hoppala! Bu ürktüğü, yıllardır üçüncü ülkeleri ‘katmaya’ çabaladığı ‘karşılıklı bağımlılık’ prensibi değil midir? Adama sormazlar mı: hani olağanüstü iyi ve yararlıydı?

Herkesi budala sanıyorlar.

 

—–●—–

 

 

“ÇIKMADIK CANDA ÜMİT VAR (MI?)”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 20 Ekim 1999

 

O eski İzmir evleri!.. Sonraları, Pire, Napoli, Cenova, Marsilya ve öteki Akdeniz liman şehirlerini gördükçe, onların ne kadar Batı’lı (yoksa Roma’lı mı) olduklarını anlamışımdır: yüksek tavanlı, geniş, ferah ve bol odalıydılar; balkonları, verandaları, terasları, çıplak güneş aydınlığıyla yıkanırdı; bahçelerinde karabiber, manolya, amber ağaçları; açık tarhlarında aslanağızları, hercai menekşeler, zambaklar, küpe çiçekleri…

‘40 Karanlığı’ henüz başlıyor, Yıldırım Kemal Sokağı’ndaki evdeyiz: Karşıyaka’da, eski Pazar Yerini sahile bağlayan, o güdük sokakta, mütevazi bir ev! Düşünebiliyor musunuz, iki salonu, yedi odası, verandası ve terası vardı; hatta, arka bahçesinde, ‘müştemilatı’. Terasa bitişik o en üst kattaki iki küçük odanın, hizmetçiler için tasarlanmış olduğunu; on yıl sonra mı ne, Paris’te görünce anlayacaktım: Chambre de Bonnes.

Artık itiraf edebilirim: o iki odadan birinin taban tahtaları eskimişti, üstündeki kilimi kaldırır, ‘tehlikeli’ sayılan dergi ve kitaplarımı orada saklardım: bir nev’i kitap ‘zulası’ yani, ‘evrak-ı muzırra’ orada gizleniyor. Dergiler sayılmazsa, üç önemli kitap: Nazım’ın ‘Alman Faşizmi ve Irkçılığı’, ‘Tıbbıyeli’ Hikmet (Kıvılcımlı) Bey’in ‘Marksizm Kalpazanları II’si; Kerim Sadi Bey’in, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik’ adlı çalışması!

‘Ciddiyet’ ve ‘Kalite’

Benim neslim, Gazi Cumhuriyeti’nin çocuğudur, o Cumhuriyette ‘fikir serbestisi’ çoğunun sandığı gibi kısıtlı değildi; Rasih Nuri İleri, eğer bu yıllarda yeteri kadar Marksist fikir eseri çevrilmemiş ve yazılmamışsa, bunun yasağın sıkılığından ziyade, ‘Marksist aydınların tembelliğinden’ olduğunu yazmıştır (Bkz. ‘Atatürk ve Komünizm’), ki doğrudur; doğrudur da, neyi bulursak alır saklar, anlasak da, anlamasak da tekrar okur, sık sık da aramızda tartışırdık.

‘40 Karanlığı’ bile, gerçekte ‘totaliter’ ve ‘seçkinci’ tavrına rağmen-kağıt kıtlığı cabası; Milli Eğitim Bakanlığı’nın ünlü ‘Klasikleri’ hesaba katılmasa da, hayli ciddi ve kaliteli bir yayın seviyesi gösterir. İşin ilginç yanı, Media’nın-o tarihte günlük gazetelerin, dergilerin ve sonradan radyonun-‘ciddiyet’ ve ‘kalite’ bahsinde, hem mutabakat hem de ahenk içinde bulunmasıydı. Ulus gazetesi, Choderlos de Laclos’nun ‘Tehlikeli Alakalar’ını Nurullah Ataç çevirisi olarak tefrika ederdi; Sedat Simavi’nin Yedigün dergisi, Halide Edip Hanım’ın, ünlü ‘Sinekli Bakkal’ romanını! İstanbul Şehir Tiyatrosu ise, her mevsime bir Shakespeare klasiği ile başlıyor. Yani neresinden bakılsa, ‘yurttaşını’ iyi eğitmek isteyen bir toplum.

Zehirli Sarmaşıklar Gibi

İç karartan bu düşünceler, Media’nın kültür ve sanata ayırdığı bölümlere ne zaman baksam, zehirli sarmaşıklar gibi zihnimi sarıyor: ‘ciddiyet’in yerini inanılmaz bir ‘laubalilik’, ‘kalite’nin yerini, yürekler acısı bir ‘esnaflık’ almıştır; ‘bayağılık’, bütün sanat dallarında ‘geçer akça’, ‘basitlik’, neredeyse ‘başarı’nın garantisi! Gerçekte niye şaşıyoruz: ‘Küreselleşme’, bunu da içermiyor mu? Yarım yüzyıl önce, ‘ciddi’ ve ‘kaliteli’ sinema kriterine göre, ‘sıradan’ ve ‘eğlencelik’ diye ciddiye almadığımız Hollywood Sineması, günümüzün ‘dijital’ gösterileri yanında handiyse muhtevası beşeri-yer yer sosyal-bir sinema olarak görünüyor. ‘Sistem’ onu, onun nedenlerini ve sonuçlarını sorgulamaya yönelik her estetik çabayı yok edebilmek için, bütün sanatları, ya ısrarla biçime (formalisme)-yani estetikte ‘aracı’ ‘amac’a dönüştürmeye; ya da ‘efsaneye’ (irrasionalisme) itiyor. Bilim/kurgu, Jules Verne’den bu yana sürdürdüğü bilimde öncülük çabasını; insanı, toplumdan ve toplumsaldan ‘koparmak’ amacına aktardı; büyü, mistiklik türleri ve türevleri, kısacası her türlü ‘gerçekten kaçış’, tercihe şâyân ve açıkça yüreklendiriliyor: yeter ki insanlara, içlerinde yaşatıldıkları ‘istismar dolabı’nın ‘şifresi’ açıklanmasın!

Media, hele gazete ve dergiler, fikir yayıcı olmak (naşir-i efkar) niteliklerini yitirdikçe; sinema ve tiyatrolar gibi yayınevleri de, televizyonları rezil eden reyting kaygılarına ve hilelerine teslim oldu; aynı anda üç basımı birden yayımlanan, sade suya tirit roman da görüyoruz; kitabını, ‘in’ de tutabilmek için, akla sığmaz skandallara konu olan yazar da!  Göremediğimiz nedir derseniz, o belli: eskiden olduğu gibi, fikir ve sanat hayatımızda, gündemi mesela bir ay bir Macbeth temsilinin, dolayısıyla Shakespeare ve eserlerinin işgal ettiğini; ya da, Reşit Enis’in, yayınlandığı hafta Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılan ‘Toprak Kokusu’ adlı romanı dolayısıyla, yazar çizer takımının, aralarında haftalarca, Çukurova toprak üretim düzenini tartıştığını! Hazindir ama gerçektir, ‘ciddiyet’ ve ‘kalite’, artık ne yazık ki şurda burda itilip kakılan, bazı sonradan görmelerin açıkça hor gördüğü; hiç kuşkusuz olumlu ve gerekli, elbette namuslu, fakat ‘örselenmiş’ bir ‘sığıntı’.

Yine de vazifesini ifa ediyor.

Her Şeye Rağmen…

Bazı kitaplar, her şeye rağmen, çıkabiliyorlar; göz attınız mı, hem ele aldıkları sorunun önemini, hem tartışma düzeylerinin yüksekliğini, hem de kamuoyuna açıkladıkları belgelerin ‘hayati’ önemini fark edebiliyorsunuz. Eski alışkanlık; hiç değilse, aklı başında izlenimi veren gazete ve dergilerin yayın sayfalarında, eleştiri sütunlarında, bu kitapların değerlendirilmesini; en azından, ‘meraklısına duyurulmasını’ umuyor ve bekliyoruz. Beyhude! İpe sapa gelmez, ya da ülkenin aleyhinde olduğu su götürmez kitapların medh-ü senâsı yapılıyor; avuç falının meziyetleri, ya da yıldız falının yanılmazlığı üzerine sütunlar dolduruluyor da; sözün gelişi ‘ılımlı İslam’ çerçevesinde döndürülen dolaplara, Türkiye aleyhine yürütülen yeni ‘Soğuk Savaş’ın unsurlarını tartışmaya gelince, tıs; tek satır yok!

Önceki söyleşimde, dikkatinizi ‘ılımlı İslam’ dolaplarını teşhir eden ‘İrtica 1945/1999’ üzerine çekmeye çalışmıştım. Bundan sonraki söyleşimde ise Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler’ isimli, kısa fakat özlü çalışmasından söz edeceğim; hem de, bazı önemli ve çarpıcı ‘belgelerin’ altını çizerek! Ne yapalım, iş başa düşüyor.

 

—–●—–

 

 

HANİ ‘MÜDAFAA VE MUHAFAZA EDECEK’TİK?

Attila İlhan

Cumhuriyet, 22.01.1999

 

Gazi’nin ‘Cumhuriyeti’, o yılları yaşamış olanları,-siyasi tercihleri ne olursa olsun-basbayağı heyecana sürükler. Neden? Bu ‘neden’in cevabı, şiir olarak destan, nesir olarak dizi/roman; müzik olarak opera ya da senfoni şeklinde verilebilir. Ne var ki, hiç ummadığınız bir anda, hiç beklemediğiniz bir kitapta, karşınıza çıkıveren bir tek sayfa; öteki saydıklarımın hepsinden kısa fakat özlü olarak, o ‘neden’in ‘tarihi’ gerekçesini açıklar.

Doğrusunu isterseniz, Metin Aydoğan’ın ‘Bitmeyen Oyun’unu okuduğum sırada, tadına doyamadığım şu ‘özet’, hem beni tekrar o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi, yıllardır yönettiklerini zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha düşündürdü; Dikkatle okuyup, devlet nasıl yönetilirmiş, bir daha düşünsünler!

Yoktan var etmek, ne demektir?

“…1929 Dünya Bunalımın olumsuz etkilerinden sakınmak için, ‘devletçilik’ politikaları yoğunlaştırıldı. Bütün dünyada büyük boyutlu bir bunalım yaşanırken, Türkiye’de ekonomik büyüme sağlanıyordu. 1923 yılında 3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923’te hiç üretilmeyen şeker, 1927’de 5.184 ton; 1932’de 27.549 ton üretildi…”

“… 1927-1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona, kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 tona çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle, 1923’te ithal edilen kösele ve un, 1932’de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı yüzde 37, deri ithalatı yüzde 90, çimento ithalatı yüzde 96.5, sabun ithalatı yüzde 96.5 oranında azaldı…”

“… Türkiye 1923 yılında 36 milyon dolar dış ticaret açığı verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin dolara düşürüldü. 1936 yılında Türkiye 20.1 milyon dolar dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’nde 26.107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon dolar döviz stoku vardı…”

“… Kamu yatırımlarını esas alan ‘devletçilik’ politikaları ve bu politikaların ekonomik dayanakları olan KİT’ler, Türkiye’de çok başarılı olmuştu. Elde edilen sonuçlar bunu açıkça gösteriyordu ve bu başarı tamamen yerel kaynaklara dayanılarak elde edilmişti; üstelik, bağımlılık yaratacak dış borç alınmamış, karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca denk bütçe gerçekleştirilmişti…”

“… Enflasyon 1922-1925 yılları arasında yıllık 3.2; 1925-1927 arasında yüzde 1’di. Türk parası yabancı paralar karşısında değer kaybetmedi. 1927 yılında 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’da 7.7 kuruşa; 187 kuruş olan Amerikan Doları, 127 kuruşa düştü. Bunlar dünyanın en güçlü paralarıydı. Sınırlı miktarda alınan dış borç, ağırlıklı olarak demiryollarının devletleştirilmesinde ve devlet kibrit tekelinin yaratılmasında kullanıldı ve bu borçlar, Osmanlı’dan devralınan Düyun-u Umumiye borçlarıyla birlikte ödendi…” (Bitmeyen Oyun, Metin Aydoğan, s.83/84, İzmir)

Sizi bilemem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım?

O günden bugüne, bir ‘atf-ı nazar’..

Yüreğim yırtılsa da, madalyonun öteki yüzünü çevireyim mi? Gazi’nin ‘muhafaza ve müdafaa etmek’ vazifesini, hepimize verdiği o cumhuriyet, yüzyılın son yılını tüketirken ne durumda; ‘demokrasi’, ‘insan hakları’, ‘özelleştirme’ ve ‘küreselleşme’ serüveni, onu nerelere getirmiş, görmek ister miydiniz?

“… her yönden sarılmış günümüz Türkiye’sinde durum herhalde 1919’dan daha iyi değildir. Sınırsız milli kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollardan dışarıya bağlantılı din motifli örgütlere akıtılıyor. Kayıtdışı ekonomi, kara para ve uyuşturucu trafiği, neredeyse açık biçimde ve bütün hızıyla devam ediyor(…) Marmara Üniversitesi öğretim üyesi, Prof.Dr.Osman Altuğ, ‘öldürücü virüs’ olarak tanımladığı kayıtdışı ekonominin, Türkiye ekonomisi içindeki  payının, yüzde 65 olduğunu söylüyor…”

“… Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’deki eroin trafiğinin parasal tutarının yalnızca 1996 yılında 55 milyar dolar olduğu açıklandı. Bu miktar o yılki Türkiye bütçesine eşit. Bütçe açığı ulusal gelirin yüzde 15’ine ulaşmış durumda. Devletin 1999 yılındaki vergi gelirleri, borç faizlerine bile yetmiyor. Türkiye’nin 102.7 milyar dış, 51.3 milyar iç borç olmak üzere 164 milyar dolar borcu var. Özellikle Avrupa Gümrük Birliği’ne girdikten sonra, dış ticaret açığı çığ gibi büyüdü ve 1997 yılında Türkiye dış ticaret açığı vermede, ABD’nin arkasından dünya ikinciliğine yerleşti…”

“… 6 milyon genç işsiz, bu rakam resmi verilere göre 23 milyon 48 bin olan (1998) işgücü sayısının, yüzde 26’sını oluşturuyor. Türkiye’nin gelir düzeyi en yüksek yüzde 5 nüfusunun (3 milyon 175 kişi) adam başına ortalama geliri 19.329 dolar, ancak en alt dilimde (19 milyon 700 bin kişi) bu gelir, sadece 789 dolar. En zengin yüzde 3, ulusal gelirin yüzde 30’unu alırken, en yoksul yüzde 20, bu gelirin yalnızca 4.9’unu alıyor. Türkiye’de yoksulluk sınırı altında yaşayanlar, 1987 yılında nüfusun yüzde 14.3’ünü oluştururken, bu oran 1994 yılında yüzde 21’e çıktı…”

“… Emniyet Genel Müdürü İstihbarat Dairesi Şube Müdürü Mahmut Karaaslan tarafından hazırlanan raporda, Türkiye’de bugün 15 silahlı bölücü, 33 silahlı solcu, 6 silahlı dinci ve 23 ayrı radikal grubun faaliyet gösterdiği belirtiliyor…” (Aynı eser, s. 61/62).

Elinizi kalbinize koyup da öyle söyleyiniz; siz hayatınız boyunca, bundan daha kötü, bundan daha acıklı bir Yeşilçam filmi gördünüz mü?

Ben, hayır!

 

—–●—–

 

 

BİTMEYEN OYUN’U BİTİRMEK İÇİN

Aydoğan Yavaşlı

Cumhuriyet Kitap , 04.Mayıs.2000

 

Söze Cemal Süreya’nın dizeleriyle girmek daha doğru olacak:

“Selam size büyük durumlar doruk anlar

Dağ görgüsü kazanır Ağrı’yı bir kez de görse kişi

Marmara’da yirmi yılda çıkaramayacağı gerçeği

Okyanus’u beş dakika seyretmekle kavrar”

Attila İlhan’ın 21 Ekim 1999 günlü Cumhuriyet’te, “Sizi bilmem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel şiir okumadım; heyecanlanırsam, haksız mıyım?” diye övgüyle sözünü ettiği Metin Aydoğan’a ait Bitmeyen Oyun adlı kitaba getirmek istiyorum sözü.

Cemal Süreya’nın yukarıdaki dizeleri ile Karl Marks’ın “İnsan sarayda başka düşünür, kulübede başka” sözü arasındaki koşutluğa dikkat çekmek isterim. Çünkü gerçekten de, maddi yaşamdaki olgulara nereden baktığınız çok önemli. Dünya’ya Everest’ten bakmakla sözgelimi Yamanlar Dağı’ndan bakmak farklı olmalı.

Osmanlı’ya göre saz, şeytandır; katledilmeli, yok edilmelidir. Halk ise, “Behey sersem kafa, şeytan bunun neresinde?” diye sorar ve maddi gerçeklikleri sıralayarak Osmanlı’nın bakışını yadsır.

Halkın Sesi

Metin Aydoğan’ın Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler 1919-1999 kitabı küreselleşme martavalıyla ulusal bağımsızlık düşüncesine sahip çıkanlara halkın sesiyle yanıt veriyor: “… Küçük birimler halinde yapılanarak dünyaya yayılan küresel şirketler; içinde rahat hareket edebilecekleri, ulusal direnci olmayan küçük ve güçsüz ülkeler istiyorlar. Bu isteğin sloganlaşan ifadesi; ‘serbest piyasa ekonomisi’, ‘dünya ticaretinin serbestleşmesi’, ‘liberal ekonomi’, ‘kabile ekonomisi’, ‘yerel yönetimcilik’ ya da ‘yeni-Osmanlıcılık’tır. Din, dil, yerel kültür, mezhep ve etnik köken gibi eskiye dayanan sosyal oluşumlar, bu nedenle ilgilerini çekiyor. Ulus-devletin yerine geçirmeye çalıştıkları yeni toplum biçiminin oluşturulmasında, bu öğelere aktif bir misyon yüklüyorlar.(…) Türk-Kürt, Alevi-Sünni, inanan-inanmayan, laik-antilaik, sağ-sol ayırımları planlı bir biçimde gündemde tutuluyor.”

Metin Aydoğan, Marmara’da yirmi yıl oyalanacağı yerde, gerçeklere okyanus büyüklüğünde bakıyor.

Aydoğan, 1969’da KTÜ Mimarlık Fakültesi’ni bitirmiş, o yıllarda öğrenci hareketlerinin içinde bulunmuş gerçek bir aydın. 1997-1999 yılları arasında ADD İzmir Merkez Şube Başkanlığı’nı yaptı; şimdi aynı derneğin onur üyesi. Bitmeyen Oyun’dan başka “Nasıl bir Parti ? Nasıl Bir Mücadele” ve “Yeni Dünya Düzeni-Kemalizm ve Türkiye-20.Yüzyılın Sorgulanması” adlı kitapları var.

Metin Aydoğan’a göre Prometheus, tanrı Zeus’un iktidarına karşı başlattığı devrimle tanrıların egemenliğini ortadan kaldırır. “Türk devrimi de, ‘yeryüzünün tanrıları’na bir karşı çıkış, aklın ve bilimin yaşama egemen kılınması”dır. Ve der, yeryüzünün tanrıları onu hiç affetmediler.

Gerçekten de Batı, Lozan’ı hiçbir zaman affetmedi. Bakın, IMF 2.Başkanı Stanley Fisher, CNN-Türk’te M.Ali Birand’a neler söylüyor: “Türkiye bu dış borç, bu bütçe açığı ve bu yüksek faizle daha fazla gidemez. Yolun sonuna geldiniz. Türkiye büyük bir krizin eşiğinde bulunuyor. Türkiye hasta adam!”

Türkiye üstünde oynanan oyunları daha net görebilmek için gerçekten de Everest’e çıkmanız gerekiyor. Emperyalist Batı, Türkiye’yi sürekli hasta olarak görmek istiyor. Türkiye’yi bu hasta durumdan kurtarmak için düşünen, karşı çıkan aydınları, gazetecileri, sanatçıları, politik arenadaki temsilcilerine gammazlıyor, ileri giderlerse hapislerde çürütüyor, yapay kavga ortamlarında katlediyor. Çünkü onların hiç mi hiç hazmedemedikleri, ulus-devletten yana olan, etnik farklılıkları bir tür zenginlik olarak gören anti-emperyalist kafalardır. Birazcık yumuşayıp Yeni Dünya Düzeni, Küreselleşme filan deyin, şu kadarcık zarar gelmez. Hatta o zaman yüksek bilmişler kurulundan ödüller bile alır; ‘üst düzey’ toplantıların, panellerin, konferansların ve daha bir sürü zımbırtının baş aktörü olursunuz.

Oyunu bozmak

Metin Aydoğan, bir kurultay tebliği olarak düşündüğü yazılarını kitaplaştırmış, kitabın rahat okunmasını sağlamak için düşüncelerini on altı başlıkta sunmuş okurlara. Bunlar; Yeni Yüzyıla Girerken, ABD ile Anlaşmak, ABD’ye  Borçlanmanın Gerçek Yüzü, Ulus-Devlet ve Tahkim, Uluslararası Şirketlerin Gerçek Yüzü Özelleştirme ve KİT Satışları, Gümrük Birliğinin Kısa Öyküsü, Batı’da Korunan Devlet… Metin Aydoğan, kitabının son bölümünde “Ne Yapmalı?” sorusunun yanıtını arıyor. Mustafa Kemal’in 24 Ekim 1919’da Kırşehirli gençlere seslenişini alıyor: “En önemli kurtuluş ilkesi, halkın örgütlenmesidir. Örgütlenmeyen bir halk saray karşısında, sömürgeciler karşısında yenilir, ezilir. Öyleyse genç aydınlar, halkın önüne düşeceksiniz. Ulusal bilincin ateşini yakacak ve Türk halkını bağımsızlık savaşımızın halkasında örgütleyip birleştireceksiniz. Bu örgütlenmeden nereye çıkacağız. Bu örgütlenmeden halkın yüzyıllardan beri özlediği halk devleti yoluna çıkacağız. Bu halk hareketini bir ulusal devlet haline getireceğiz. Kırşehir gülü gibi toprağa, halka bağlı yeni bir Türk Devleti.”

Metin Aydoğan, bu toprakların aydın bir insanı olarak olgulara halkın penceresinden bakmış, bakmakla kalmamış; demokrat, ilerici, çağdaş bir Türkiye için yaşamı boyunca mücadele etmiş. Türkiye üzerinde oynanan oyunları farketmiş, bu oyunları bozmanın yollarını göstermiş.

Derim ki, yumurta kapıya dayanmadan… Okuyun, bir daha konuşalım.

 

—–●—–

 

 

“DÜŞÜNCELERİN DÜŞÜNCESİ”

Kemal Köksal

Kırşehir-Kervansaray Gazetesi, 16 Ocak 2003

 

Sevgili okurlar! Bugünkü yazımda araştırmacı yazar, Sayın Metin Aydoğan’ın “Bitmeyen Oyun” kitabını tanıtmak istiyorum. Şu an elimdeki 12. baskısıyla, ülkemizde trajı hızla yükselen, binlerce okuyucu ile kucaklaşan “Bitmeyen Oyun”un yazarını yürekten kutluyorum.

Bu değerle yapıtı, Dikili’ye gittiğimde bir üniversite öğrencisinin salık vermesi üzerine okudum ve kitapla tanışmış oldum. Ben bu yapıtta, Batı’nın ve Avrupa Birliğinin Türkiye hakkında çevirdiklerini bin bir oyunun gerçek yüzünü öğrendim. Dileğim o ki, ülkemde her yurtseverin, işçinin, köylünün, siyasetçinin ve özellikle de devleti yönetenlerin bu kitabı okumalarıdır! Okusunlar da Batı’nın çirkin ve gerçek yüzünü görebilsinler.

Eskiden savaş ve çatışmalarla elde edilen bu ayrıcalıkları şimdi, ne gariptir ki “altın tepsi de” kendi ellerimizle Avrupa’ya sunuyoruz. Biz, Milli Mücadele’yi niçin yaptık? Kapitülasyonları neden kaldırdık? Bunları gerçekleştirmek için ödediğimiz bedeller nasıl unutulabilir? Ulu önder Gazi Mustafa Paşa, 1 Mart 1922 günü Meclis’i açış konuşmasında; “Efendiler! Her şeyden önce ulusal amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka birşey düşünemeyiz…. Bugünkü uğraşımızın amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile gerçekleşebilir” (a.g.e.sf. 354) dememiş miydi?

Değerli okurlar! Gelecek sayılarımızda yazarın diğer yapıtlarını, bu yapıtlardan değerlendirme, inceleme ve belgeleri ele alıp sizlere sunmaya ve tanıtmaya devam edeceğim.

 

—–●—–

 

 

BU KİTAP OKUNMALI

Yeni Adana Gazetesi – 11.07.2002

 

Attila İlhan, Metin Aydoğan’ın kitabını okuduğu sıradaki duygularını şöyle anlatıyor: “Bitmeyen Oyun’u okuduğum zaman tadına doyamadığım satırlar, beni hem o ürpertici heyecana sürükledi, hem de Türkiye’yi yıllardır yönettiğini zanneden politikacı kısmının zavallılığını, bir kere daha düşündürdü; dikkatle okuyup devlet nasıl yönetilirmiş bir daha düşünsünler… Sizi bilmem ama, ben hayatım boyunca şu okuduğunuzdan daha güzel bir şiir okumadım; heyecanlanırsam haksız mıyım?”

Binlerce Batı kaynaklı belgenin büyüteç altına alındığı “Bitmeyen Oyun” da, yüzlerce ayrıntı arasında ilişkilerini yitirdiğimiz olguları ve gerçekleri görmek kişiyi hem sevindiriyor, hem de şaşırtıyor.

 

—–●—–

 

 

BİTMEYEN OYUN

VE

TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKELER

Jandarma Dergisi – Eylül 2002

 

Mimar Yazar Metin Aydoğan, 1919’dan günümüze Türkiye üzerine oynanan oyunları araştırdı; gelecekteki tehlikeleri saptayıp, ders verir gibi ortaya koyduğu görüşlerini “Bitmeyen Oyun” adı altında kitaplaştırdı.

Aydoğan, 16 başlık altında topladığı konularda, IMF ile olan ilişkilerden uluslararası şirketlerin içyüzüne; Gümrük Birliği’nden özelleştirmeye kadar pek çok görüşünü anlatmış. Kitap, bir kurultay tebliğinden yola çıkılarak oluşturulmuş.

Yayınlandığı günden bu yana olumlu eleştiriler alan kitabın sonuna eklenen 30 sayfalık kaynakça, ne kadar ciddi bir araştırma ürünü olduğunun da bir kanıtı.

 

—–●—–

 

 

“BİTMEYEN OYUN” SÜRÜYOR

Öner Yağcı

TÜRKSOLU Dergisi-21.04.2003 Sayı 28

 

“Amerikan kapitalizminin temel hedefi, bütün zayıf ülkelerin hammaddeleri ve ulusal pazarlarını kendisi için birer açık kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır.” (ABD Başkanı Wilson, 1902, Aktaran Metin Aydoğan, “Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler: Bitmeyen Oyun”, s.89)

Geçtiğimiz yıllarda emperyalizmi ve onun dünyada ve ülkemizde uyguladığı ve gelecekte uygulamak istediği politikaları irdeleyen Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni”, Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmaların İçyüzü”, M.Emin Değer’in “Oltadaki Balık Türkiye” gibi ufkumuzu açan çalışmalar yayımlanmıştı.

“Yeni Dünya Düzeni-Kemalizm ve Türkiye-20. Yüzyılın Sorgulanması,” “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” gibi yapıtlara imza atan Metin Aydoğan, çağımızı ve ülkemizi aydınlatma araştırmalarına devam ediyor.

Metin Aydoğan’ın 1999’da yayımlandığında büyük ilgi gören ve yeni basımlar yapan “Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler Bitmeyen Oyun” adlı kitap, okurken tüyleri ürperten, yaşadığımız gerçekleri gizlilikten açığa ve bilince çıkaran değerli bir çalışma ve bugünü de aydınlatıyor.

Metin Aydoğan’ın “Türk Devrimi’nin yeryüzü tanrılarına bir karşı çıkış, bir başkaldırış ve akılla bilimin yaşama egemen kılınması” olduğu, bu yüzden “yeryüzü tanrılarının onu hiç affetmediği” düşüncesi üzerine oturttuğu “Bitmeyen Oyun” adlı kitabının, daha uzun süre eskimeyecek bir kitap olduğu, yaşadığımız dünya gündeminde apaçık görülüyor.

 

—–●—–

 

 

“BİTMEYEN OYUN”

Erdin Günce

20.01.2004 Dünya-Australia’s Turkish Newspaper

 

Geçtiğimiz hafta “Çocuk Yüzlü Şiddet” başlıklı yazımda “Global Kirlenme’nin” merkezinde çekilmiş bir belgeseli konu etmiştim. İlgi duyanlar oldu, bu nedenle bu yapının farklı yönlerine, özellikle de Türkiye-Amerika ilişkileri sürecine değinmeyi uygun gördüm.

Bu kez çıkış noktamız Metin Aydoğan’ın Bitmeyen OyunTürkiye’yi Bekleyen Tehlikeler adlı kitabı. Kitabı bana Atatürk Kültür Merkezi Başkanı Adnan Fırat verdi. Kurum olarak Türkiye’den belli sayıda getirmişler, kitap hemen tükenmiş. Benim elimdeki  22.baskısı. Bir solukta okudum.

Kitapta yer alan siyasi, ekonomik, kültürel saptamalar yıllardır “Uğruna ölümlere gidip gelinen” gerçekler. Son derece akıcı ve mükemmel bir sıralama ile bu gerçekler okuyucuya sunulmuş.

Emperyalizmin bağrında ateşler yanıyor, fırlatılan Bumeranglar her yönden geri geliyor! Tam bir “etme! bulma!” dünyası yaşıyorlar. Metin Aydoğan, belgelerle bunu ortaya koyuyor.

Bitmeyen Oyun’un sonunda çözüm önerileri de var… “Global Kirlenme’nin” önünde durmak isteyenlere bu kitabı ısrarla öneriyorum.

 


YENİ DÜNYA DÜZENİ
KEMALİZM VE TÜRKİYE

 

yeni-dC3BCnya-dC3BCzeni-1

 

OKUMADAN OLMAZ

Attila İlhan

Cumhuriyet-8 Mayıs 2000

Okumadan Olmaz

 

Meraklısı, ‘Tombul’ Magda’yı, muhtemelen hatırlayacaktır; hani şu Slav şişkosu Kropotkin ‘anarşisti’ kadın; göğüslerini yavru balinalar gibi masasının üstüne uzatıp, burun deliklerinden ağır sigara dumanı döken! 68 Olayları sırasında, Paris bulvarında kırmızı/siyah bayrağın yeniden boy gösterdiğini, Magazine Llitteraire’de görünce, adına bir de şiir döktürdüğüm, Dostoyevskiy ‘entel’i: “… nerede anarşist bir kibrit çakılsa/dudakları orada ‘tombul’ magda’nın/saçları besbelli kirpiklerinden kısa/ gözleri en uzak gökyüzü polony’nın /Prens Kropotkin’i eğer okumasaymış/Varşova’da belki üç çocuk anasıymış/gönüllü sürgünü Paris’te başlamış/Paris’te bitecek polisler bırakırsa/saçları besbelli kirpiklerinden kısa/sesi Salyapin’in sesinden kalın…” (Yasak Sevişmek, 8.Basım, S.24, Bilgi yayınevi.)

Bilir misiniz ki Karl Marx’ın, ömrünün son yıllarına doğru geliştirdiği Rusya ve Rus toplumu tahlillerinde; o ülkeyi ve o halkı, Sosyalist Devrim’e en elverişsiz ülke ve halk olduğunu yazmış olduğunu; ben ilk defa Magda’dan işitmiştim: ‘Bizimkiler’ bilmiyor. Fransızlar, herhalde ‘saklıyordu’; o, üç numara tıraşlı kafasını, dumanların arasından buğday sarısı çıkartarak di-yordu ki: “… yalnız o kadar mı sanıyorsun çocuk? Orada öyle bir halt olursa, başarısının ‘Avrupa Proleteryası’nın iltihâkına bağlı olacağını da Marx söylemiştir!…”

Marx’ın söyledikleri…

Marx’ın söylediklerini, önündeki kitapta yazılı görünce, yerimde kim olsa; rengi gittikçe solan bir mazide, hem Anarşist Enternasyonali’nde görevli o savruk kadını; hem de Sovyet İhtilâli’ne önceden biçilmiş bu dramatik kaderi hatırlamaz mı?

“…(Marx) uzun yıllar, ‘… bütün Avrupa gericiliğinin son büyük yedek gücü’ olarak gördüğü Rusya’yı kendi özel koşullarıyla incelemek ve yanlış anlamalara meydan vermemek amacıyla, ilerlemiş yaşına karşın Rusça öğrenmiştir. Kuramının ‘bir tarım ülkesi olan Rusya’ya doğrudan  doğruya uygulanmasının, yanlışlıklardan başka sonuç vermeyeceğini’ ısrarla tekrarlamış ve Rusya hakkındaki düşüncelerini, uzun araştırmalardan sonra yazdığı iki mektupta toplamıştı…” (Metin Aydoğan, “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, Cilt 1, S: 89, Otopsi Yayınevi 1999)

Ama asıl ilginç olan 21 Ocak 1882’de Engels’le birlikte kaleme aldığı ve ‘Manifesto’nun 1890 baskısında yayımladığı, şu sözleri: “…Rusya’da hızla gelişen kapitalist vurgunculuk ve daha yeni gelişmeye başlayan, burjuva toprak mülkiyetinin karşısında; toprakların yarıdan fazlasının köylülerin ortak mülkiyetinde olduğunu görüyoruz. Şimdi soru şudur; bir hayli beli kırılmış olmakla birlikte, yine de çok eski zamanların ortak toprak mülkiyetinin  bir biçimi olan Rus ‘obchina’sından (köy topluluğu), doğruca ileri komünist ortak mülkiyetine  geçebilir mi? Yoksa o da Batı’nın tarihi evrimi olan çözülme sürecinden geçmeli midir?…”

“… bugün bu soruya verilecek tek yanıt şudur : (Buraya dikkat!) Eğer Rus devrimi, Batı’da bir proleter devrimini başlatmak için işaret olur da bu iki devrim birbirini tamamlarsa, bugünkü Rus ortak toprak mülkiyeti komünist bir gelişim için hareket noktası olabilir…” (a.g.e.  S. 190)

Rusya’yı da, Rusya’daki Ulusal Demokratik Devrimi (Kerenskiy) de, bir manada ‘yakmış olan’ Rusya Sosyal Demokrat Partisi Bolşevik kanadının, Marx’ın bu ‘kahenetine’ inanması olmuştur: Batı Proleteryası, Rusya’nın onların verdiği ‘işarete’ kılını bile kıpırdatmayınca, 1917’de açılan ‘Sovyet Parantezi’, üç çeyrek yüzyıl süren bir merkeziyetçi bürokrasi totaliterliğine dönüşecekti. Karl Marx, ‘belki de iktisadi ve tarihi zaruretlerin icabı’ elinde olmayarak Avrupa Merkezci düşünmüş; Emperyalizm’in Kolonyalizm’in, Batı proleteryası üzerindeki ‘yozlaştırıcı’ etkisini, hesaba katmamıştı; oysa Bolşevikler ona, gözü kapalı inanıyorlardı.

‘Topyekün durum muhakemesi’…

Yalnız Sosyalist Sol’daki değil, herhangi bir Sol’daki Türk aydını, içindeki SSCB irdelemesinden, yukarıdaki örneği aktardığım bu eseri, okumamalı mıdır? Metin Aydoğan’ın, ‘Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye’ başlıklı iki büyük ciltlik çalışması, ülkemizin XX.yy.boyunca yaşadığı çalkantılara, öyle değişik, o kadar alışılmamış-fakat doğru ve gerçekçi-açılardan, öyle ışıklar tutuyor ki; ‘tespitleri’ ve ‘sonuçları’ çok daha fazla alakaya layık; zincirleme tartışmaları yapılmalı, kapsamlı eleştirilere açılmalı, ortaklaşa okunup irdelenmeli, vs. Çünkü bu eser, fikir hayatımızda 80’li yıllardan sonra kesilen, ‘topyekün durum muhakemesi’ geleneğini, başarıyla sürdürüyor; üstelik öncüllerinden, biraz da farklı olarak, yani tarih ve ekonomi verilerini, gelişme süreci içinde aktarırken, sadece ulusal düzeyde kalmayıp, değerlendirmeyi evrensel düzeye de yayarak!

Bir de şu yok mu? ‘demokrasi çocuğu’ bilimsellerimizin, hanidir İngilizce düşünüp Türkçe yazmalarından, okuduğumuzu anlayamaz olmuştuk; bu basbayağı yaygın, bir ‘okur yakınması’dır: Metin Aydoğan arı, duru, handiyse saydam diyebileceğim bir Türkçeyle, bu işi kıvıramıyanlara, güzel bir ders vermiş bile denebilir; ne ‘yukarıdan’ allame ukalalığı ne terim kalabalığında boğulmak, ne de ‘alıntı’ ve ‘gönderme’ karmaşası! Sağlam bir ‘sistematik’, açık ve net bir ‘uygulama’! Kitap çıkalı aylar oldu, lehte ya da aleyhte, tek yazı okumadım; ne doğru dürüst bir tanıtım, ne öneminin altını çizen bir uyarı! Media’mızın yeni parametrelerine, uygun düşmeyen bir kitap mı bu? Türkiye’de, aslında hiç alçalmaksızın yüksekte duran, o dip dalgasını; o Müdafaa-i Hukuk Kemalizm’ini ve onun ‘evrenselliğini’ anlatıyor ya, herhalde keyiflerini kaçırdı.

Okumadan olmaz!

▬▬ • ▬▬

 

O ‘ZİNCİR’İN, SON HALKA’SI

Attila İlhan

Cumhuriyet, 10 Mayıs 2000

 

Size 100 puanlık bir soru, bilin bakalım: şu mısralar, hangi büyük şairimize aittir; hangi büyük yazarımız, onu önemli bir eserine ‘alınlık’ yapmıştır?

“… halka umut vererek, halkı yutan hükümet/İstanbul’da yan gelip, kafa tutan hükümet/her hükmünü köylüye tatbik eder, hak olur/malına ortak olur/canına ortak olur/gene sen çifte koşar, yalınayak karını/gözyaşınla sularsın, çorak tarlalarını/çalışır kazanırsın, kazanır yedirirsin/vergi derler veririsin, asker derler verirsin…”

Bilemediniz, öyle mi? Şu halde, son yıllardaki ‘demokratik’ başarılarımız arasında; ‘Hece’nin Beş Büyüğü’nden en büyüğünü, Faruk Nafiz Bey’i; ve Tanzimat sonrası tarihimizin, en kapsamlı yorum ve değerlendirmesini gerçekleştirmiş düşünürü Doğan Avcıoğlu’nu ‘unutturmak’ da varmış! O Doğan Avcıoğlu ki, onun için hazırladığı monografide, Hikmet Özdemir bellibaşlı eserlerini, şöyle değerlendirmektedir:

“Türkiye’nin Düzeni: Doğan Avcıoğlu’nun ilk yapıtıdır ve ‘Yön’ ile ‘Devrim’ arasında, bir yerde durmaktadır. ‘Yön’ 1967’de kapanmış, ‘Devrim’ 1969’da yayınlanmış, ‘Türkiye’nin Düzeni’ 1968’de basılmıştır. Bu kitap büyük yankılar uyandırmış, gerek yöntemi, gerekse savunduğu görüşler, pek çok tartışılmıştır…”

“…Milli Kurtuluş Tarihi: Alışılmış bir tarih kitabı olmayan bu yapıtla Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu soruna yanıt aramaktadır. Temel soru, ‘Türkiye’nin kurtuluş tarihi, acaba bir kurtulmayış tarihi midir?’ veya ‘Milli kurtuluşçuluğun büyük önderi Atatürk, nehri ters akıtmayı mı denemişti?’ şeklindedir. Türk Kurtuluş Savaşı üzerindeki en kapsamlı popüler eserlerin başında gelmektedir…”

“Türklerin Tarihi: Türklerin Ortaasya’dan ulus olarak gelmediklerini, Anadolu’da yerli topluluklarla karışarak ulus olduklarını; ancak, ‘ulus’ olarak varlıklarının, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla açıklık ve kesinlik kazandığını söyleyen Doğan Avcıoğlu’nun bu yapıtının esas amacı, Türk Tarihi üzerinde kuramlar geliştirebilmek için, derinliğine inceleme yapmaktır. Mevcut tarih bilgisi ışığında bunu başarmıştır…” (Himket Özdemir, ‘Doğan Avcıoğlu’ S.39, Bilgi Yay., 2000.)

Eğer bu eserlerin hiçbirini okuyamadıysanız, belki adlarını bile bilmiyorsanız; Faruk Nafiz Bey’in o mısralarının, ‘Milli Kurtuluş Tarihi’nin (3 Cilt) girişini süslediği nereden bileceksiniz? Oysa ‘Resmi Tarih’in, o son derece ‘resmi Malûmatı’ haricinde; Batı Türkleri’nin toplumsal macerası bahsinde bugün ne biliyorsak, Doğan Avcıoğlu ve ona benzeyen, birkaç ‘öncü’ düşünür sayesinde öğrendik.

Bu çabalarını, başlarından eksilmeyen hangi belâlarla ödediklerini, ayrı bir tarih konusudur.

O Kültür Kervanı

Siz onu yaşamadınız! ‘Milli Şef’in devr-i saltanatında, at üzerindeki İsmet Paşa fotoğrafının, gazetenin ilk sayfasında, kaç sütuna, kaç santim boyunda yayınlanacağı; Ankara’dan, Matbuat Umum Müdürlüğü’nden; Bâbıâli’ye, gazete idarehanelerine, ‘emredilirdi’.

Böyle bir ortamda, ‘bağımsız’ hangi tarih çalışmasını yayınlayabilirdiniz ki? ‘40 Karanlığı’nda, benim zar zor edinebildiğim o tek kitap, Kerim Sâdi Bey’in kaleme aldığı, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Dağılma Devri ve Tarihi Maddecilik’ bilir misiniz ki, 30’lu yıllarda yayınlanmış bir eserdi; yâni, Gazi’nin Cumhuriyet’inde!

Metin Aydoğan’ın kapsamlı çalışması gibi eserler, savaştan sonra, hakkını asla ödeyemeyeceğimiz Tarık Zafer Tunaya’nın gayretiyle görünmüştür; ‘Müşahade ve Tezler’ genel başlığı altında, galiba on üç kitaptı! Aydınlarımız, başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere, bu konudaki asıl çalışmalarını, 70’li yıllar boyunca, ardı ardına yayınladılar. ‘Türkiye’nin Düzeni’, 1968’de çıkmıştı; onu, 1973’te Niyazi Berkes’in ünlü eseri, ‘Türkiye’de Çağdaşlaşma’ izledi; arkasından, Stefanos Yerasimos’un, ‘Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye’si geliyor ki (1974); aynı yıl onu, ‘Milli Kurtuluş Tarihi’ adeta tamamlayacaktır.

O dönemde yayınlanan, Sebahattin Selek’in ‘Anadolu İhtilali’, Emre Kongar’ın ‘Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği’, Mete Tuncay’ın derlediği ‘Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi’ (2 Cilt); ayrıca, Şevket Süreyya’nın, Hasan İzzettin’in, Mahmut Goloğlu’nun inanılmaz genişlik ve zenginlikteki kitapları; ‘Cumhuriyet’ nesillerinin kim olduklarını, nereden geldiklerini ve de nasıl olmaları gerektiğini; hiçbir ‘resmiyete’ düşmeden açıklamaya çalışmışlardır.

Emperyalizm’in ‘son Aşaması’nda…

Metin Aydoğan’ın eseri 12 Eylül ‘parantezi’nden bu yana sona ermiş gibi görünen; bu, ülkeyi ve tarihini anlama, yeryüzündeki gelişme süreci içindeki yerine koyma çabalarını, hem yeniden başlatıyor, hem de enine boyuna yayarak sürdürüyor. Bilmem hatırlayanınız çıkacak mı, epeyce önce burada Doğan Avcıoğlu’nun ‘tarihi misyonunu’ açıklamaya çalışırken şunları demiştim:

“…bence, ‘çözümleme’ (analyse) ile yetinmeyen, uygulamaya pratiğine sahip ‘bileşimler’ (synthese) üretebilen, ender aydınlarımızdandır: yanlış ele alınıp, yanlış anlatılmış iki şeye, doğru teşhis koyup, doğru anlatmıştı: ‘Tanzimat’a ve ‘Cumhuriye’e Müdafaa-i Hukuk Doktrini’nin münhasıran ‘vatanperverlik’ olmadığını; ‘Mazlum Milletler’ için, aynı zamanda bir ‘Kurtuluş Platformu’ olduğunu biliyordu; yalnız bunu mu, ‘Kemalizm’in nihai tahlilde ‘Sosyalizm’e açık olduğunu da!” (Cumhuriyet, 1 Mart 1999)

Metin Aydoğan, Müdafaa-i Hukuk Doktrini’ni, daha geniş kapsamlı bir çerçeve içinde ele alıp irdelemiş; ‘Emperyalizm’in Son Aşaması’: ‘Özelleştirme’ ve ‘Küreselleşme’ döneminde bile; onun hala ne kadar sağlam, ne kadar doğru, ne kadar çetin, bir ‘özgürlük’ ve ‘bağımsızlık’ kılavuzu olduğunu gösterip, örnekleriyle kanıtlıyor.

▬▬ • ▬▬

 

KEMALİZMİN ‘ÖZGÜN’ NİTELİĞİ..

Attila İlhan

Cumhuriyet, 12 Mayıs 2000

 

Sevres Paylaşması’nın arkasında, sadece yükselen Emperyalizm’in Memâliki Mahrûsa-i Şahâne’ye yönelik Pazar açlığı, petrol hesapları mı yatıyor? Pyrenee’lerdeki Endülüs Emevileri’yle, Viyana’daki Osmanlılar arasında ‘sıkıştırılmış’ Batı Hıristiyanlığının, Ehl-i Salip mantığı da yok mu? O ki pozitif bilimlerin üretime uygulanması, Batı Hıristiyanlığına, yüksek bir sınai ve askeri teknoloji sağlamıştır; artık, Türkleri geldikleri yere göndermek, başlıca hedef!

Ehl-i Salip ‘İncileri’…

Metin Aydoğan, eserinde, Batılı ‘devlet adamları’ndan, asla unutulmayacak; -hiçbir zaman unutmamamız gereken ‘inciler’i, ardı ardına diziyor:

“… 19.yy biterken, Türkler için, İngiltere’nin yaşlı başbakanı Gladstone şunları söylüyordu: “İnsanlığın tek insanlık dışı tipi, Türklerdir’. 1919 yılında bir diğer İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri ise şöyle : ‘Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur. Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.’ ABD Başkanı Wilson’ın isteği üzerine, 10 Ocak 1917’de bir araya gelen, ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya, savaş amaçlarını açıkladılar. Bu açıklamada şunları söylüyorlardı : ‘Uygar dünya bilmelidir ki, Müttefiklerin savaş amaçları, her şeyden önce ve zorunlu olarak, Türklerin kanlı yönetimine düşmüş halkların kurtulmasını ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türklerin, Avrupa’dan atılmasını içerir.’ Bu açıklamadan altı ay sonra, İngiltere Başbakanı, şu açıklamayı yapar; ‘Türkler cennet Mezopotamya’yı çöle, Ermenistan’ı mezbahaya çevirmiştir. Mezopotamya Türk değildir, hiçbir zaman Türk olmamıştır. Mezopotamya’da bir Türk, bir Alman kadar yabancıdır…”

“Amerika’lı senatör Upshow, 1927 yılında ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada, şunları söylüyordu : ‘… Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, ‘Müthiş’ İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün, zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler…” (Metin Aydoğan, ‘Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye’, Cilt II, S.823.)

Kemalizm’in, Emperyalist ‘Sistem’e karşı diyalektik yapısını ve evrensel çelişkisini daha iyi anlayabilmek için, elbette, Batı’nın ve Batılı’nın, bu Ehl-i Salip “evveliyatı” da unutmamak, hesaba katmak lazım, ama hepsi bu kadar mı? Elbette değil! Bir ‘Mazlum Millet’, ‘Ulusal Demokratik Devrim’ modeli olarak, Kemalizm o kadar ilginç bir zaman ve yerde ortaya çık-mıştır ki; Metin Aydoğan, onun bu özgün niteliğine de parmak basmadan edememiş!

Yüzyıl, başladığı gibi bitiyor..

“…Türk devriminin dünya siyasetine etkisi, bilinen ve sanılandan fazladır. Kemalizm, tarihsel olarak batı Kapitalizmi’nin ‘kabuk değiştirerek’ dünyanın tümünü yatırım alanı haline getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dünyanın yeniden paylaşımı için, ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, Emperyalizm’in yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya sistemi haline gelmeden, daha ‘gençlik’ döneminde, Kemalizm’le karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır!..”

“…Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı-sömürge olarak, büyük devletlerin egemenliği altında bulunan Dünya uluslarına, emperyalizmin yenilebildiğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. Batı, Türk Devrimi’nden sonra, denizaşırı ülkelere yönelik politikasını değiştirmek zorunda kalmıştır. Askeri işgale dayalı sömürgecilik dönemi sona ermiş, o güne dek sömürge ilişkileriyle baskı altında tutulan yoksul uluslar, teker teker, bu bağlardan kurtulmuşlardır. Ulusal Kurtuluş hareketleri, 20.yy’ın büyük bölümünde, dünya siyasetini etkileri altına almışlardır…”

“… Kemalizm, Emperyalizm çağında ulusal bağımsızlığını elde eden yoksul bir ulusun, ekonomiye ve sosyal gelişime dayanan gerçek kurtuluşunun kuramını oluşturmuş ve bu kuramı uygulamıştır. Kuram ve uygulamadaki özgünlüğü, Türkiye’yle sınırlı kalmamış ve evrensel bir boyut kazanmıştır. Kemalizm, uluslararası bir ulus hareketi yaratmıştır…”

“…Kemalist politikalar Türkiye’de, 1939’dan başlayan ve 1945’ten sonra yoğunlaştırılan girişimlerle, adım adım, uygulamadan kaldırılmıştır. Anti/Kemalist girişimlerin büyük bölümü dış kaynaklıdır. Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; Emperyalizm’in 20.yy boyunca değişmeyen stratejisi olmuştur…”

“…ancak Kemalizm’in temel kavramları, bugün yeniden konuşuluyor. Yeni Dünya Düzeni’nin yarattığı küresel sorunlardan şikayetçi olup çözüm arayanlar, ister istemez Kemalizm’e ulaşıyor. Bağımsız ulusal kalkınma, sosyal pazar ekonomisi, korumacılık, milli kambiyo, yerli üretim, denk bütçe, sosyal devlet, ulusal tarım ve madencilik… yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde araştırılıyor, tartışılıyor. Amerika’lı ekonomist Jeoffrey T.Berger, ‘Yeni Dünya Düzeni’ adlı kitabında, 21.yy.’a hangi koşullarda girildiğini, şöyle açıklıyor…”

Emperyalizm oldukça, Kemalizm de var…

“…’20.yy’a girerken, dinamik, yeni sanayileşmiş üç ülke, İngiliz İmparatorluğu’nun üstünlüğüne kafa tutmaya başlamışlardı. Özellikle Sanayi Çağı’nın gereklerine pek uygun düşen bu üç ülke, Almanya, Japonya ve Birleşik Amerika idi. Sömürgeleştirme ve sömürgecilikten kurtulma dönemlerinden, 2.Dünya Savaşı’ndan, Rusya’daki Marksist deneyimden sonra, 20.yy hemen hemen başladığı biçimde bitecek. Almanya Japonya ve Birleşik Devletler arasındaki ilişkiler, bir kez daha dünyanın geleceği açısından belirleyici olacak…’ Azgelişmiş ülkelerdeki ulusçu eylemlerin oluşturduğu güç de hesaba katılırsa, Amerika’lı ekonomistin saptaması tamamlanmış olacaktır. Kemalizm’in, azgelişmiş ülkelerin günümüzdeki sorunlarına çözüm yeteneğini koruyarak hala yaşıyor olması, isteğe bağlı bir olgu değil, dünyanın içinde bulunduğu koşulların zorunlu bir sonucudur. (Buraya dikkat!). Kendisini yaratan koşullar ortadan kalmadıkça, başarıları denenerek kanıtlanmış olan Kemalizm de doğal olarak ortadan kalkmayacaktır. Emperyalizm var oldukça, Kemalizm de var olacaktır…” (a.g.e.  S. 821 – 822)

İşte asıl sorun, burada düğümlü: Emperyalizm çağında, gezegenin temel çelişkisi, ‘Mazlum Uluslar’la, ‘Zenginler Kulübü’ arasında beliriyor; o halde, gerçek ve sağlıklı bir Sosyalizm’e ortamı hazırlayacak asıl koşullar, bu çatışmanın ‘sentezinden’ ortaya çıkacaktır.

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Deniz Som

Cumhuriyet – 26.09.1999

 

Kuvayı Milliye Yayınları’ndan çıkan Bitmeyen Oyun, Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler çalışmasıyla tanıdığımız Metin Aydoğan, bu kez iki ciltlik Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye başlıklı kitaba imza attı.

Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği’nin Büyük Onur Ödülü’nü alan ve Otopsi Yayınevi’nin yayımladığı son çalışmasında Metin Aydoğan 20. yüzyılı sorguluyor:

“İngiltere Büyükelçiliği Müsteşarı Holer, 27 Ağustos 1919’da Londra’ya gönderdiği gizli raporda; ‘Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin durumları beni hiç ilgilendirmez’ diyordu. Bu yaklaşım, Batılıların işbirlikçilerine karşı uyguladıkları geleneksel ortak davranış biçimidir. Dün, Irak’ta Berzenci, Türkiye’de Şeyh Sait nasıl kullanıldıysa aynı ülkelerde bugün, Barzani-Talabani ve Apo öyle kullanılıyor. 1930’larda İngilizler Mahmut Berzenci’yi kullandıktan sonra nasıl terk ettiyse, bugün aynı şeyi ABD Apo’ya yapıyor.”

“Batılılar, Türkiye’ye karşı sadece Kürtleri kullanmadılar. Sömürgecilikten edindikleri deneyimlere dayalı olarak; tutucu geleneklerden, dinsel ve mezhepsel inançlardan ve her türlü gerilikten yararlandılar.”

“Yüzyılın başlarında Almanya, Türkiye üzerindeki etkisini arttırmak için İslam dinini yoğun olarak kullandı. Anadolu’da 1919-1938 yılları arasında 12 Kürt ayaklanması ortaya çıkarken, sadece Kurtuluş Savaşı içinde, irili ufaklı ve büyük çoğunluğu dış kaynaklı ve din motifli, 60 gerici ayaklanma meydana geldi.”

“İşgal altındaki İstanbul’da her şeyi, para ve ihanet belirliyordu. Emperyalist devletlerin bugün Türkiye’de 1919 İstanbul’undan daha çok adamı var ve bunlar artık sadece gönüllü yerel unsurlar değil. Kapsamlı programlarla yetiştirilmiş ücretli görevliler, toplumsal yaşamın her alanında eğitim aldıkları yerlere hizmet veriyorlar.”

“Sınırsız mali kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollarla, dışarıyla bağlantılı din motifli örgütlere aktarılıyor. Kayıt dışı ekonomi, kara para ve uyuşturucu trafiği neredeyse açık biçimde bütün hızıyla devam ediyor.”

“Türkiye’nin 102.7 milyarı dış, 51.3 milyarı iç olmak üzere 154 milyar Dolar borcu var. Özellikle Gümrük Birliği’ne girdikten sonra dış ticaret açığı çığı gibi büyüdü. Türkiye’de ulusal sanayi ortadan kalkmak üzere. Vitrinler halkın bakmakla yetindiği ithal ürünlerle dolu.”

Aydoğan, kapsamlı çalışmasında Yeni Dünya Düzeni’ni tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.

▬▬ • ▬▬

 

USİAD BİLDİREN DERGİSİ

Şubat 2000, Sayı 2

 

Sayın Metin Aydoğan’ın Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği tarafından “Büyük Onur Ödülü” verilen “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye; 20.Yüzyılın Sorgulanması” adlı iki ciltlik, 1010 sayfalık kitabı, Otopsi Yayınevi’nce basılarak okurların dikkatine sunuldu. Hızla kitapçı vitrinlerinde yer almaya başlayan bu kitap, son yıllarda halkımızın ve çoğu aydınımızın kafasını karıştıran her sorunu, tarihsel kökenleriyle ele alıp aydınlatan ve çözüm yolu gösteren niteliğiyle, USİAD Büyük Onur Ödülü’nü her bakımdan hak ediyor.

Sayın Metin Aydoğan’ın uzun yıllar titiz ve yorucu bir çalışma so-nunda ortaya koyduğu bu yapıt, çok kısa bir süre içerisinde, ulusçu, laik, demokrat, cumhuriyetçi, Atatürkçü, bağımsızlıktan yana ulusal sanayici ve işadamlarının altına kendi imzalarını onurla atabilecekleri; gönencimizi ulusal bağımsızlıkta gören tüm kişi, kurum ve toplulukların onurla benimsedikleri bir ulusal kurtuluş manifestosu’na dönüşürse, kimse şaş-mamalıdır. Çünkü ulusal bağımsızlığa, demokrasiye, cumhuriyete ve Atatürkçülüğe karşı çıkanların tüm aldatmacaları, demagojileri; bu kitapta bel-gelerle, kanıtlarla, bilimsel verilerle, güvenilir yoldan çürütülmektedir.

Bu kitaptan sonra, özelleştirmeyi, MAİ’yi, küreselleşmeyi, Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve emperyalist dayatmaları sevimli göstermek eskisi denli kolay olmayacak ve ulusçuluğa saldıranlar, kendilerine bu kitapla yanıt verildiğinde kürsülerini terkedip kaçacaklardır.

Görüleceği üzere, Sayın Metin Aydoğan’ın bu kitabı; ulusal, demokratik ve laik cumhuriyet karşıtlarının tüm aldatmacalarını boşa çıkartarak, ulusalcılığın sarsılmaz bilimsel dayanaklarını ve yadsınamaz haklılığını en yetkin biçimde ortaya koymaktadır. USİAD böyle bir yapıta Büyük Onur Ödülü vermekten çok büyük bir onur duymaktadır ve kapağına basılı “USİAD BÜYÜK ONUR ÖDÜLÜ” damgası, her USİAD üyesi için büyük bir onurdur. Yıllardır ulusalcı yayınların sesinin kısılmaya, boğulmaya çalışıldığı ülkemizde, USİAD BÜYÜK ONUR ÖDÜLÜ damgasını taşıyan bu kitabı ulaşılabilecek her yere ulaştırmak ve olabildiğince çok sayıda yurttaşımızın bu kitabı okumasını sağlamak, ulusal bir görevdir. İstanbul Sanayi Odası ISO, Literatür Yayıncılık tarafından çevrilip basılan “Jack Welch ve General Elektric’in Yolu” adlı kitaptan 11000 tane alıp dağıtmıştır. ISO için “General Elektric’in Yolu”nu yaymak ne denli önemliyse, USİAD için Sayın Metin Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” adlı kitabının yayılması o denli önem taşımaktadır. Başta USİAD olmak üzere, tüm ulusal aydınlarımız bu kitabın tüm toplum kesimlerine yayılması için ellerinden geleni yapmalıdırlar.

▬▬ • ▬▬

 

TÜRKİYE SORUNLARI DERGİSİ

Ali Nejat Ölçen

Mart 2000, Sayı :34

 

Metin Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabı iki cilt ve toplam 1010 sayfa, büyük bir emeğin ürünü ve bir baş yapıt. USİAD’ın büyük ödülünü kazanmış. Kitabın birinci cildindeki ilk bölümünde, 20.yüzyıla girerken küreselleşmenin üretimde yarattığı karmaşık sorunlar, tarih bilinci içinde ele alınıp incelenmektedir. Bir gerçeği vurguluyor Metin Aydoğan: “Dünya, bol sermayeli yatırımcılar, borsa simsarları, banka yöneticileri ve kara para milyarderleri için küçülüyor, ama dünya nüfusunun dörtte üçü için hala çok büyük. Dünya küçülüyor, ama bütünleşmiyor. 20.yüzyılı anlamadan, günümüzde doğru adım atmak ve kendi geleceğine egemen olmak mümkün değildir”, diye düşünüyor. Sayın Aydoğan şöyle devam ediyor: “İki büyük dünya savaşının yaşandığı, ulusal bağımsızlık hareketlerinin hızla yayıldığı bir yüzyıl yaşandı. İnsanlık, tarihi boyunca ilk kez, eşitlik üzerine kurulu bir ülke yaratmayı denedi. 300 yıldır dünyayı egemenliği altında tutan gelişmiş sanayi ülkeleri ilk kez işgal ettikleri yoksul bir ülkeye boyun eğdiler.”

Metin Aydoğan, kitabındaki bu sözleriyle Kemalizmin 20.yüzyılın yazgısını betimlediğini vurgulamaktadır.

Haklı; çünkü, emperyalist ülkeler, Kemalizmi yenilgiye uğratmak için genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Mısak-i Milli sınırları içinde yeniden parçalanmasının yöntemlerini iç ayaklanmalarla sağlamaya çalışmıştı.

Kitabın ikinci cildinde, Türkiye Cumhuriyetinin 1923-1938 dönemini Kemalist dönem, 1939 sonrasını ise Kemalist politikalardan uzaklaşma dönemi olarak nitelenmesinde de büyük haklılık payı var. Sayın Aydoğan’ın bu nitelemesini birlikte okuyalım:

“Kemalizm, tarihsel olarak batı kapitalizminin kabuk değiştirerek dünyanın tümünü yatırım alanı haline getirmeye giriştiği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dünyanın yeniden paylaşımı için ilk büyük küresel çatışmanın yaşandığı, emperyalizmin yayılma evresidir. Emperyalizm yerleşik dünya sistemi haline gelmeden daha gençlik döneminde, Kemalizmle karşılaşmış ve yenilgiye uğramıştır. Kemalist Devrim, sömürge ya da yarı sömürge olarak büyük devletlerin ege-menliği altında bulunan azgelişmiş uluslara, emperyalizmin yenilebileceğini göstermiş ve onlara örnek olmuştur. (O yüzden) Türk Devrimi’nin yarattığı bağımsızlıkçı etkinin, kendi ülkesinde ve dünyada ortadan kaldırılması; emperyalizmin 20.yüzyıl boyunca değişmeyen amacı olmuştur.”

Tarihin tozlanmış meşin kaplı kitabından bir sayfayı Metin Aydoğan gün ışığına açmakta ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden yalnızca 6 ay bile geçmeden, Türkiye’nin 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile bir bildiriye imza atmış olmasına ve Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun İngiliz Büyük Elçisine. “Türkiye’nin bütün nüfusunu batı devletlerinin hizmetine verdiğini” söylemesine değinmekte ve haklı olarak “Türkiye’nin Kemalist politikalardan ilk ödünü Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyasette verdiğine ve bağımlılık ilişkisi doğuracak anlaşmalara imza koyduğuna” ilgiyi çekmektedir.

Bugünün Türkiyesinde ekonomik ve siyasal bağımsızlığın yitirilmesindeki sürecin köklerinin ne zaman ve nerelerden kaynaklandığı, 20.yüzyıl emperyalizminin 21.yüzyıla nasıl ve hangi araçlarla aktarılacağı konusunda Metin Aydoğan’ın iki ciltlik yapıtı, ilgi çekici örneklerle doludur. Ve bir avuç aydın yurtseverin hangi koşullarda yeniden Kemalist ilkelere sahip çıkması, emperyalizmin karşısında daha bilinçli ve örgütlü olarak tavır alması, sonuna kadar direnmesi gerektiğini bu iki ciltlik yapıt bizlere yeniden anımsatıyor.

Metin Aydoğan’ın, 9 Aralık Kararları’na ilişkin makalesini aşağıda okuyucularımıza sunarken, onun bu iki ciltlik yapıtından söz etmeyi, kendimize ödev olarak verdik. Aydoğan’ı kutlamak için sözcükler yetersiz kalmaktadır.

▬▬ • ▬▬

 

KUTLAMA YERİNE

Prof.Dr.İzzettin ÖNDER

Cumhuriyet 30.11.2001

 

Keşke Cumhuriyetin 78.yılında ve son anayasa değişiklikleri ile daha demokratik bir ortama adım attığımız söylendiği bir dönemde daha farklı şeyler yazabiliyor olsaydım! Doğru bir sanayileşme rayına girmemişiz; toplumun yarısına yakın bölümü tarım kesiminde; gelir düzeyimiz çok düşük; yıllık milli gelirimizin yarısını aşan miktarda bir borç yükü ile karşı karşıyayız; topladığımız vergi miktarını aşan bir faiz yükü altındayız, vs… Kısacası, içinde bulunduğumuz durum kötü olduğu gibi ileriye yönelik parlak bir işaret de görülmemektedir. Sorunlar bu denli derin ve yapısal ise izin verin de, bu yıl Cumhuriyetin yıldönümü kutlamalarını yüzeysel merasimler biçiminde değil de içinde bulunduğumuz durumu irdeleyerek, alışılmışın dışında ve farklı bir biçimde gerçekleştirelim.

Kafamdaki birinci konu, İçişleri Bakanı’na yönelteceğim bir sorudan oluşmaktadır. Konu şu: Geçen pazar günü Ümraniye Halkevi, beni güncel ekonomi konusunda “Krizler, IMF Politikaları, 11 Eylül Olayı, Afganistan Savaşı ve Türkiye’nin Konumu” başlıklı bir söyleşi için çağırdı. Oraya gittiğimde, sivil güvenlik güçlerinin kamerayla çekim yaptığını gördüm. Verilen bilgiye göre, tüm gün boyunca emniyet güçleri Halkevi’ni gözetim altına almış ve bunun üzerine tedirgin olan vatandaşların bir bölümü de söyleşiye katılmaktan çekinmiş. Sorum şu: Sayın bakan, bir üniversitemizde görevli, adı ve adresi belli bir öğretim üyesi, çok güncel ve halkı derinden ilgi-lendiren bir konu üzerinde, hiçbir gizliliği olmayan ve herkese açık bir kapalı yer toplantısına davet edilirse, bu organizasyonun böyle bir titizlikle izlenmesi toplumun ve öğretim üyesinin güvenliği ile mi ilgili, yok-sa burada benim bilemediğim başka bir mesele mi var? Sayın bakan bu tür tavırlar, sizce son anayasa değişiklikleri felsefesi ile bağdaşmakta mıdır?

Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, açıktır ki hiç de iç açıcı değildir. İç ve dış baskılarla çok zor günler geçiren ülkemizin tek çıkış umudu halk olması gerekirken ne yazık ki gerek iç hortumcuların ve ikinci sınıf patronların, gerek dış sömürücülerin baskılarına karşı bu güç harekete geçirilmek bir yana, tam tersine, şiddetle baskılanmaktadır. Aynı anda, Cumhuriyet’in 78.yılı kutlanmaktadır ve Meclis’te “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ifadesi yer almaktadır. Sizce burada büyük bir çelişki yok mu?

Türkiye’yi bu duruma sürükleyenler ve bu olumsuzluklardan yarar sağlamaya yeltenenler yanında, ufak da olsa bir pırıltı olarak, topluma gerçekçi bir ayna tutarak, onu derinden sarsmak pahasına içine düşmüş olduğu durum hakkında düşünmeye itenler de az değil. Gürültülü basında Nazmi Kal ve Ferhan Şaylıman hazırladıkları programlarla Türkiye’nin içine düşmüş olduğu sorunları irdelemekte ve olası çözüm yollarını tartışmaktadırlar. Dr. İlhan Azkan, yakından şahit olduğum uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda, yirmiye yakın insanı bir araya getirerek bunları çeşitli ülke sorunları üzerindeki çalışmalarını “Ulusal Sorunlar ve Demokratik Çözüm Yolları” başlıklı bir kitapta toplayarak topluma sunmuş bulunmaktadır. Başka bir araştırmacı Hasan Erden de “Yeni Sevr Kuşatmasında Barış Kapanları” başlıklı çalışması ile çeşitli biçimlerde Türkiye üzerinde oynanan oyunları dile getirilmiş ve kamuoyunun bilgisine aktarma hizmeti görmüştür. Metin Aydoğan da “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı çalışmasıyla Türkiye üzerindeki oyunları açığa çıkarmakta ve bunlar üzerinde toplumu düşünmeye yöneltmektedir. Tüm bu araştırmacılara minnet borçluyum; onlardan çok şey öğrendim.

Dünya nimetlerinin paylaşıldığı uluslararası kapitalist arenada her ulus, diğer uluslar üzerinde hegemonik ilişki kurmaya yeltenir. Bu durumda Türkiye kendi muhasebesini yapmak mecburiyetindedir. Türkiye, tüm çabalarına rağmen niçin sanayileşememiş; niçin ikinci sınıf ve dışa bağımlı bir ekonomik altyapı kurmuş; niçin bir türlü tarım toplumu olmaktan kurtulamamış, vs!.. Bunca  emek ve yıllar sonunda niçin Türkiye, ekonomik yetmezlik ve yoksulluğa  sürüklenmiştir!

Türkiye’nin bu durumundan kim sorumludur! Bu durumdan sadece siyasileri ya da sıkça dillendirilen yolsuzlukları sorumlu tutmak, gerçeklerin üzerini örtmektir. Zira, siyaset ekonomiyi değil, ekonomi siyaseti yönettiği gibi yoksulluk yolsuzlukların bir sonucu değil, yolsuzluklar yoksulluğun çarpıtılmış bir sonucudur. Aynen ABD’nin Afganistan aldatmacasında olduğu gibi ekonomik ve siyaset olaylarda cephe ile arka farklıdır. Gerçekte ABD, Afganistan’la savaşmadığı gibi insanlığa refah sağlamak için de savaşmamaktadır. Terör bahanesiyle en temel haklarımız daha da kısılacak ve kapitalist patronların hakimiyeti daha da artacaktır. İç politika ve uygulamada da aynı kural geçerlidir. Kandırmanın sonu yoktur, hele de çok ucuza satabildiğiniz gazeteniz, televizyonunuz ve akademik unvanlı ve bol paralı sözcüleriniz varsa!..

▬▬ • ▬▬

 

Vural SAVAŞ

Militan Demokrasi – Bilgi Yayınları

 

Metin Aydoğan Aralık 1999’da Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adını verdiği kitabını yayınladı. USİAD Büyük Onur Ödülünü de alan bu kitap, Türkçe olarak yayınlanmış en önemli eserlerden biridir. Her Türk aydınının mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum.

Bu kitaptan, çeşitli konulara değinen o kadar çok not almışım ki hepsini buraya yazsam, telif haklarına ilişkin tüm yasaları ihlal etmiş olurum. Kitabın öneminin anlaşılabilmesi için, çeşitli konulara değinen birkaç bölümü nakletmekle yetineceğim:

“1911’den beri aralıksız 7 yıldır yoğun bir savaş ortamında bulunan 15 milyonluk Türkiye, genç erkek nüfusunun 2 milyonunu yitirmişti. Nüfusun yüzde 90’ı köylüydü ve okuma yazma oranı yüzde 10’un altındaydı. Aydınlar arasında anti-emperyalist bilince dayalı bağımsızlık istemi hemen hemen hiç yoktu. Ordular dağılmıştı, silahlara el konmuştu. İstanbul Hükümeti tam anlamıyla teslim alınmıştı. Halk savaşacak durumda değildi. Kimsenin geleceğe yönelik umut ve önerisi yoktu…”

“Kurtuluş savaşında tifo, tifüs, kolera, verem, sıtma, çiçek, sifiliz Anadolu’da kol geziyordu. 13 milyon nüfusun yarıya yakını bu hastalıklardan birine yakalanmıştı. Bazı vilayetlerde hastalıklı insan oranı yerel nüfusun yüzde 86’sına ulaşıyordu…”

AB konusunda de en doğru bilimsel değerlendirmeler yine Metin Aydoğan’ın Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye kitabında yer almaktadır. Konu çok önemli olduğundan, aldığım notların bir kısmını buraya alıyorum: “AB Dış İlişkiler Komitesi Başkanı, Tom Spencer Amerikan Dow Jones Haber Ajansına verdiği demeçte şöyle diyor: ‘Türklere ilerde bir gün AB’nin parçası olacakları yönünde otuz yıldır söz vererek hiç dürüst bir davranışta bulunmadığımızı düşünüyorum. Çünkü gerçek, AB’nin Türkiye’yi üye kabul etme yolunda hiçbir niyetinin olmadığıdır. Türkiye’ye gerçek niyetimizi anlatmamız daha dürüst bir davranış olurdu.”

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ KEMALİZM VE TÜRKİYE

Gazete Müdafaa-i Hukuk – 19.05.2000

 

Ekonomi ve siyasete egemen olanlar, uluslararası bağlantıların, mali gücün ve iletişim teknolojisinin kendilerine verdiği tüm olanaklarla; insanlığın tümünü kapsayan, niteliksel dönüşüme uğramış yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu ilan ettiler. Küreselleşme, globalizm, serbest piyasa gibi bir takım kavramlarla, “uluslarüstü” yeni bir uygarlığın doğduğunu söylediler. Söylemeye de devam ediyorlar.

Türk toplumu, gelişme düzeyine, ekonomik ve sosyal çıkarlarına, toplumsal yapısına ve ulusal haklarına uygun düşmeyen uygulamalarla karşı karşıya bırakıldı. Başta devlet olmak üzere, hemen tüm kamusal değerler, dış kaynaklı programlarla denetim altına alınarak; yasadışıcılık, kozmopoli-tizm ve oligarjik yapılanmalar, sosyal yaşamın tüm alanlarına yayıldı. Yanlışı doğrusu, dostu düşmanı seçemez hale getirilen Türk halkı, içine düşürüldüğü yoksulluk ve örgütsüzlük ortamında, haklarını savunamaz ve gerçekleri göremez hale geldi. Türkiye her geçen gün bir öncekini aratan, olumsuzluklarla dolu bir yola sokularak, kontrolsüz ve rotasız bir gidişe sürüklendi.

Böyle bir ortamda ortaya çıkardığı eseriyle Metin Aydoğan, yalnızca bilimsel derinliği olan kapsamlı bir araştırmayı başarmış olmuyor; akıl almaz bir kavram karışıklığının yaşandığı günümüz ortamında, yurtsever bir aydın olarak, halkına ve ulusuna karşı anlamlı bir görevi yerine getiriyor. Çoğu aydınımızın kafasını karıştıran her sorunu, tarihsel kökleriyle ele alıp aydınlatarak 20.yüzyılın adeta “kılcal damarlarına” dek röntgenini çekiyor. Sayın Aydoğan’ın, uzun yıllar süren titiz ve yorucu bir çalışma sonunda yedibin kaynağa ulaşarak ortaya koyduğu bu dev yapıt, tüm ulusçu, yurtsever, demokrat, cumhuriyetçi ve Atatürkçüler tarafından zaman yitirmeden okunmalıdır. Bu kitap ulus-devlet karşıtlarının ileri sürdükleri tüm savları, çok net bir biçimde ve belgelerle, çürütülmektedir. Bu kitaptan sonra, özelleştirmeyi, MAI’yi, Küreselleşmeyi, Yeni Dünya Düzeni’ni savunmak ve emperyalist dayatmaları sevimli göstermek eskisi kadar kolay olmayacaktır.

Ulusal sanayici ve İşadamları Derneğinin (USİAD), “Büyük Onur Ödülünü” verdiği, iki ciltlik 1010 sayfalık bu kitap mutlaka okunmalıdır.

▬▬ • ▬▬

 

KÜRESEL OYUNU ANLAMAK

Öner Yağcı

TÜRKSOLU Dergisi 05.05.2003 Sayı  29

 

Metin Aydoğan’ın 20.Yüzyılın Sorgulanması alt başlığıyla sunduğu Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı iki ciltlik çalışması, Bitmeyen Oyun’un dünden gelen ve geleceğe akan parçalarını ustalıkla birleştiren ve yaşadığımız dünyayı, bu dünyada karşımıza çıkan sorunları anlamamız için fırsatlar ve birikimler sağlayan bir yapıt.

20.Yüzyılın, aynı zamanda geleceğimizin belirlendiği gerçekliklerle dolu olduğunu öğrendiğimiz çalışmada, 21.yüzyılda hazırlanırken hangi donanımlara gereksinmemiz olduğunu da görüyoruz. Bilgi eksikliğinin algılama ve yorum yapmada yanlışlıklar doğuracağı apaçık bir gerçektir. Bu gerçeğin ışığında okuyacağımız Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, küreselleşmenin ve emperyalizmin dayattığı Yeni Dünya Düzeni koşullarında gereksinmemiz olan donanımıyla önemli bir görevi yerine getiriyor.

Birçok tarihçinin ya da siyasetbilimcinin, toplumbilimcinin dünyayı anlamak amacıyla çeşitli açılardan ele alıp yorumladığı 20.yüzyıla, sorgulayıcı, olayların ardındaki izleri araştırıcı ve yurtsever kimliğiyle yeniden ayna tutan Metin Aydoğan, dünyanın hem ülkemizi hem de tüm insanlığı ilgilendiren olaylarına yaklaşırken, özellikle her şeyin bir-birine bağlı olduğu, birbirini etkilediği ve olayların nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte anlaşılıp araştırılması gerektiği bilincini eksik etmediği için bütünlüklü bir toplumsal-siyasal tarih sunmuş oluyor.

Attilâ İlhan’ın “Bu kitabı okumadan olmaz!..”diye uyarmak gereğini duyduğu çalışmanın omurgasını, önceki döneme noktayı koyarken sonrasını ve bugünleri de belirleyen “İkinci Dünya Savaşı” oluşturuyor. Kitabın ilk bölümünde “küreselleşen dünya”yı kavramak, böyle bir dünyaya nereden geldiğimizi anlayabilmek için 20.yüzyılın değerlendirilmesi gerektiği düşüncesi doğrultusunda adımlar atılıyor. Daha önceki yüzyıldan konuk gelen “sömürgecilik” ve “emperyalizm” yalnızca birer kavram olarak değil içleri doldurularak ve kendilerini var eden ekonomik yapılarıyla açıklanıyor. Metin Aydoğan’ın özgünlüğü, bu bütünsellik içindeki Türkiye’nin yerini ve durumunu belirlerken başlıyor ve yapıtın sonuna kadar aynı yaklaşımla sürüyor. Dünyadaki ilişkilerin bir parçası ve devamı olarak ele alınan Türkiye’deki yaşanılanı böylelikle daha kolay anlamamızı sağlıyor.

Yüzyılın ilk çeyreğindeki Kurtuluş Savaşımızın anti-emperyalist özelliği ve “uluslararası ilk ulus hareketi” oluşundan hareketle vurgulanan “Kemalizmin büyük devlet politikalarına etkisi” günümüzde bile geçerliliğini koruyan bir saptama olarak, yine Metin Aydoğan’ın, tarihe, bütünlüklü ve savaşların yayıldığı 20.yüzyılın ikinci çeyreğinin incelendiği bölümde, aynı dönemin öncü adımı olan “Türk devrimi” 1923-1938 vurgulamasıyla ayrıntılı olarak ele alınıyor.

Geniş kaynakçadan yararlanılarak ve bunlardan yararlanır ya da bunları yorumlarken birbirinden farklı yaklaşımların nedenlerini sorgulayarak özgünlüğün sürdürüldüğü yapıtın ikinci cildi, İkinci Dünya Savaşı ile başlıyor. “Emperyalist politikalar”daki “biçim değişikliği”nin ve küreselliğe gidişin zorunluluğunun nedenleri araştırılırken, “Yeni Dünya Düzeni”nin temellerinin nasıl atılmış olduğunun da ipuçları bulunmuş oluyor.

“Yeni Dünya Düzeni’nin Temelleri”nin, 20.yüzyılın ikinci yarısına doğru atılmaya başlandığı ve hepsi de küreselliği hedefleyen Truman Doktrini ile NATO, SEATO gibi askeri örgütlenmelerle; Avrupa Kalkınma (Marshall) Planı ve Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu-IMF, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, (GATT; 1980’lerden sonra Dünya Ticaret Örgütü-WTO), Avrupa Birliği, Asya Pasifik İşbirliği Forumu gibi ekonomik örgütlerle yapılandırıldığı anlatılıyor kitapta. Bunlar anlatılırken tüm bu örgütlenmeler, yalnızca uzmanların bilebildiği birer yapı olmaktan çıkıyor ve günümüzün gerçekliği olarak bilincimize yerleşiyor (ki bu da yapıtın başarılı olmasını sağlıyor).

Yeni Dünya Düzeni’nin küresel örgütlenmesinin emperyalizmin istemleri doğrultusunda oluşturulduğunu ve “yoksul ülkeleri daha çok yoksullaştıran”, “ulus-devletlerin kökünün kazınmasını” amaçlayan, azgelişmiş ülkelerdeki devletleri “küçültürken” gelişmiş ülkelerdeki devletleri “büyülten” politikalarının “özelleştirmeler”le, “işbirlikçiler”le gerçekleştirildiğini açıklayan bilgi-lerle, küreselleşme belasının insanlığa getirdiği yıkımı, bilincimizde somut ışıklar yakarak anlatıyor yapıt. Dünyayı, kendisini besleyebilen az gelişmiş ülkenin kalmadığı, doğal kaynakların tükendiği, gelişmiş ülkelerin de kendi yarattıkları sorunların etkisine girmeye başladığı bir dünyaya dönüştüren küreselleşmenin egemeninin “uluslararası şirketler” olduğunun, küreselleşen dünyada emekle sermaye arasındaki çelişkinin derinleştiğinin, emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin şiddetlendiğinin ve-rilerle kanıtlandığı yapıtın son bölümü, yine Türkiye’ye ayrılmış; Cumhuriyet’in emperyalizm karşısındaki durumunun kısa tarihine; Lozan’dan Avrupa Birliği’ne uzanan “Tanzimat Kafası”na ve “özelleştirme” politikalarına…

Kısacası, bu kitabıyla Aydoğan “Herkesin yaşadığı, ancak nedenlerini çok az insanın gördüğü gerçekleri açığa çıkarmak” amacına ulaşmanın kıvancını yaşamayı hak eden bir aydınımız olarak bilinci ve sorumluluğun gereğini yapmış.

“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye”, Metin Aydoğan, 2 Cilt, Kum Saati Yayınları

▬▬ • ▬▬

 

YENİ DÜNYA DÜZENİ, KEMALİZM ve TÜRKİYE

Barış Doster

Aydınlık

 

Metin Aydoğan, Türkiye’nin üretken, çalışkan aydınlarındandır. Cumhuriyetçidir, Kemalisttir, millicidir, devrimcidir. Tek başına bir üniversite gibi çalışır. Cumhuriyet tarihi, Türk siyasal hayatı ve uluslararası ilişkiler alanlarında, az bulunur cinsten bir araştırmacıdır.

Aydogan’ın çok sayıda eseri arasında ilk akla gelenlerden olan “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, kısa süre önce gözden geçirilmiş 21.baskısını yaptı. İki ciltlik bu önemli ve hacimli kitabı Pozitif Yayınları, Metin Aydoğan’ın bütün yapıtları kapsamında bastı. Bu eserin 15 yılda 21 baskı yapması, ilk baskısının yapıldığı 1999 ile 2007 arasında 20 baskıya ulaşması, ne kadar önemli bir ihtiyaca yanıt verdiğinin, ne denli büyük bir boşluğu doldurduğunun da kanıtı. Aydoğan’ın bir diğer önemli eseri “Bitmeyen Oyun” da 82. baskısını yaptı geçen aylarda.

“Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, toplam 870 sayfa, 13 bölümden oluşuyor. Altı bölümden oluşan birinci cilt, 21.yüzyıla girerken küreselleşen dünyayı sorgulayarak başlıyor. Değişimin yönünü inceliyor. 20.Yüzyıl başındaki bağımsızlık savaşlarını, sömürgeciliği, emperyalizmi, Birinci Cihan Harbi’nin öncesini ve sonrasını ele alıyor. Kurtuluş Savaşı’nı ve dünyadaki yansımalarını sıralıyor. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın durumunu mercek altına alıyor.

Ulusçuluk Akımları

1923-1939 arasında Hindistan’dan Endonezya’ya, Vietnam’dan Mısır’a, Çin’den Cezayir’e dek yayılan ulusçuluk akımlarını, bağımsızlık mücadelelerini ve bu dönemde Türk Devrimi’nin atılımlarını saptıyor. İkinci ciltte ise 2.Dünya Savaşı ve sonrası, küresel örgütlenmedeki temel yönelimler, dünyanın egemenleri ve uluslar arası şirketler, küreselleşen dünyada emek-sermaye çelişkisi, 20.yüzyıl sonunda yeniden şekillenen küresel rekabet üzerinde duruyor. Türk Devrimi’nin 75.yıllık bilançosunu çıkarıyor.

Emperyalizmin yurdumuza nasıl yerleştiğini anlatıyor. Lozan’dan Avrupa Gümrük Birliği’ne uzanan süreci ele alıyor.

Yurt, Ulus ve Tarih Bilinci

Görüldüğü gibi; sadece bölüm başlıkları bile kitabın kapsamını ve iddiasını ortaya koyuyor. Kitabın sonuna eklenen okur mektupları, Metin Aydoğan’ın yurt, ulus ve tarih bilincine sahip Cumhuriyet yurttaşlarına ulaşmadaki başarısını gösteriyor. Büyük ustamız Attila İlhan başta olmak üzere, Prof.Dr.İzzettin Önder’den eski planlamacı milletvekili Ali Nejat Ölçen’e dek ülkemizin seçkin aydınlarının kitapla ilgili övgü dolu yazıları ise Aydoğan’ın sağlam altyapısını, berrak zihin dünyasını, doğrultu tutarlılığını yansıtıyor.

Aydoğan’ın eseri insanı hem bilgilendiriyor, hem uyarıyor. Nereden gelip nereye gittiğimizi bir kez daha anımsatıyor. Cumhuriyet’in görkemli ve devrimci anlamını, mazlum milletler nezdindeki önemini, o nedenle emperyalizmin hedefi oluşunu bir kez daha gösteriyor.

Toplumcu gerçekçilik

Entiemparyalist olunmadan ne milliyetçi ne Cumhuriyetçi, ne solcu olunamayacağının altını özenle ve özellikle çizen Aydoğan, sermayenin dışa açılmasına, değişen ve karmaşıklaşan üretim ilişkilerine dikkat çekiyor.

Konuları incelerken diyalektikten, siyasal iktisattan kopmuyor. Toplumcu gerçekçilikten ödün vermiyor. Sert eleştirilerden kaçınmıyor. Hiç kimseyi kayırmıyor, kullanmıyor. Örneğin; Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Toplulu’yla (günümüzdeki Avrupa Birliği) ilişkisini başlatan ve altında İsmet İnönü’nün imzası bulunan 1963 Ankara Anlaşması’nı “değişmeyen Tanzimat kafası” olarak tanımlıyor ve şöyle diyor: “Türkiye, emperyalizmin küresel sömürü ağına yakalanmıştır.

Ekonomik, politik, kültürel ilişkiler ve sürüklendiği karmaşa ortamı içinde çözülme, dağılma sürecini yaşamaktadır. Ulusal güçler örgütsüz, dağınık. Buna karşın işbirlikçiler akçalı ve teknolojik olanaklarla büyük örgütlenmeler içinde. Kemalizm’in varlık nedeni olan tam bağımsızlığın adı dahi kalmamış. Her yer, Atatürkçülüğü yok eden ‘Atatürkçülerle’ dolu.”

Kısacası Metin Aydoğan’ın kitabı, yönünü yitirmiş Türkiye’de yolunu arayanlar için çok önemli bir kaynak eser işlevi görüyor.

▬▬ • ▬▬

 

ZİL TAKIP OYNAYANLARA…

Yiğit Bulut

 

Yazıya başlamadan önce Türkiye’de “her alanda” özellikle “stratejik her noktamızda” gerçekleşen yabancı alımları ile zil takıp oynayanlara şu soruyu sormak istiyorum; hazır değerlerin satılması ile ortaya çıkacak sistemde daha doğrusu ekonomik çarkın tamamen yabancı kontrolüne geçtiği bir yapıda, Türk vatandaşlarını nereye koyuyorsunuz?

Sevgili dostlar, siz soruya cevap ararken yaşadığım bir olayı anlatarak süratle dönüştüğümüz yapının risklerine geçmek istiyorum; İstinye’de yabancı sermayeli bir süpermarketin bahçesindeyim. Başınızı yukarı kaldırdığınızda tam tepenizde yeni Amerikan konsolosluğu, kapının biraz ilerisinde ithal araç satan (bölgedeki en büyük yapılardan bizi olan merkez) ve hemen yanında da “yabancı bir isimle inşa” edilen ve İngilizce bilmeyenin kapıyı dahi bulamadığı konaklar var… hangi ülkede olduğunuzu çevreye bakarak anlamanız mümkün değil. Küreselleşme bu olsa gerek. Yerel olanın farkının kaybolması.

Acaba her yerde böyle mi?

Bu örnek size fazla anlamlı gelmediyse, küreselleşen-sahipliği yabancılaşan bir ekonomik yapıyı birlikte hayal edelim. Ülkedeki bankalar yabancı sermayeli. Üretim yapan şirketler yabancılara geçmiş. Muhteşem binalar, geniş yollar, her koyda doğa katledilerek yapılan dev tesisler var. Kısacası ülke yeniden inşa edilmiş ama yerli halk sahipliği tamamen kaptırmış, sadece hizmet sektöründe çalışıyor…

Bu noktada soralım; her yerin yeniden inşa edildiği, dünyanın bütün markalarının olduğu, her koyda ayrı bir tesis olan, şehirlerin otel markalarına boğulduğu bir ülkede yerli halk yılda 3-5 bin dolar gelir ile hangisinden yararlanabilecek? … Hiçbirinde… Hizmet sektöründe yani inşa edilen otellerde, marketlerde çalışıp, aldığı üç kuru para içi, kendi koylarını işgal edenlere teşekkür edecek…

Sevgili dostlar, bu noktada “küreselleşme” olgusunu ele alan “Metin Aydoğan’ın” son kitabından bahsetmek ve “tez-antitez” ilkesine sadık kalarak, bazı alıntılar yapmak istiyorum.

—Küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt: Eğer dünyayı tek pazarlı bir yapı haline getireceksek, parçaları küçük olmalı. Bugün dünyamızda tanık olduğumuz gelişmeler, birbirinden ayrı ayrı ve karmaşık bir olaylar yumağı değil, bir süreç; hükümetsiz bir yönetim yayılmasına doğru ilerleme süreci…

—Uluslararası şirket faaliyetlerinin küresel örgütlenmede aldığı yeni biçim, bu biçime uyum gösteren pazar türünü yaratma isteğini de beraberinde getirdi. Bir yandan gelişmiş ülke merkezli ortak pazarlar ortaya çıkarken, diğer yandan azgelişmiş ülkelerde, “ulus-devlet” yapılarını etkisizleştiren dağılma ve bölünme eğilimleri yaygınlaştı. 1990-2000 arasında yılda 25 yeni ülke ortaya çıktı…

Sonuç: “2008 yılında Türkiye’ye X milyar dolar daha gelir” diyerek analiz yapıp, var olan bütün şirketlerin yüzde 50 ile yüzde 100’ünün satılacağını hesaplayanlar, acaba yukarıda değindiğim sorulara da cevap arıyorlar mı?

Son söz: AB merkezli bankaların ülkeye gelmesi; “KOBİ” dediğimiz yapılara, kendi ülkelerindeki şirketler ile Gümrük Birliği içinde rekabet ederken, ne kadar kredi üretecekleri noktasından ayrıca bir kez daha sorgulanmalı… Şöyle düşünün; Bursa’da yerleşik bir firma AB’de yerleşik bir firma ile gümrük birliği içinde rekabet ediyor. Düşük kur ve Gümrük Birliği’nin haksız rekabet şartları belini bükerken, kredi kullandığı Türk Bankası, AB’de yerleşik ve rekabet ettiği firma ile büyük iş yapan bir bankaya satılıyor. Avrupalı rakip bankayı arayıp kendine göre “iş hacmi çok düşük” olan Türk firmasının kredi hattını kestiriyor. Bir süre sonra ne oluyor? Şartlar daha fazla izin vermediği için Bursa’daki firma kapanıyor ve Avrupalı markanın ithalatçısı oluyor. Yani üretim çöküyor! Hoş geldin Osmanlı gibi bir İmparatorluğun ekonomik sonunu hazırlayan “Baltalimanı anlaşması!”


AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ

TANZİMATTAN GÜMRÜK BİRLİĞİNE

 

 

avrupa_birliginin_neresindeyiz

 

“ONUNCU KÖY’, DAİMA ‘HALK’ TIR!

Attila İlhan

Cumhuriyet, 18.10.2002

 

O yıllarda, yerli bir ilaç (adı ‘Nevrozin’ di galiba) gazetelere reklam vererek, satış arıyor; başı ağrıyan bir kadın resmi, zemine zamana uyan, birkaç söz!

Şöyle bir olay yaşanmıştır: Kasaba okumuşu, kıraathanede çektiği ağrıdan şikayetçi dostuna, bu ilacı öneriyor; öteki anlaşılan, daha bir ‘alafranga’dır, belki de sadece ‘yerli’ diye beğenmez, burun kıvırır; kasaba okumuşu, ısrarını, inanılmaz bir kanıtla destekleyecektir: “… iyidir, gazete yazıyor yahu!”–30’lu yıllarda, taşra gazete okuru, bu inanılmaz saflıktadır; parayla yayımlanmış reklamı, gazete ‘mutfağının’ haberinden ayıramaz. Peki günümüzün Media tutkunu, ondan çok mu farklı? ‘Kiralık’ haber sütunlarını, satın alınabilir Hit sıralarını, ‘maaşlı’ magazincileri duyup bildiği halde; ekranda gördüğüne, kağıtta okuduğuna, aynı saflıkla inanıyor mu? Kanıtı aynıdır : “-… gazete yazıyor, televizyon söyledi!”

Durumu daha da vahimleştiren nedir? Solcu Türklerle hayli içli dışlı olmuş, FKP’li bir kız tanımıştım, adını unutmuşum; söz arasında bir akşam (Cafe Dupont, fıstık yeşili neonlar yanmış, havada siyah tütün ve şarap kokusu, camlar bütün buğu) bana demişti ki : “-… siz Türkler tuhafsınız, ciddi gazete diye The Times’da ya da Le Figaro’da, ne okursanız inanıyorsunuz!” Haber mutfağında, kendini basbayağı ‘muhalif’, dahası ‘solcu’ zanneden, nice meslektaşın; Reuter’in, AFP’nin, TASS’ın geçtiği haberleri, gazeteye ‘tartışmasız’ ve ‘yorumsuz’ aktardığını görünce, hep bunu hatırlamışımdır.

Bugün her TV kanalının, sabahtan akşama kadar ipe dizdiği bütün haberlerin, aynı kalıptan çıktığı gibi; öteki kanalların bütün haberlerinin de, aynı mantık üzerine kurulmuş olduğu, tartışılır mı? Oysa ‘Aydınlanma’, ‘Cogito ergo sum’la, yani Descartes’la başlıyor; felsefenin ‘ruhu’ ‘bilimsel şüphe’dir!

‘Media’nın Sultanları’ kimler?..

İsmi lâzım değil, hayli ünlü bir Yeşilçam oyuncusu; ‘sultan’ ilan edilmiş bir yıldızdan söz açıldı mı, yüzünü ekşitip derdi ki : “… ne ‘Sultan’ be? Gazetelerin ‘Sultanı’!” şimdi oradan yola çıkıp, son on yılın ünlü yazarlarına ‘Media’nın Sultanları’ mı diyeceğiz. Yoksa Liberal/Kapitalist üretimin ‘malları’ mı? Öyle ya, üretim ‘seri halinde’, pazarlama Marketing kurallarına uygun; yazar ve eseri, edebi kalitesiyle değil, yaptığı ‘iş hacmi’yle ölçülüyor; sizce bu, aklı başında okur için, farklı–galiba çok daha sağlıklı–bir değerlendirme ‘kıstas’ı (ölçütü) yaratmamış mıdır? Doğru dürüst bir kitap okumak istiyorsan, media ünlüsü olmayan, yazarları okumalısın! Aşağı yukarı gazetenin yazdığı, TV’nin gözüne soktuğu adam, 1920’lerin Nevrozin’ini aratmaz: ne övülmesinin kıymet-i harbiyesi vardır, ne yazılmasının; yazar milletini değişik kıstaslar değerlendirir, en başta o korkunç eleyici, ‘zaman’!

Cumhuriyet, Türkiye’de, son elli yıl boyunca, ‘Sistem’ tarafından alttan alta oyulmuş; XX.yy’ın Tanzimat’ı (‘Özelleştirme’ ve ‘Küreselleşme’), yeni ve eşi bulunmaz bir ‘matah’mış gibi, bu Media tarafından ‘pazarlanmıştır’. Reklamcılığın ‘ruhu’ ne; yalan söylemek, rakibi küçük düşürmek, zayıfı hiç önemsememek! Son dönemde, hele çoluk çocuk Post/Modernizm’i keşfettikten sonra; ‘fikriyat’ta ‘ahkam kesmek’, ‘edebiyat’ta ‘abesle iştigal’, esası teşkil ediyor. Doğru dürüst yazar, ya devre/dışı ya da ‘ayıplı’; Media’nın önemsediği, doğruların ve değerlerin, en uzağındaki! Peki ya gerçeği söyleyen değerliler? Ünlü atasözünün öngördüğü akıbete mahkum (mu?). Doğru söyleyeni dokuz gazete, dergi ya da yayınevinden kovuyorlar, belki ama; onların yerleşip yaşayacağı, ‘onuncu köy’, daima mevcut: halk!

Bu satırları kim yazmış?

Şu satırlara bir göz atar mıydınız?

“…’Batılılaşmak’, ‘Avrupalı olmak’ ya da ‘çağdaşlaşmak’ umuduyla yürütülen ve ‘Avrupa’yla bütünleşmek’ olarak ifade edilen anlayış; toplumun her kesimine uzanabilen resmi ya da sivil, kapsamlı bir örgütlü güç haline getirilmiştir.Mali ve siyasi gücü yüksek sermaye çevrelerinin, devletin önemli bir bölümünü ele geçirmiş olması, bu güçleri mutlak egemenler haline getirmiş ve siyasal sistemin, ‘oligarşik’ bir diktatörlüğe dönüşmesine neden olmuştur; ulusal devlet, önemli oranda kendini yok edecek olan, dış bağlantılı kadroların eline geçmiştir…”

“…bu durum mali ve siyasi güç sahiplerine, üzerinde özgürce hareket edebilecekleri, geniş bir serbest alan yaratmaktadır. Küresel güç, işbirlikçi sermaye ve politikacı ekseninde sağlanan birliktelik; yoksul ve örgütsüz hale getirilen halkın politikadan uzak tutulmasını sağlamıştır. Politikanın belirleyici öğesi halkın ve ulusun çıkarlarının savunulması değil, uluslararası güç merkezleriyle kurulan yakınlık ve bunlara sağlanan hizmettir…”

İçinde yıllardır debelendiğimiz ‘rezilliği’, böyle beş on satırla özetleyiveren kimdir? Bunu hangi kitabında yaptı? Kim biliyor? Hangi gazetedeki, kimin kaleminden, bunu öğrenebilirsiniz? Hiçbir yerden! Onların size öğretecekleri, ‘Sanal Seks Yöntemleri’, ‘Yıldız Falındaki Yenilikler’ ya da ‘Aldatmak/Aldatılmak’ üzerine, sade suya tirit ‘çeşitlemeler’! Post/ Modern ‘ciddiyet’ ise, ancak ‘etnik mozayik’ ya da ‘formalist hezeyan’a imkân tanıyor…

Belki bu yüzden, biraz doğru dürüst kitap karıştırsak diyorum…

–•–

 

“…AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ?..”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 21.10.2002

 

Hazindir, ama doğrudur: ‘İhtilâl’in lideri, ‘İnkılâb’ı oluştururken, ‘Mevzuatı’da lâikleştirmek azmindedir; ‘lâik’ ama ‘ulusal’ bir Medeni Kanun istiyor; ‘Mecelle’, neresinden bakılsa, bir hukuk şaheseridir ama, ‘Ulusal Demokratik Devrim’in, ‘medeni’ ihtiyaçlarını karşılayamaz! Gâzi, ‘Türk Medeni Kanunu’ için, İnkılâb’ın hukukçularına, yanılmıyorsam, iki yıl süre tanımıştı; iki yıl sonra uzmanlar, hem o yasayı öngörüldüğü üzere; hazırlayamazlar; hem de yerine, ‘İsviçre Kanunu Medeni’sinin uyarlanmasını’ önerirler; dedikleri olmuştur, zaten İdâre Hukuku’nda Fransız, Ceza Hukuku’nda İtalyan ‘Mevzuâtı’ etkili olmuş, düpedüz örnek alınmıştır; rahatlıkla sorabilirsiniz:ne biçim bir ‘Ulusal Demokratik Devrim?’

Gâzi’nin Müdafaa-i Hukuk ‘kadrosu’nda, sırtını halka dayayıp ‘Emperyalist’i kovacak, rejimi değiştirecek; ‘İhtilâl’ gerçekleştirecek, yürekli vatanperver çoktu: İnkılâb’ı, çağdaş ve ulusal bir ‘birleşim’ olarak somutlaştıracak, ‘aydın’ yoktu; eldekilerin çoğu ‘Tanzimat Aydını’, ‘çağdaşlaşmayı’ Batı’nın ‘maymunu olmak’ zannediyor. Unutmuş olamazsınız, Fâlih Rıfkı Bey’in ‘tanzimatçı’ diye vasıflandırdığı, yalnız Ali Kemal Bey değildi; İsmet Paşa’yı da, ‘ilerici bir tanzimatçı’ diye vasıflandırarak, eleştirmiştir. İnkılâp, biliyorsunuz onun yönetiminde ‘ulusallığı’ bırakmış, ‘Yunaniliğe’ kaymıştı; günümüzdeki ‘yunanilik merakı’nın kökleri, ta oralardadır.

Çünkü, AB kıstaslarına göre bir Türkiye biçmek, neticede hiç de sanıldığı gibi ‘çağdaş’ bir model ortaya çıkarmayacaktır;-eğer parçalanmayı başaramazlarsa-ya ‘dominyon’a benzeyecektir ya da üstü örtülü bir ‘manda’ya! Mütareke’de, payıtaht’taki ‘köpeklerine’, hararetle ve ısrarla ‘talep ettirdikleri’, bu değil miydi?

Liberal / Kapitalist ‘oligarşi!!..

Kuşkunuz mu var? Öyleyse, hadi konuşalım! ‘Soğuk Savaş’ Türkiye’si–tabii, ‘Sıcak Savaş’ Türkiye’si de-, Basın Özgürlüğü nedir bilmezdi:adı ‘Cumhuriyet’ ya da ‘Demokrasi’ olabilir ama, yayın hayatı son derece kısıtlanmış: hatırlarım, 50’li yılların başında, elimde–bilahare üç kitap oluşturabilecek-iki dosya şiir ve iki romanla ortadayım; kimse yayınlamayı düşünmüyor; yayıncılık ‘tek parti oligarşisi’nin ‘tekel’ini sürdürmektedir; ‘Varlık’, ‘Yeditepe’, ‘Yenilik’ ve benzeri dergilerin ‘çetesine’ dahil edilseniz; hele maazallah–adınız ‘Solcu’ya çıkmışsa, bekleyeceksiniz ki, ya Avni Dökmeci, ya Sâlim Şengil gibi gözüpek aydınlar çıkıp, sizi yayınlasın; ya da bazı ‘Solcu’ dergiler, arka çıksın!

O günler, çok şükür, geride mi kaldı? Hadi canım, şaka mı ediyorsunuz, Allah aşkına! Son beş yıldır ülkemizde, AB ve ABD-kısaca ‘Sistem’–aleyhinde açık seçik ve doğru eleştiriler yapan, yazarlar da, kitapları da, ‘Holding Basını’ tarafından, ‘resmen’ gürültüye getiriliyor; ‘kırmızı topuklu’ bir roman, ‘aldatmak’ vb. kitaplar, daha yayınlanmadan ‘çok satmaya’ başlar; ‘listeler’ aylarca, onların ‘taht-ı işgalinde’dir; oysa çıkmış, yoğun alâka görmüş, bilmem kaç kere ‘sahiden’ basılmış ‘eserlerin’, lâfı bile edilmez; bırakın övgüyü yergiyi, ‘haber’den sayılmaz! Peki bu AB ve ABD (‘Sistem’) mantığıyla, belirgin bir ‘sansür’; en azından bir ‘kısıtlama’ ya da ‘haksızlık’ değil midir? Liberal demokraside yeri var mı?

Tısss!

Metin (Aydoğan), bu haksızlığa uğramış yazarlarımızdan birisi; meraklısı hatırlayacaktır, ilk kitabını, birkaç yıl önce, bu köşede size tanıtmıştım. (“Yeni Dünya Düzeni/Kemalizm ve Türkiye”); bu eser en az üç yayınevi tarafından, şimdi tam sayısını hatırlayamayacağım kadar çok basıldı; yükselen ‘Dip Dalgası’nın eğilim, özlem ve değerlendirmelerini ifâde ettiği için, bütün ‘Ulusal Cephe’de geniş alâka topladı; ilâç için olsun diye, basında, ondan söz eden tek satır okuyabildiniz mi?

Lehinde aleyhinde, kaç ‘eleştiri’ yayımlandı? ‘Tık’ yok! Şimdi bu ‘eşitsizlik’, ‘alenen ve resmen’ bir tarafı kayırma; Kopenhag Kriterleri’ne tıpatıp uyan AB ‘demokrasisi’ mi oluyor?

Boş versenize!..

‘Ben dahil’ demiş!..

Metin’in (Aydoğan) sonraki kitabı; daha az ilginç, daha az alâka görmüş değil; o da kapışıldı kapışılıyor; ‘toplu alımlar’ yaşıyor, çünkü ‘açık bir yara’dan, AB ile ‘ilişkilerimizden’ söz ediyor: “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz? ‘Kum Saati’, Güncel Kitaplar, Mayıs 2002.” İkinci başlığı, içeriğini, galiba daha iyi özetlemiş; “Tanzimat’tan Gümrük Birliği’ne!” Önceki söyleşide şöyle bir göz attığımız paragraf, bu eserden rastgele seçtiğim bir paragraftı; kitabın bütünü, yazara mahsus su gibi temiz ve akıcı Türkçe, sağlam bir Cumhuriyet ‘mantığı’; doğru seçilmiş, doğru yorumlanmış belgelerle dolu; hassaten İhtilâl ve Inkılâp konusunda, ‘sonrakiler’in tutumu ve davranışı, gerçeğe tıpatıp uygun. Bakar mısınız, neler diyor?

“…Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Atatürk’ün yanında yer alarak, önemli görevler yapan İsmet İnönü, Atatürk öldükten sonra, ‘tercihini’ devrimlerin sürdürülmesinden yana değil, Osmanlı Reformculuğu’ndan (Tanzimatçılık) yana kullanmıştı; bunu da açıkça ifâde etmişti; anılarında şöyle diyordu…”

“… Terakkiperver Fırka ileri gelenleri ‘reformcu’ kimselerdi ama, ‘Osmanlı reformcusu’ idiler; ben dahil hiçbirimiz reformculukta Atatürk metodlarını daha önce görmüş, düşünmüş, benimsemiş değildik…” (a.g.e., s.93)

İsmet Paşa’nın, ‘Hatıraları’nda, ‘Osmanlı Reformculuğu’na, ‘ben dahil’ diyerek katıldığı, daha önce kimin dikkatini çekmişti?

–•–

 

“…NEDEN ‘SUS’ İŞARETİ YAPILMIŞTI?”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 23.10.2002

 

Hasan Âli (Yücel) Bey’i, ömrümde bir kere gördüm: Mamak (Ankara) Muhâbe Okulu’nda, yedeksubay öğrencisiydim; Tank Okulu’ndaki Asım (Bezirci), Can’ın (Yücel) dünya evine gireceğini duymuş; hafta tatili, iş yok güç yok; “-… kardaş, gidelim!” dedi gittik. Nasıl olduysa, apartmanın sahanlığındaki önümüze açılan kapının, arkasında o; “İnönü Cumhuriyeti’nin ünlü Milli Eğitim Bakanı, Hasan Âli Yücel! Hâ-lâ şaşkınlığını üstümden atamadığım, görür görmez, kim olduğumu anlamış olmasıdır; hâlâ anlayamadığım ise, işaret parmağını dudaklarına götürüp, neden ‘sus’ işareti yaptığı?”

Bilir miydiniz, Hasan Âli Bey o yıllarda, ‘feylesof’ Rıza Tevfik Bey’e, pek saygılı bir mektup yazarak, ‘New Yunanilik/Yeni Yunancılık’ hakkındaki fikrini sormuş; meğer sayfalar dolusu cevap da almış. Merakını anlamak, mümkün; Cumhuriyet’in eğitim ve öğretimini, ‘ulusallık’tan, Yunan/Latin’e kaydırıyorlar; eğer Osmanlı geçmişinde ‘new/Yunanilik’ varsa –ki varmış–bu ikisi, pekâlâ birbirine eklemlenebilir. Batı, Yunan/Latin’e, Hıristiyanlığı yüzünden ve Roma üzerinden gitmiştir; hâlâ orada olduğu, görülüyor; Osmanlı’nın Tanzimat ‘alafrangası’, aynı şeyi, Bizans üzerinden yapmayı mı tasarlamıştı acaba? Ama, o Hıristiyan değildi ki!

‘Tarih ve Toplum’ dergisindeki, (Sayı 225, Eylül 2002, s.41) o yazıyı okur okumaz beni çarpan bu değil; daha önemli bir şey; Anadolu İhtilali’nin ‘ulusal’ kültür ve eğitim politikasını geliştirmekle görevli bakan, Mütareke’de görev yapmış, Hürriyet ve İtilaf’çı, -‘yüzellilikler’den–bir ‘feylesof’tan medet ummakta, işbirliği istemektedir; belki de, Osmanlı Masonları Maşrık-ı Azamlığını, onun, İttihatçı–ve de Sabataist-Maliyeci Cavit Bey’den, ‘devralmış’ olduğunu bilerek!

Şu işe bak! Kırkbeş yıl ‘mukaddem’ apartman sahanlığındaki bana yaptığı ‘sus’ işareti, bu yüzden olmasın? Çünkü, ayıp ediyorlardı.

‘Bekleme odasında iğfal edilmek!..’

O ‘ayıb’ın, nasıl yaygınlaşarak devam ettiğini, Metin’in (Aydoğan) kitabında okuyorsunuz; Batı Avrupa’nın Türkiye’ye nasıl baktığını, ne güzel saptamış; Fransız ‘Le Figaro’ gazetesinin yazdığı malûm:

“… Türkiye, ne IMF’ye terk edilecek ne de sahipsiz bırakılacak bir ülkedir”! Metin’e göre, “…(bu) yaklaşım, AB’nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının ‘özünü’ oluşturan bir saptamadır. Türkiye’nin ‘sahipsiz bırakıldığı’ zaman neler yapabileceğini, 1923/1938 arasındaki uygulamalarla gören Batı dünyası ‘çıkarlarıyla’ tam bir çatışma içinde olan böyle bir dönemi, Türkiye’ye yaşatmamakta kararlıdır…”

“… Türkiye, batılılar için gerçekten sahipsiz bırakılmaması gereken bir ülkedir ama, AB için, IMF’ye de (ABD diye de okuyabilirsiniz) ‘terk edilmeyecek’ bir ülkedir. ‘Terk etmemenin ve ‘sahipsiz bırakmama” nın somut sonucu ise, elbette, ulusal ekonomi ve devlet başta olmak üzere, ulusal varlığı oluşturan temel dayanakların aşındırılması; ve Türkiye’nin güçsüzleştirilerek, AB’ye bağlı tutulmasıdır. Türkiye ne içeri alınmalı, ne de kapının önünden uzaklaşmasına izin verilmelidir. AB’nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının özü budur. Prof.Dr.Sn.Erol Manisalı, bu konumu, ‘Türkiye’nin bekleme odasında iğfal edilmesi’ olarak tanımlıyor…” (a.g.e. s.414)

Gerçek bu, çırılçıplak da ortada; Brüksel ne vakit ağzını açsa, bunu bir kere daha doğruluyor; hal böyle iken, Liberal/Kapitalist Türk ‘aydını’nın giderilmez ‘aymazlığına’ ne demeli? Gerçekten görmüyorlar mı, yoksa, bile bile mi ‘ecnebi’nin davuluna oynuyorlar? ‘İşbirlikçilik’, liberalliğin içinde mi yazılı; yoksa bizimkilere bu, Tanzimat’tan mı miras kalmış? Galiba, ikincisi doğru!

1920’nin Ankara/İstanbul çatışması…

Şu var ki, Anadolu İhtilâli’nin bıraktığı miras, daha az etkili sayılamaz; o yüzden Metin (Aydoğan) sözlerini, şöyle anlamlı bir ‘tespite’ bağlamış:

“…Türkiye’de, ekonomi ve politikadan başlayarak, yönetime dek uzanan, geniş bir alan üzerinde kurulmuş olan ‘tekelci egemenlik’; Türk halkını yoksul ve örgütsüz bırakarak, çok yönlü toplumsal bozulmalara yol açmaktadır; ancak, ‘ulusal bilinç’in yayılmasını önleyememektedir. Zamana yayılmış politikaların, ulusal direnç noktalarını ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri, giderek yoğunlaştırılmaktadır ama, bu yoğunlaşma kendi karşıtına dönüşerek, ‘direnme eğilimini’ de yaratmaktadır…”

“…Türkiye, Osmanlı’nın son dönemine benzeyen bir sürece girmiştir; bir yanda, dış desteğe bağlı ekonomik ve politik egemenlik, baskıyı arttırmakta; diğer yanda, bu egemenliğe karşı, halkın ve ulusun haklarını savunacak olan ‘direnme eğilimi’ gelişmektedir. 1920’nin Ankara/İstanbul çatışması, hemen aynıyla bugün yaşanmaktadır. Bağımsızlık/Mandacılık, Özgürlük/Tutsaklık, ya da İşbirlikçilik/Ulusçuluk temelinde gelişen bu çatışmanın, politik ve ideolojik ifadesi, uluslararası boyut ve içeriğe sahip olan, Kemalist/Anti/Kemalist çatışmasıdır…”

“…Türkiye’ye yönelen ve giderek artmakta olan Batı baskısının hem nedeni hem de doğal tepkisi olan bu karşıtlık; aynı zamanda Türkiye’nin, AB’nin neresinde olduğunun da açık ve somut bir göstergesidir…” (a.g.s. s.414)

Yoksa bu somut ve net saptamayı işitmek mi, New/Yunaniler’in işine gelmiyor? Hasan Ali (Yücel) Bey’in, işaretle bana ‘sus’ dediği, yoksa bu mudur? Baksanıza Media’mız, halkın tarihten gelecek haklı ‘tepkisini’, bir türlü ‘duymak’,-hele hele, ‘duyurmak’–istemiyor.

–•–

 

“MASAMDA BİRİKMİŞ KİTAPLAR”

Meral Tamer

Milliyet – 14.06.2002

 

AB karşıtı bir kitap

Ama hazır laf AB’den açılmışken, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz? başlıklı kitaptan da birkaç satırla söz edeyim. Metin Aydoğan imzalı çalışma, AB–Türkiye ilişkilerini tarihsel süreç içinde ele alıyor. Bu ilişkiyi iyi kavramak için Tanzimat’tan Gümrük Birliği’ne kadar olan sürecin bir bütün içinde ele alınması gerektiğine işaret eden Aydoğan, anti–AB’ci bir söylemle diyor ki: “AB üyeliğinin, Türkiye’nin geleceği olduğunu söyleyenlerden, kitapta yer alan bilgi ve görüşlerden hepsini değil, yalnızca bir tekini çürütmelerini ve yanlışımı bulmalarını bekliyorum!”

Çok iddialı bir çağrı.

–•–

 

“AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ?”

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj, 07 Haziran 2002

 

Önümde Metin Aydoğan’ın son kitabı duruyor: “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”

Tabir-i caizse bir içim su. Bir çırpıda okudum bu enfes kitabı.

Metin Aydoğan, Avrupa Birliği denilen ve bazı uydu aydınların bir kara sevdaya tutulmuşçasına pazarladığı “sürecin” nasıl bir balon olduğunu siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan derinlemesine irdelemiş. Yüzlerce belge ve delil kullanmış.

Avrupa Birliği Türkiye için bir imha projesi. Türkiye’yi adım adım ve sistematik olarak yok etmek için bir çok projeyi uygulamaya koyan “Avrupalı dostlarımız”(!) bunu, içerdeki mandacılara “Batılılaşma kriterleri, Kopenhag Kriterleri vs.” gibi uyduruk kriterler bombardımanı ile servise koyduruyor.

Bu “imha sürecine de Avrupa Birliği’ne giriş süreci” adını veriyor.

Metin Aydoğan Avrupa Birliği’ne giden sürecin yeni olmadığını, Tanzimat’tan bu yana Türkiye’nin önüne konulan Batılılaşma şartlarının aynı paralelde yürüdüğünü anlatıyor.

Şöyle diyor: Avrupa ile ittifakı Atatürk’ün bir emri olarak yutturmaya çalışanlara ‘Atatürk’ün sözlerini’ hatırlatarak cevap veriyor.

“Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz korumasına bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.” (a.g.e. sy. 75)

“Durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (a.g.e. sy.77)

Metin Aydoğan AB’ye giriş sürecinde ardı ardına yapılan Nice, Lüksemburg, Helsinki gibi zirvelerde alınan kararların Türkiye’yi bölünmeye götürecek dayatmalarla dolu olduğunu, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin Sevr’den daha ağır maddeler içerdiğini, Kıbrıs, Ege, Güneydoğu gibi ulusal konularımız “AB kriterleri adı altında” tek tek elimizden alındığını belgeleriyle anlatmış.

Avrupa Birliği konusunda bir başucu kitabı olan bu eseri bütün okuyucularıma tavsiye ediyorum.

Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki:“Avrupa Birliği’nin neresindeyiz?” sorusunun cevabını “Avrupa Birliğinin çukurundayız” şeklinde vereceksiniz.

 


EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA

ekonomBunalm

 

 

“HERŞEYİ ANLATAN SOYADI: HERGÜNAÇ!”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 23.12.2002

 

Cumartesi gecesi (7Aralık 2002). ‘Zaman içindeki Yolculuğu”’mu, Cumhuriyet Türkiye’sinin gelişmesine ‘parelel’ yapmayı denemiştim; bitirir bitirmez, bir telefon sağanağı başladı; önce eli kalem tutan Anadolu çocukları (Mahmut Makal ve Osman Şahin); arkasından, Gâzi’nin ‘hakiki müstahsil’ diye vasıflandırdığı, köylülerimiz: Hepsinde, içlerine sığmadığı hissedilen bir heyecan!

Ertesi gün, faks mesajları başlıyor; en etkileyicisi, kuşkusuz benzerini daha önce hiç yaşamadığım, Samsun ‘mahreçli’ o talep, düpedüz ‘resmi’ bir yazı bu; TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Samsun Şubesi’nden; Başkan Ünal Işıker, Genel Sekreter Kenan Atagün, Yazman Ayşe Ertürk imzalarıyla geliyor; dedikleri aynen şudur: “…yapmış olduğunuz konuşma, tarım ve ülke gerçeğini ortaya koyması bakımından, çok önemliydi. Böyle bir konuyu TV ekranına taşıdığınız için, size sonsuz şükran ve teşekkürlerimizi sunuyoruz; ayrıca bu konuşmanızın Cumhuriyet’te tam metin yayınlanmasının çok yararlı olduğunu düşünüyoruz…”

Farkındasınız ya, ‘metnin’ yayınlanmasını istiyor; isteyen yalnız onlar da değil, Ege Üniversitesi’nden bir profesör, Konya’dan bir çiftçi, vs. Maalesef hepsine, boynum bükük cevabım aynıdır: “-Özür dilerim, elimde yazılı bir metin yok; on yıldır bu programda, irticalen (doğaçlama) konuşuyorum”. Ne var ki ısrar o kadar içten, o kadar yürekten ki, bu yazı -belki onu izleyecek, bir iki başkası-dinleyicilerin ‘arzuyu umûmisi üzerine’ kaleme alınıyor: Arz ederim.

Muz bilmeyen öğrenciler

Tesbit/1. “… beş yaşımda var mıyım, belki?. 20’li yılların sonu, Mahmut Celâleddin Bey’in, Soğukkuyu’daki (Karşıyaka/İzmir) büyük ve muhkem, evindeyiz. Emine Nine’nin, bizimle büyüyen küçük kızı Muhatter Abla’yla aramızda, bir çekişmedir gidiyor: O yaldızı beyaz, üstünde takkeli, saçı örgülü, elinde çay fincanı taşır bir Çinli resmi bulunan, zarif çay kutularını paylaşmıyoruz; elimi uzattığım an, ne görüyorum, o çoktan almış! Mesele anneme aksedecektir, o bana sabırla kutudaki cazibenin sırrını anlatıyor. ‘-… oğlum, ülkemizde çay yetişmez, bunlar ‘ecnebi’den geliyor: İngilizler, Çin çayını paketleyip, satıyorlar; o kutuları biz yapamayız; bulmak zor!’ Böylelikle, ‘Avrupa Malı’nın üstünlüğüne dair, ilk dersimi alıyorum…”

Tesbit/2. “… 30’lu yılların ilk yarısı, aynı yerde ilkokula başlamışım, yalnız evimiz farklı; bu defa Jokinyolar’ın yalısında oturmaktayız; içinde kaybolduğum, bir ‘berhane’; babamın, nâdir meyve ve turfanda sebze düşkünlüğü sayesinde, yemediğimiz yok; bu arada, muza bayılıyoruz; o da çarşıda gördü mü, alıp gönderiyor. Bunu okulda öğrenci arkadaşlarıma anlattığım gün, utancımdan yerin dibine girmiştim; birden ne farketsem iyi, muzu neredeyse kimi bilmiyor; böylece kendimi, görgüsüz bir zengin çocuğu olarak görüyorum; az utanç mıdır bu?.

Teselli yine annemden gelecektir: “-… oğlum, ne bilsin yavrucuklar? Memleketimizde muz yetişmez ki, Arabistan’dan getiriyorlarmış, galiba Mısır’dan!…’

Böylelikle, ülkemizde muz bile yetişmediğini öğrenmiş bulunuyorum…”

Altmış yıl sonra, o ilkokul çocuğunun ne olduğunu tam değerlendiremediği ‘acı gerçeği’; “Metin Aydoğan’ın yeni kitabı Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma’da verdiği bilgilerden öğreniyorum.

Tesbit/3. “… Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı tarım durumu şöyle imiş: ‘1923 yılında ülkenin sahip olduğu ziraat mühendisi adeti yalnızca yirmiydi (20). Halkalı’da bir tarım yüksek okulu; Bursa’da, orta dereceli bir tarım okulu vardı. Ülke topraklarının, çok azı işlenebiliyordu. Köylünün büyük bölümünün, ne tohumluğu, ne pulluğu, hatta ne de sabanını çekecek bir çift öküzü vardı. Eğitim köye girememişti, yoksulluk çok yaygındı. Âşar vergisi, yani ‘Öşür’ köylünün baş belası haline gelmiş; ürün öncesi borçlanma, tefecilik, kanayan yara halini almıştı. Üretilen buğday, halkı doyurmaya yetmiyor, sürekli ithal ediliyor; Yokluk ve yoksunluk olağanüstü yaygın, eldeki olanaklar, her türlü umudu kıracak kadar zavallı idi…” (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Kum Saati Yay. Sf.281)

İzmir kurtulmuştu, ama…

Çevremde yaşanan, bu ‘tesbiti’ doğrular mı? Bunu, 60’lı yılların ikinci yarısında, İzmir gazeteciliğim sırasında öğrendiklerim cevaplamıştır: ‘Kurtuluş’, İzmir’i üç yüz bin nüfulu, son derece faal bir liman, işleri yolunda bir ‘komprador’ şehri olmaktan çıkarmış; içinde yarısı ‘mübâdil” -yâni göçmen-, iktisadi yapısı bozuk, 90 bin nüfuslu tenha bir şehre dönüştürmüştü. Belki de bu sebepten, ilkokul arkadaşlarım arasında okula yalınayak ve önlüksüz gelenler olabiliyordu. Kırsalda, Emval-i Metrûke’den ‘mübâdiller’e, aile başına galiba kırkar dönüm toprak dağıtılmasına rağmen, ciddi bir ‘intibaksızlık’ seziliyordu.

Fakat, en çarpıcı örnek ‘seyyar kitapçı’ Lütfi’dir; eski dergi ve kitap alır satardı, sıska, kara kuru bir adam; ikide bir, rafları boş dükkânlar açar, çok sürmez kapatır. Onda, sinemalardan topladığı film kesikleri satılırdı; meraklıyım ya, on kuruşum olsa, koşardım; idare lambasıyla aydınlanan, elle çalıştırdığım, göstericimde seyredeceğim; kovboy atına biner, dağlarda kaybolur.

Soyadı kanunu çıkınca, Lütfi’nin aldığı soyadını, öğrenmek istemez misiniz; her şeyi anlatan, başlıbaşına bir romandır: ‘Hergünaç!”.

 

 

 

“… RAKAMLARIN İNSAFI YOKTUR”

Attila İlhan

Cumhuriyet-27.02.2002

 

O yaz (hangi yaz?), Adnan Bey (Düvenci) kafasını o ‘meseleye’ takmıştı; ziyaretine kim gelirse, bir punduna getirip soruyor: “-… rejim, yirmi senede Türkiye’yi hatırı sayılır bir güç, kendine yeten bir ekonomi haline getirmeyi başardığı halde: neden Menderes ve şürekası, onu değiştirdiler?” Bilenler sorunun, Düvenci’nin Menderes’e ‘şahsi’ öfkesinden ileri geldiğini sanıyor; oysa Naci Ağbi (Sadullah) gayet ciddi bir cevap vermiştir: “-… Mustafa Kemal’in rejimi dirayet, haysiyet ve vekar rejimi idi; rüşvet ve irtikaba tahammül edemezdi; halbuki yeni iktidar, karaborsacı muhtekirlerin menfaatını koruyacak, değiştirmeden olur mu?” O akşam, vapurla Karşıyaka’ya geçiyorum; aydınlık bir yaz akşamı, güneş batmış; ufukta (pembe, turuncu, eflatun) bir renk cümbüşü; içimde yine o soru: “-başarısını dünyaya kanıtlamış bir rejim niye değiştirildi?”

Beş yıl sonra, Ankara’da; Tunalı Hilmi’deki yayınevi ofisinde, İlhami’yle (Soysal) aynı konuya bulaşıyoruz; esnaf kahvelerinde, fakülte kantinlerinde öğrencilerin katledildiği, o dağdalı günler! Bence değiştirmenin asıl nedeni, Kemalizm’in iki ana ekseninden kaydırılmış olması, ‘Hürriyet’ (Özgürlük) ve ‘İstiklal’ (Tam Bağımsızlık)!; bir manada, artık boşa çalıştırılması! Bu ortam oluştu mu, o faşizan alaca karanlıkta, yarasalar mutlaka belirir. Karşımdaki masada İlhami (Soysal) başı kalın bir duman halesinde kaybolmuş gözleriyle gülümseyerek başka, daha somut bir gerçeği işaret ediyor: “-… serbest pazar ekonomisi, ‘açık kapı politikası’ anlamına gelir; -yerli ortaklarıyla beraber- Türkiye’yi yeniden yemeye başlayacak!…”

Ne dersiniz? Yoksa Metin Aydoğan’ın–rakamlarını da vererek-kitabında sergilediği, bu yeni ‘sindirilme’ süreci midir?

O şanlı cumhuriyet kuruluşları…

Tesbit/1. “…önce Cumhuriyet’in tarım ve işletmeleri ‘işlevsizleştiriliyor’; 80’li yıllardan itibaren ya kapatılıyorlar, ya satılıyorlar ya da yoğun bir adam kayırma uygulamasıyla hantallaştırılıyorlar; bu rantabilite’i yok ediyor: Cumhuriyet’in ‘ulusal tarım gücü’ yönetim ve planlamadan nasıl yoksun bırakılmıştır bakar mısınız?

  1. a) 1984’te Türk tarımına can veren Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele Genel Müdürlüğü, Hayvancılığı Geliştirme Genel Müdürlüğü, Gıda İşleri Genel Müdürlüğü, Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü, Su Ürünleri Genel Müdürlüğü; ayrıca toprak ıslahı ve erozyon konusunda, üst düzeyde nitelikli hizmet veren Toprak/Su Genel Müdürlüğü kapatılıyor. b) Hepsi bu mu, hayır! Arada, adlarını duyar duymaz, bilinmez ne çeşit çağrışım zincirine dolaştığımız o Cumhuriyet kuruluşları, yâni Süt Endüstrisi Kurumu, Et/Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu, ‘özelleştirme’ etiketi altında satılıyor; yeni sahipleri o kuruluşların ve ideallerinin çapında olmadıklarından, bazılarını kapatıp, tesisleri çürümeye terk ediyorlar. c) En önemlisi elbette, ‘tarım bilincinin’ tahribi. 80’li yıllardan itibaren, Tarımsal Ürün Planlaması’ndan vazgeçilecektir; artık hakiki müstahsil köylümüz, ne ekip biçeceğini kestiremez olur, ciddi bir şaşkınlığa itilmiştir…”

Tesbit/2. “… ‘Tarımsal Ürün Planlaması’ndan vazgeçmek, ‘ulusallık’tan vazgeçmek demekti; iş, ülkenin ekonomisini, ‘Sistem’in ‘güdümüne’ bırakmaya dönüşünce, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı programlarla tarımda ‘ihracatçı’ konumundaki Türkiye, şaşılacak bir sür’atle tarımda ‘ithalatçı’ derekesine düşürülüyor.

  1. a) 1980 yılında, tarımsal ürün ihracatı, tarımsal ürün ithalatının 7 (yedi) katıdır. b) 1995 yılında ithalat ihracatı yakalar, eşit olurlar. c) 2000 yılındaki rakamlar ise şöyle: tarımsal ürün ihracatı, 3 milyar dolar; buna mukâbil, tarımsal ürün ithalatı, 4 milyar dolar!” (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Kum Saati Yay. sf. 282)

Nasıl beğendiniz mi?

Hem üretim düşüyor, hem ihracat

Peki ya üretim? Ya onun durumu? Bu konuda rakamlar, hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık ve anlamlıdır.

Tesbit/3. “… 1980’de 851 bin ton olarak üretilmiş pamuk, 2000 yılında 739 bin tona düşüyor. 1990’da 355 bin ton olarak üretilmiş olan incir, 2000 yılında 290 bin tona düşmüştür. 1990’da 860 bin ton üretilmiş olan nohutun, 2000 yılındaki üretimi ancak 280 bin tondur. Aynı yıllar arasında, söz gelimi kırmızı mercimek üretimi 630 bin tondan 216 bin tona; yeşil mercimek üretimi, 216 bin tondan 73 bin tona; ayçiçeği üretimi ise 860 bin tondan 800 bin tona gerilemiştir…

Bu gerilemelerin önemli ve ortak nedenleri arasında, acaba şu ithalat rakamları zikredilmez mi? 1990’da 198 bin ton olarak ithal edilen pirinç, yüzde 277 artışla, 2000 yılında 450 bin ton olarak ithal edilmiştir. Aynı sürede mısır ithalatındaki artış yüzde 247,519 bin tondan 1.286 tona yükseliyor. On yıl önce sadece 14 bin ton olan baklagillerin ithalatı ise, inanılmaz bir artışla, tam tamına 432 bin tona yükselmiştir…” (a.g. kitap sf. 283)

O zaman soru şu: peki bu ‘tesbitler’, münhasıran Metin Aydoğan’ın ‘tesbitleri’, bundan çıkan kötü sonuç, yalnız ona mı ait? Hayır, alınız Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Doç.Dr.Bülent Gülçubuk’un ‘tesbitleri’ni ve vardığı ‘sonucun’ vahameti aynıdır:

“… izlenilen tarım politikaları sonucunda, Türkiye kendine yeter ülke konumunu yitiriyor, gittikçe dışalımcı bir ülke durumuna düşüyor; nüfusunun önemli kısmının beslenmesi kötü, kırsalda gelir giderek azalmaktadır; tarım politikalarını, ‘dışsal faktörler biçimlendiriyor’; tarım piyasamız, uluslararası tekellerin eline geçmektedir…”

Ne denmiştir: ‘aklın yolu bir’, sonuç da aynı!

 

 

 

“BİR OPERASYON SONRASI

DAHİLİ VE HARİCİ SİYASET”

Doç.Dr. Emin Gürses

Cumhuriyet 09.11.2002

 

AKP’nin 3 Kasım seçimini kazanması için ortamın son derece uygun olduğunu kimse inkar edemez. Önce mali krizle altından kalkamayacağı faiz ödemeleriyle karşılaşan sanayici, ihracatçı kesiminin borçlarını ödeyemez duruma düşürülerek tasfiye edilmeleri gündeme gelmiş, bunu büyük oranda işten çıkarmalar ve dolayısıyla toplumsal huzursuzluk takip etmişti. Ardından hükümette sorumlu mevkide bulunan Derviş’in 6 Temmuz’da siyasi istikrarsızlıktan bahsetmesinin ve bazı sermaye guruplarının bu koroya katılmasının arkasındaki neden, dumanlı havada yeterince öne çıkarılmadı. Bahçeli’nin 7 Temmuz’da siyasi belirsizlik çağrısına kapılarak seçimin 3 Kasım’da yapılmasını istemesi, “operasyonu” kolaylaştırdı. 8 Temmuz’da ise DSP ve MHP içindeki millicilerin, Kuzey Irak ve KKTC konusunda direnç göstermeleri, hem içerde hem de dışarda birçok çevreyi rahatsız etmekteydi. Tasfiyelerle, Batı’nın ve yerli işbirlikçilerin dahili ve harici operasyonlarına olur verecek bir hükümetin gündeme getirilmesi hesap edildi.

Bu oyunda DSP’nin, Şükrü Sina Gürel’in de belirttiği gibi, kundaklama sonucu yorgun düştüğü için kolayca tasfiye edilebileceği hesabı yapıldı. AB’nin ve IMF’nin talimatlarını yerine getirmedeki dirençsizliği nedeniyle MHP yeterince yıpratılmıştı. ANAP ise, zaten bu çevrelerin işine yaramayacak kadar yıpranmış ve tasfiye zamanı gelmişti. Böyle bir hesapla başlatılan yoğun kampanya sonucu, seçimde beklenenden daha fazla bir oyun AKP’ye gitmesinin yolunu açtı. Bunda hangi hesap peşinde olduğu belli olmayan bazı kamu görevlilerinin yaptığı açıklamalar ve uygulamaların da katkısı oldu…

AKP Batı’dan kendisine yönelen olumlu havanın rehavetine kapılarak emperyalizmi iyi huylu ur gibi görürse tuzağa düşer. Bu tuzağa karşı kalkan, minare kubbesi değil, milli siyasettir. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın vasiyet ettiği mili siyaset, “milletin ve memleketin saadeti için uğraşmak” tan geçer. Bunun başarılı olarak sürdürülmesi için yine Gazi’nin belirttiği gibi, “dahili ve harici siyaset uyumlu olmalıdır”. Harici siyasetteki hatalar, sürmekte olan operasyonun başarıya ulaşmasının yolunu açar. Yine harici siyasette kurtarıcı olarak gösterilen ve aşağılık kompleksine vardırılan bir Batı hayranlığı ise emperyalizmin dayattığı talepleri arttırmaktan başka bir işe yaramaz.

Son siyasi gelişmeleri ekonomik bağlantılarıyla birlikte görebilmek ve anlamak için, Metin Aydoğan’ın Türkiye’de son krizin ve yağmalama sürecinin nasıl uygulamaya konulduğunu inceleyen, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabı okunmalıdır. Bu önemli çalışma, “operasyon”un hem genel çerçevesini hem de ayrıntılarını, herkesin anlayabileceği biçimde ortaya sermektedir.

 

 

 

“EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA”

Su Alp Tigin

Yeniden Müdafaa-ı Hukuk Kasım 2002 Sayı 50

 

Üretken çalışmalarını sürdüren Metin Aydoğan’ın “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adını verdiği yeni kitabı Kum Saati yayınlarından çıktı. Son üç yıl içindeki ekonomik-politik gelişmeleri, halkın ve ulusun çıkarları açısından ele alan Metin Aydoğan bu kitabında; Türkiye’nin içine düştüğü açmazı en ince ayrıntısına dek inceliyor, herkesin anlayabileceği bir biçimde açıklıyor ve yalana dayalı propagandaların yoğunlaştığı günümüzde gerçekleri yalın olarak ortaya koyuyor.

Kitapta; DSP’nin parçalanması, “Yeni Oluşum Hareketi”, erken seçim, Kemal Derviş’in CHP’ye girişi. CHP-AKP ilişkileri, Batı’dan gelen siyasi değişim istekleri, bu isteklerin ne anlama geldiği, ne amaçla yapıldığı ve sonuçlarının ne olacağı gözler önüne seriliyor. Özellikle son dört ayda ortaya çıkan ve pek çok insanın kavrama güçlüğü çektiği siyasi olayları anlamak için bu kitabın okunması, hem de dikkatlice okunması gerekiyor. Hangi siyasi eğilimde olursa olsun, Türkiye’nin çıkarını ve ulusal varlığını düşünen herkesin bu ki-tabı okuyunca, ciddi biçimde sarsılacağı ve derinden üzüleceği açıktır. Türkiye, sanki girdabı bol bir kara delik etrafında dönüp duruyor ve tehlikeli bir süreçten geçiyor. Aydoğan, yaşanan tehlikeyi Türk halkına gösteriyor ve artık sayıları azalmış olan namuslu aydın tavrını bu kitabında da sürdürüyor.

Halkın yoksulluğuna yol açan ekonomik uygulamaları, bu uygulamalar içindeki: “9 Aralık 1999 Enflasyonu Düşürme Programı”nı, Kasım ve Şubat mali bunalımlarını, Kemal Derviş’in yaptığı işleri, “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı ve bu programın sonuçlarını, ulusal bankacılığın yok edilmesini, tarımda yapılanları, satılan milli şirketleri, halka yüklenen dolaylı vergileri, “Takas”ı, “özelleştirme” uygulamalarını, KİT satışlarını ve bütün bu uygulamaların ulus-devlet yapısında yarattığı bozulmayı öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Okumayla da kalmayıp çevrenizde ve her yerde tartışıp yaymalısınız. Çünkü rakamlar ve verilerle kanıtlanan gerçekler sizin sorunlarınızdır; halkın ve ülkenin sorunlarıdır.

Metin Aydoğan’ı bu kitabı yazdığı için kutluyorum. Kutlamayı yaparken, Müdafaa-i Hukuk okurlarının dikkatini bir konu üzerine özellikle çekmek istiyorum. Okurlarımız, Aydoğan’ın yaklaşık üç yıl önce yazdığı ve dergimizde yayınlanan iki yazısını özel bir dikkatle incelemelidirler. Bunu yaptıklarında, “9 Aralık Kararları ve Türkiye’yi Bekleyenler” ve “Bunalım Kopyalamak” başlıklı yazılarda, Türkiye’de daha sonra yaşanan olayların o günden saptandığı, uyarı ve önlem önerilerinin yapıldığı ve çıkış yolunun gösterildiği görülecektir. Bir bilinç sorunu olan bu öngörü her türlü kutlamayı hak ediyor.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adlı kitap okunduğunda, Türkiye’nin dışardan kurtarıcı beklemesinin nasıl bir aymazlık olduğu bir kez daha anlaşılacaktır. Ülkemizde her alanda, yurtseverlikten başka bir kaygısı olmayan iyi yetişmiş çok değerli kadrolar vardır. Ülkenin sorunlarını bunlar çözecektir. Metin Aydoğan bunlardan yalnızca biridir ve ürettiği bu eserle kendimize güven duygusu aşılıyor. Her alanda var olan bu tür insanların bir araya geldiklerinde, Türkiye yaşadığı sorunlardan kurtulma yoluna girecektir. Kitabı okuyun bunu siz de göreceksiniz.

 

 

 

“BİR ÜLKE NASIL SATILIR”

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj, 04.12.2002

 

Şu Türkiye’nin garip haline bakın;

Türk Lirası değer kazanıyor, ekonomi kurmaylarının ödü patlıyor!

Dünyada parası değer kazandığı için korku krizine tutulan başka bir ülke yok!

Sadece Türkiye!

Türkiye’de ekonominin temeli Türk lirasının sürekli olarak değersizleştirilmesi, dolar hakimiyetinin cenderesine girilmesi ve “içerdeki ve dışardaki uluslararası şirketlerin” sürekli kâr eder hale getirilmesi üzerine kurulmuş.

Bu “temeli” sarsan bir ekonomi modeli çıkmadı bugüne kadar.

Böyle gelmiş böyle gidiyor!

Hal böyle olunca, halk sürekli kaybediyor, bir avuç “kene” sürekli kazanıyor.

Önümde değerli dostum Metin Aydoğan’ın son kitabı var: “Ekonomik bunalımdan, ulusal bunalıma”.

Türkiye’de ekonomi yönetiminin nasıl uluslararası güç odaklarının tekeline girdiğini, nasıl sömürüldüğümüzü ve sonuçta nasıl “batırıldığımızı”, mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor Aydoğan.

Bakınız neler diyor Metin Aydoğan bu belge kitapta:

“Uygulamalar sonucunda bugün Türkiye’de mali sermaye spekülatörleri, kara para sahipleri, borsa simsarları ve uluslararası şirket ortağı holdingler dışında, halinden memnun olan hiç kimse kalmadı. Türk ekonomisi 1999 yılında, İkinci Dünya Savaşından sonra ilk kez yüzde 6.4 küçüldü. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de gelir dağılımı, Tanzanya, Uganda ve Ruanda’dan bile bozuk hale geldi. 213 ülke içinde son 25 ülke içine girdi.”

İşsizlik ve yoksulluk arttı, ulusal nitelikli tarım ve sanayi çözüldü, dış ticaret açıkları arttı, iç ve dış borçlar ödenebilir sınırları aştı, bütçe açıkları büyüdü.” (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, M. Aydoğan sf.74)

Metin Aydoğan, 9 Aralık Kararları sonrası şirketlerin kârlılık tablosunu inceliyor ve şu sonuca varıyor:

“Türkiye halkı hızlı bir yoksullaşma içine girerken, devlet kuruluşları zarar ettirilirken, halka yeni dolaylı vergiler çıkarılırken, uluslararası şirket ortağı büyük holdingler, mali sermaye şirketleri ve spekülatörler olağanüstü kâr ediyorlardı.

Halktan alınan kaynaklar büyük şirketlere veriliyordu ve bu sonuç 9 Aralık Kararlarının “Enflasyonla Mücadele” kılıfıyla örtülmüş temel amacıydı. IMF bir taşla bir kaç kuş birden vuruyordu. Bir yandan işbirlikçi büyük sermaye güçlendirilirken, diğer yandan ağırlaşan yaşam koşullarıyla bunalan kitleler, sorunlarına çözüm getiremeyen devletten uzaklaştırılıyor, sosyal çatışmalara ve istikrarsızlığa ortam hazırlanıyordu. (A.g.e. sf. 78)

Türkiye’nin işinin bitirilmesi sürecinde, iş ve dış işbirlikçilerin nasıl bir ihanet kumpası içinde olduklarına da değiniyor Aydoğan:

“Türkiye’ye işinin çok yönlü Batı baskısı, dışarıda ve içerde, diplomasi nezaketinden uzak, açık ve ilkel bir kabalıkla sürdürülmektedir. Dışarda “Ermeni Soykırımı” “Kürt azınlık hakları”, “Kıbrıs işgali”, “İnsan hakları ihlalleri” başlıklarıyla yoğun bir Türkiye düşmanlığı yapılmakta ve Batı kamuoyu olası bir Türkiye müdahalesine hazırlanmaktadır.

İçerde, karar süreçlerinde yetki sahibi politikacıların bir bölümü değişik yöntemlerle ‘elde edilmiş’, bir bölümü de seçeneksiz olduklarına inandırılmışlardır.” (A.g.e. sf. 119)

Türkiye’deki ihanet kıskacı, dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde gelişiyor.

Nitekim bu satırları yazarken Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ün kaleme aldığı bir kitapta yer alan ilginç bir “ihanet örneği” yansıdı basına. Öksüz’ün anlattığına göre, “Telekom’un satışı ile ilgili yoğun toplantıların yapıldığı günlerde, bir ekonomi bürokratı odasında hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Diyormuş ki bu ağlayan bürokrat: “Ben Cottarrelli’ye söz verdim. Şimdi sözümüzü tutamıyoruz. Ben şimdi Cottarelli’nin karşısına nasıl çıkacağım?”

Dün bu olayın ayrıntılarına köşemde yer vermiştim.

Başka “ülkelerin talimatlarını yerine getirmek ve başka ülkelerin çıkarlarına kul köle olmak için, kendi ülkelerinin bağrına hançer saplayan bu ihanet şebekesi ülke ekonomisini işte bu hale getirdi.

Metin Aydoğan’ın ifadesiyle “ekonomik bunalımı ulusal bunalıma doğru ittiler.”

Türkiye’de ekonomi yönetimindeki türlü entrikaları, ihanet şebekesinin çalışma biçimini, ekonominin nasıl bataklığa sürüklendiğini ve bu bataktan nasıl çıkılacağını öğrenmek için bu kitabı mutlaka okuyun.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” Kum Saati Yayınlarından çıkmış. Kütüphanenizin en güzel yerine layık, bir güzel kitap.

 

 

 

“YONTUNUN, BALENİN UNUTULMAZ TADI”

Bertan Onaran

Adam-Sanat Ocak 2003 Sayı: 204

 

Son seçim, ellerindeki bütün araç gereçlerle herkese bilginin doğrusuna değil, uyutucu masallarla yanlışı anlatanların; sözüm ona demokrasicilik oynayarak, dünyanın öbür köşelerindeki gibi bizde de nasıl bir canavar yarattığının somut örneğidir.

Yine atasözümüzün amansız kıskacına düştük: “Öğütle uslanmayanın hakkı kötektir.”! Bu arada, bu “köteği” hak etmediğini düşünen bir avuç düşçüye ise doğa sabır, dayanma gücü versin; günün çok uzak birinde, sıra onlara da gelebilir!

“Nedir en zor şey?; görmek gözünün önündekini…” demiş ozan. Metin Aydoğan kaçırmamış. Satılmamış olanlar için, bu “zor” şeyi kolaylaştırmak için, güzel bir çalışma yapmış: “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma”

Aydoğan, ülkemizi soyup parçalamak isteyen dış açgözlülerle, onların bir kemiğe razı yerli bekçilerinin sözlerinden, demeçlerinden; sayısız örneklerle başımıza gelenlerin hiç de rastlantı olmadığını, bizim “sersemliğimiz” ya da “tembelliğimiz”den kaynaklanmadığını gözler önüne sermiş.

Bugün bu kitabı okuyup benimsemeden görüş ileri sürmek, konuşmak, yazı yazmak; düpedüz hainliktir.

 


ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM (1)

MUSTAFA KEMAL VE KURTULUŞ SAVAŞI

 

ulkeye_adanmis_bir_omur_1

 

 

ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM

Alev Coşkun

Cumhuriyet Kitap Eki 7 Temmuz 2005

 

Metin Aydoğan, son yıllarda güncel konularla ilgili kitaplar yayımlayan ulusalcı ve Atatürkçü bir yazar olarak isim yaptı. Aydoğan’ın Nasıl Bir Parti Nasıl Bir Mücadele, Bitmeyen OyunTürkiye’yi Bekleyen Tehlikeler, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz, Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler adlı kitapları ilgi topluyor.

Bu kez Aydoğan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı adlı kitabıyla önümüze çıkıyor.

Aydoğan’ın kitabı 1683 Viyana Kuşatmasıyla başlıyor. Neden Viyana kuşatması? Çünkü oradaki başarısızlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe geçiş sürecinin başlangıcıdır. Çünkü, Viyana yenilgisine dek, Avrupa’da Türkler yenilmez bir askeri güç olarak kabul ediliyordu.

Kitabın 1.bölümü İmparatorluk Çökerken adını taşıyor. Balkanlar’dan Çanakkale’ye ve sonra da İstanbul’un işgaliyle bu bölüm sona eriyor. Ancak bu bölümde devrimci bir subayın Mustafa Kemal’in yetişmesinin öyküsü de veriliyor.

Aydoğan’ın kitabı dört bölümden oluşuyor. 2.bölüm Samsun’dan Sivas’a, 3.bölüm Kurtuluş Savaşı ve Yeniden Müdafaai Hukuk, 4.bölüm Kurtuluş Savaşı Meclis ve Ulus Ordu başlıklarını taşıyor. Kitap 325 sayfa dipnotlarla birlikte 365 sayfadan oluşuyor. Kitabın dört bölümünde tam 1073 adet dipnot kullanılmıştır.

Yazarlara Göndermeler

Kitapta, Nutuk, Ş.Süreyya Aydemir, Ali Fuat Cebesoy, Uluğ İğdemir, A.E.Yalman, H.R. Soyak, F.Rıfkı Atay, Hikmet Bayur, T. Zafer Tunaya, Lord Kinross, Armstrong, Doğan Avcıoğlu, Sadi Borak, Benoit Mechin, Dietrich Gronau, Damar Arıkoğlu, Şamsutdinov, M.Müfit Kansu, Aralov, U.Kocatürk, Hüsrev Gerede, Cemal Şener, Celal Erikan, Kruger, Gaulis, Helmreich, N. Berkes, H.Edip Adıvar, S.Ağaoğlu, C.Atıf Kansu, Hıfzı V.Velide deoğlu, Sabahattin Selek, Şevki Yazman, E. B.Şapolyo, Fahri Belen gibi yakın tarihimizle ve Atatürkle ilgili kitaplar yazmış olan yazarlara dipnotlarda gönderme yapılmıştır.

Sağlam bir mantık çizgisine sahip yalın bir Türkçe kullanan Aydoğan, tüm bu yazarların eserlerine dayanarak ve onları toplayarak yepyeni bir Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı kitabı yazmıştır. Kitapta Mustafa Kemal’in yurtseverliği inanılmaz derecedeki olumsuz koşullara karşın, nasıl düzenli orduyu kurduğu, iç isyanların nasıl karşılandığı, Meclisi nasıl yönettiği ayrıntı verilerek anlatılıyor. Atatürk’ün nasıl bir karar adamı, akılcı bir yönetim adamı olduğu olayların akışı ve olaylara karşı aldığı tavırlarla açıklığa çıkıyor.

Kitapta okuyucu yer yer göz yaşartıcı sahnelerle karşılaşıyor. 9 Eylül 1922’de Atatürk İzmir’de Kemalpaşa ilçesine geldiğinde köylü kadınların onun etrafını alışı, Halide Edip’in kalemiyle şöyle anlatılır: “Gölgeler gibi çekingendiler. Onu o dar girişte görünce yere doğru eğildiler. Sarılıp dizlerinden öptüler. Baş örtülerinin uçlarıyla çizmelerinin uçlarını sildiler. Bir ikisi tozları gözlerine sürdü. Gözlerinden onun çizmelerine gözyaşları damlıyordu.” (s.322)

Atatürk, en büyük askeri başarılarını elde etmesine karşın, kanlı savaşların yaşandığı Çanakkale’ye, Doğu Cephesi’ne ve Sakarya Savaşı alanlarına daha sonra hiç gitmedi. Yalnızca 1924 yılı 30 Ağustos’unda Dumlupınar’a geldi. Burada anlamlı ve duygulu bir konuşma yaptı. Bu konuşma geçmişteki savaşla ilgili düşüncelerinden çok tarihe aktarılan kalıcı bir belgeydi.

Güncel Konular

Orada Türk ulusuna ve dünyanın ezilen uluslarına sesleniyor, onları “dünyanın despotlarına” karşı bağımsızlık ve özgürlük savaşına çağırıyordu.

Dumlupınar söylevi, tutsaklığa karşı çıkan ulusların artık yenilemeyeceğini, bunu başaracak bir gücün artık olmadığını, 30 Ağustos’un dünya tarihine yön veren bir savaş olduğunu açıklıyordu. Aydoğan’ın kitabı bu nedenlerle uluslararası güncel konulara da açıklık getirici düşünceler içeriyor. Ortadoğu’da bugün yaşanan olaylar, Irak Savaşı, Cezayir Savaşı Afrika’da mazlum ulusların savaşları anımsanıyor. Bu yapıt, yukarıda sayılan tüm yazarlara göndermede bulunarak anlaşılır bir dil, akıcı bir üslupla yazılmış çok doğru bir Atatürk yorumudur.

Üniversitelerde Devrim Tarihi derslerinde okutulabilir, herkesin alıp başucu kitabı yapması kadar değerlidir.

Aydoğan, kafan ve elin sağolsun.

 

Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı / Metin Aydoğan/İzmir, Umay yayınları, Nisan 2005/ 365 s.

 

—●—

 

 

ÜNLEM

Mustafa Kemal’in ve Kurtuluş Savaşı’nın Destanı

Öner Yağcı

Türk Solu, 6 Haziran 2005

 

1990’lı yılların sonunda sunduğu değerli yapıtlarıyla, dönemin gerektirdiği aydın tavrının örneğini veren Metin Aydoğan, “Nasıl Bir Parti, Nasıl Bir Mücadele” ile başlayan sorunlara kafa yorma, sorunların kaynaklarını araştırma, nedenlerini ve çözüm önerilerini araştırma eylemini, büyük yankı yaratan ve basım üstüne basım yapan “Bitmeyen Oyun Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” adlı çalışmasıyla sürdürmüş ve bu yapıtlarına, her biri de güncelliği ve gerekliliği ile alanında önemli boşlukların dolmasını sağlayan “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”, “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?”, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma”, “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adlı değerli çalışmalarını eklemişti.

Tüm bu çalışmalarıyla çalışkan, kararlı, yurtsever, duyarlı bir aydın kimliği sergileyen Metin Aydoğan’ın, Mustafa Kemal’le ve Kurtuluş Savaşımızla ilgili yeni çalışmasında da aynı kimliği sürdürdüğünü ve hakkında onlarca kitabın yazılmış olduğu bir konuyu da kendine özgü yöntemi ve derinlikli yaklaşımıyla ele aldığını görüyoruz.

Aydoğan’ın “bir okurunun önerisiyle” başladığını söylediği çalışmasını Atatürk ve Türk Devrimi konusunda “gerçek boyutuna zarar vermeyen, ilgi çeken ve fazla uzun olmayan bir kitap halinde, akıcı bir anlatımla yeniden yazılma” sı gerektiği düşüncesi üzerine gerçekleştirdiğini söylediği “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı yapıtını okuduğumuzda bu muradını başarıyla yerine getirmiş olduğunu anlıyoruz.

Yapıt, kaynaklara ve belgelere dayalı bir bilimselliğin yanı sıra içtenlik ve gerçeklik içeren yorumlarıyla, kurgusuyla Mustafa Kemal’in tepeden tırnağa yaşamının, düşünüşlerinin ve davranışlarının ortaya çıkmasına neden olan toplumsal ortamı aktararak o toplumsal ortamdan koparmayarak gözler önüne getiriyor.

Mustafa Kemal’i anlatan yüzlerce kitabın var olduğu bir ortamda, cesaretle giriştiği böyle bir toplumsal ve bireysel portre denemesini başaran Metin Aydoğan’ın Atatürk’ün “ülkeye adanmış yaşamı”nı aktaran bu çalışmasının hak ettiği ilgiyi mutlaka göreceğine inanıyorum.

Mustafa Kemal’in yaşamının Kurtuluş Savaşı’nın 30 Ağustos 1922’ye kadarki döneme kadar olan bölümünü içeren bu ilk ciltten sonra 2. cildinin tamamlanmasıyla, bu bilge ömrün 57 yılının tamamıyla buluşmuş olacağımız bu yapıtın yayımlanmış olan ilk ciltteki çok dikkatle okunması gereken önsözünde Metin Aydoğan; Türkiye’nin “askeri değil ama, askeri işgalin amacı olan, siyasi ve ekonomik işgal altında” olduğunu, “Sevr’in toprak paylaşımı dışında hemen tüm maddeleriyle, üstelik daha kapsamlı olarak” uygulandığını; “ulusu ilgilendiren hemen her kararın ülke dışında” alındığını, “ulusal sanayimizin ve tarımımızın çöktüğü”nü, “Ulusal değerlerimiz”in korunmadığını, “vatanseverliğin baskı altında” olduğunu, “hıyanetin getirisi yüksek bir meslek” durumuna geldiğini, “basının ihaneti” yaydığını, “sanki işgal İstanbulu’nun yeniden yaşandığı”nı, bu koşullarda yapmamız gerekenin “benzer koşullar altında geçmişte verilen mücadeleden yararlanmak ve bu yönde çalışmak” olduğunu, “Samsun’a çıkan anlayış”ın, “Kuvayı Milliye ruhu”nun, “Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin önümüzdeki yakın dönemi belirleyecek biçimde yeniden gündeme geldiğini” söylüyor.

Bu temelde güncelliğini koruyan Kurtuluş Savaşı eyleminin, günün koşullarına uyumlu kılınarak aynı anlayışla uygulamasının zorunlu olduğunu ve “Bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkesin Mustafa Kemal’e başvurmak, onun mücadelesinden ders almak zorunda” olduğunu belirten Aydoğan, “Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmeli” diyor. Bu düşünceyle Atatürk’ün “bugün ona çok gereksinim duyan Türk halkına anlatılması” görevinin dayattığını; “Bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyenin onu koruyamayacağını” bu amaçla oluşturduğu çalışmasının “bir tarih araştırması değil, Kemalist bir eylem önerisi” olduğunu söyleyen Aydoğan, “yalnızca bir yaşamı ve bir ulusun kurtuluşunu değil, adeta bir destan’ı aktarmaya çalıştığını ya da daha doğru bir söylemle, aktarmaya çalıştığım olayın bir destan olduğunu gördüm” diyor.

Bu destanı her yurtsever okumalı.

 

“Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” Metin Aydoğan, Umay Yayınları, 2005, 365 sayfa

 

—●—

 

 

GÜZELİN ARDINDAN

Bertan Onaran

12.03.2005 Cuma

 

‘Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’

Hintliler, özlerinin evrenin küçük bir parçası, benzeri olduğunu bildikleri eski çağlarda: “İnsan üreme organıyla değil, beyniyle sevişir” demişler. Aslında bu, bilineni yinelemekten başka bir şey değil, çünkü insan denen canlı varlık bütün etkinliklerini, işlevleri beyniyle, sinir dizgesiyle yürütüyor; bunlar durunca, bitkiden beter oluyor.

Metin Aydoğan’ın mimarlık eğitimi görmüş beyni eldeki bilgileri, verileri toplayıp onlardan yeni köprüler, yapılar kurmayı kusursuz beceriyor; daha önceki yapıtlarındaki gibi Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nda da son derece tutarlı, çarpıcı bireşimlere varmış.

İşe, çok yerinde bir kararla kitaba 1683’teki Viyana kuşatmasıyla başlıyor; çünkü oradaki başarısızlık, üç anakaraya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe geçiş sürecini başlatıyor. Osmanlı ordusunun Viyana’daki yenilgisine dek, Avrupa’da herkes Türkleri yenilmez bir askeri güç sayıyor.

Çöküşün evrelerini, arada yaşananları, kimin nasıl bir tutum takındığını en ince ayrıntılarıyla saptamış Aydoğan. Bu süreçte, gerçek bir yurtsever olan Mustafa Kemal de, başkaları gibi düşünüyor. Çıkış yolları arıyor; kitapta bulacağınız dolapların sonunda Osmanlı Devleti 1.Dünya Savaşı’na sokuluyor; bugünkü gibi, dünyayı, üzerindeki işlenmemiş kaynakları, her türlü zenginliği ellerine geçirmek isteyenler İstanbul’u, boğazları da almak üzere Çanakkale önlerine geliyorlar.

O dönemde İngiliz deniz güçlerinin başında bulunan Churchill, Türkler için; “Eli ayağı tutmaz, meteliksiz, kolayca yutulacak bir ulus” der. Atatürk’ün beyniyse başka bir şey düşünüp, uygulamaya çoktan karar vermiştir; başkomutanlığını bir Almanın, yardımcılığınıysa şaşkın bir Türk’ün yaptığı cephede gönüllü olarak görev alır. Gerisini biliyorsunuz.

Estirilen Metal Fırtına’yla okurların, çevirttirilen Gelibolu’yla izleyicilerin beyinlerinin yıkandığı günlerde gelin bu savaşın nasıl kazanıldığını yalan söylemeyen belgelerden bir daha okuyalım: “İstanbul’un kilidi Çanakkale Boğazı, Çanakkale Boğazı’nın kilidiyse Conkbayırı’ydı; burayı ele geçiren İstanbul’u da ele geçirecekti. Bu nedenle, Conkbayırı Tepesi’ni ne pahasına olursa olsun elinde tutmalı, korumalıydı. Bir elinde o yörenin haritası, bir elinde pusula, yanındaki iki yüz askerin başında ileri atıldı. Dik yamacı o denli hızlı tırmanıyordu ki, askerler arkasından zor yetişiyordu. Tepeye ulaştığında yanında ‘bir avuç’ asker kalmıştı. Bunları hemen düzene soktu ve ileri atılıp düşmana saldırmalarını buyurdu. 57. Alay’ın taburları, ‘soluk soluğa’ tepeye geldikçe onları da saldırıya katıyordu. Bir top bataryası geldiğinde, öyle ivecen davranıyordu ki, tekerleklere sarılarak askere yardım ediyor, topları ateş edecek duruma getiriyordu.”

Görüldüğü gibi, bütün öbürleri gibi, Kurtuluş Savaşımız da dünyadaki sömürgen beyinlerle Atatürk’ün önce yurdunu, sonra ayrımsız bütün insanları, canlı varlıkları bilinçli olarak seven, sevebilen beyni arasında geçmiş.

Bu beyin, savaşın ve yaşamın her aşamasında, az sonra, bir ay, bir yıl, on yıl sonra atacağı adımı bilmektedir. Büyük Saldırı’yı başlatmadan önce, Ankara’da kendisine: “Paşam, ya başaramazsınız?” diyene yanıtı şöyle: “Saldırı buyruğunu aldığınızda hesaplayın, on beşinci gün İzmir’deyiz.”

Ankara’ya dönünceyse, o gece birlikte olduğu arkadaşlarına: “İzmir’e on dört günde vardık. Bir gün yanıldım, ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.

“Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir” diyebilen bu bilge, Dumlupınar’da, 30 Ağustos’un yıldönümünde gençlere şöyle seslenecektir: “… Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şeyler düşünmüşler, ancak bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye’yi düşünmemişlerdir. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk yurdunun uğradığı zararları ancak tek bir şey düşünmeyerek. Bunca acıya katlanıp yıkımlara uğradıktan sonra Türk artık öğrenmiştir ki, bu yurdu yeniden kurmak ve orada mutlu, özgür yaşayabilmek için egemenliği hiç elden bırakmamak; çocuklarını Cumhuriyet bayrağı altında örgütlü ve bilinçli yetiştirmek gerekir.”

Bugün, can gözünü kapatmış Amerikalı ve Avrupalılar, kendi kurtuluşlarının bile Atatürk’ün gösterdiği yolda olduğunu hiç göremiyorlar ne yazık ki; bizim başımızdaysa böyle bir beyin, böyle bir istenç yok.

Bakalım bu tehlikeli satranç bize ve dünyaya kaça patlayacak, hepimizi nereye götürecek.

Metin Aydoğan’a sonsuz teşekkür.


ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM (2)

ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ

 

atatC3BCrk-ve-tC3BCrk-devrimi28129

 

METİN AYDOĞAN’DAN ‘ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM’

Öner Yağcı

Cumhuriyet Kitap Eki 13.04.2006

Kurtuluş Savaşında ve Devrimlerde Mustafa Kemal 

“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş. Bunlardan sonra içeride ve dışarıda saygı duyulan bir vatan, yeni bir toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için sürekli devrimler. İşte Türk Devrimi’nin kısa ifadesi… Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur…” Mustafa Kemal Atatürk

1945 Afyon doğumlu, İlk ve Ortaöğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra girdiği KTÜ Mimarlık Fakültesi’nde 1968 öğrenci hareketlerinin aktif bir örgütleyicisi olan devrimci öğrenciliğini; 1970-1973 arasında üç dönem TMMOB Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu ve TEKSEN (Teknik Personel Sendikası) İzmir Şube Sekreterliği, 1974-1980 arasında TÜTED (Tüm Teknik Elemanlar Derneği) İzmir Şube Başkanlığı, 1997-1999 yıllarında Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) İzmir Merkez Şube Başkanlığı görevlerini üstlenerek aktif bir demokratik kitle örgütçüsü olarak sürdüren bir yurtsever Metin Aydoğan.

Kendi deyişiyle “teoriyle pratiği ve söylemle eylemi” yaşam biçimi kılarak sürekli yazan Türkiye sevdalısı bir aydın ve bu sevda ile ardı ardına yayımladığı kitapların tümü de Türkiye ile ilgili kafa yormasının, araştırmasının, yaratıcılığının ürünü.

Metin Aydoğan, araştırmalarına verdiği yıllardan sonra yayımlanmasını son birkaç yıla sığdırdığı yapıtlarıyla bilinçli, duyarlı, kararlı aydın olmanın örneğini gösteriyor. Ülkemizde ve dünyada yaşanan olayları, ülkemizin karşısına çıkan/çıkarılan sorunların kökenleri, nedenleri, getirdikleri ve bu sorunların aşılması için neler yapılması gerektiği konusunda düşünceler üretiyor.

Bitmeyen Oyun

Aydoğan’ın bilinçlendirme sorumluluğunun dikkat çeken bir ürünü olan, ABD’nin yeni dünya düzeninin ve küreselleşmenin aslında emperyalizmin böl-yönet politikasının bir devamı olarak tüm dünyayı sömürgeleştirme operasyonu olduğunu aktaran Bitmeyen Oyun: Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler adlı çalışması, güncelliğini yitirmeden uyarma görevini sürdürüyor. Bilgi gereksinmemiz olan konularda araştırmalarını sürdüren Aydoğan, geleceğimizi belirleyen gerçekliğin ne olduğunu araştırarak, 20.yüzyılda yaşanan olayları birbirine bağlayan Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye: 20.Yüzyılın Sorgulanması (2 cilt) adlı yapıtında, bugünleri anlamamızın temel verilerini bütünlüklü olarak sunarken, Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz ve Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı yapıtlarıyla, yakın geçmişimizi belirleyen ve geleceğimizin yapılanmasının önemli temellerini içeren Avrupa Birliği serüveni ile emperyalizmin ekonomik kıskaçlarla bunalımlara ve yıkıma sürüklediği toplumsal yapımız konusunda derli toplu bilgilerle bilincimizi yükseltiyor. Onun Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler ve Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 adlı çalışmaları da dünyanın bugününde karşımıza dikilen sorunları aşmamız için gereken bilgi donanımını sağlıyor.

Tüm bu çalışmalarıyla çalışkan, kararlı, yurtsever, duyarlı bir aydın kimliği sergileyen Aydoğan’ın, Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili çalışmasında (Ülkeye Adanmış Bir Yaşam 1: Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, 2: Atatürk ve Türk Devrimi) aynı kimliği sürdürdüğünü ve hakkında onlarca kitabın yazılmış olduğu bir konuyu da kendine özgü yöntemi ve derinlikli yaklaşımıyla ele aldığını görüyoruz.

Metin Aydoğan’ın, yaşadığımız sorunlarla ilgili nelerin nasıl yapılması gerektiği konusunda yakın tarihimizin yarattığı önder Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamanın ve onun düşünceleri ve eylemleri doğrultusunda davranmanın gerektiği bilinciyle oluşturduğu bu yapıtlar; “Nutuk” (“Söylev”) başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı’yla ve devrimlerle ilgili olarak yazılan Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam”, Doğan Avcıoğlu’nun “Milli Kurtuluş Tarihi”, Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan”, “Kutsal Barış”, Şerafettin Turan’ın “Türk Devrim Tarihi”, Sabahattin Selek’in “Anadolu İhtilali”, Mahmut Esat Bozkurt’un “Atatürk İhtilali”, Tarık Zafer Tunaya’nın “Devrim Hareketleri İçinde Atatürk”, Sina Akşin’in “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” Turgut Özakman’ın son yıllarda yaygın olarak okunan “Şu Çılgın Türkler” gibi onlarca başucu kitabının yanında yer alıyor.

Metin Aydoğan’ın, Atatürk ve Türk Devrimi konusunda “gerçek boyutuna zarar vermeyen, ilgi çeken ve fazla uzun olmayan bir kitap halinde, akıcı bir anlatımla yeniden yazılması gerektiği” düşüncesiyle gerçekleştirdiğini söylediği çalışmasını okuduğunuzda, onun bu muradını başarıyla yerine getirmiş olduğunu anlıyoruz. Yapıt, kaynaklara ve belgelere dayalı bir bilimselliğin yanı sıra içtenlik ve gerçeklik içeren yorumlarıyla, kurgusuyla Mustafa Kemal’in tepeden tırnağa yaşamını, düşünüşlerinin ve davranışlarının ortaya çıkmasına neden olan toplumsal ortamı aktararak, onu o toplumsal ortamdan koparmayarak gözler önüne getiriyor. Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan yüzlerce kitap varken cesaretle giriştiği böyle bir toplumsal ve bireysel portre denemesini başaran Metin Aydoğan’ın Atatürk’ün “ülkeye adanmış yaşamı”nı aktaran bu çalışmasının hak ettiği ilgiyi mutlaka göreceğine inanıyorum.

Siyasi ve Ekonomik İşgal

Mustafa Kemal’in yaşamının Kurtuluş Savaşı’nın 30 Ağustos 1922’ye kadarki döneme kadar olan bölümünü içeren “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam”ın “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı ilk cildin çok dikkatle okunması gereken önsözünde Metin Aydoğan; Türkiye’nin “askeri değil ama, askeri işgalin amacı olan siyasi ve ekonomik işgal altında” olduğunu; Sevr’in “toprak paylaşımı dışında henüz tüm maddeleriyle, üstelik daha kapsamlı olarak” uygulandığını; “ulusu ilgilendiren hemen her kararın ülke dışında” alındığını; “ulusal sanayimizin ve tarımımızın çöktüğü”nü; “ulusal değerlerimiz”in korunmadığını; “vatanseverliğin baskı altında” olduğunu; “hiyanetin getirisi yüksek bir meslek” durumuna geldiğini; “basının ihaneti yaydığını”; “sanki işgal İstanbul’unun yeniden yaşandığı”nı; bu koşullarda yapmamız gerekenin, “benzer koşullar altında geçmişte verilen mücadeleden yararlanmak ve bu yönde çalışmak” olduğunu; “Samsun’a çıkan anlayış”ın, “Kuvayı Milliye ruhu”nun “Müdafaai Hukuk örgütlerinin önümüzdeki yakın dönemi belirleyecek biçimde yeniden gündeme geldiğini” söylüyor. Bu temelde güncelliğini koruyan Kurtuluş Savaşı eyleminin günün koşullarına uyumlu kılınarak aynı anlayışla uygulanmasının zorunlu olduğunu ve “bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkesin Mustafa Kemal’e başvurmak, onun mücadelesinden ders almak zorunda” olduğunu belirten Aydoğan, “Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmeli” diyor. Bu düşünceyle Atatürk’ün “bugün ona çok gereksinim duyan Türk halkına anlatmak” görevinin dayattığını; “bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyenin onu koruyamayacağını”, bu amaçla oluşturduğu çalışmasının “bir tarih araştırması değil, Kemalist bir eylem önerisi” olduğunu söyleyen Aydoğan, “yalnızca bir yaşamı ve bir ulusun kurtuluşunu değil, adeta bir destan’ı aktarmaya çalıştım ya da daha doğru bir söylemle, aktarmaya çalıştığım olayın bir destan olduğunu gördüm” diyor.

Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ın özgünlüğünü, yapısının Mustafa Kemal’in söyledikleri ve yazdıkları temelinde yükselmesi oluşturuyor. Ele alınan sözler ve eylemler ister tanıdıklara, anılara, ister belgelere, kitaplara dayandırılsın mutlaka Mustafa Kemal’in imzasını taşıyor. Bu onurlu, yurtsever, devrimci imzaya Metin Aydoğan’ın onurlu, yurtsever devrimci kişiliği eklenince, ortaya gerçek bir kurtuluş ve devrim destanı çıkmış oluyor.

“Ülkeye Adanmış Bir Yaşam”ın “Atatürk ve Türk Devrimi” adlı 2.cildinde, 30 Ağustos 1922’den 10 Kasım 1938’e kadarki yaşamını okuyoruz Mustafa Kemal’in. Bu dönem onun “toplumsal dönüşüm ve devrimler” dönemidir. Bu cilde yazdığı önsözde, çalışmasının “eskiyi bilmediği için günümüz sorunlarına çözüm bulamayanlara, Atatürk’ün yaptıklarını göstererek çıkış yolu konusunda yardımcı” olmasını dileyen Aydoğan, Türkiye’nin Osmanlının son döneminde olduğu gibi “ekonomik ve siyasi olarak Batı’nın yarı-sömürgesi durumuna” düştüğünü, “görmek isteyenlerin kolayca görebileceği bu gerçeğin” ülkeyi aynı durumdan kurtaran Mustafa Kemal’i ve eylemini güncel kılan ana neden olduğunu ve “gizli işgale dönüşen dışa bağımlılığın Türkiye’yi Türkler için ve Türkler tarafından yönetilen bir ülke olmaktan çıkardığını, ulusal gücü kırmaya yönelik baskının, toplumsal yaşamın sıradan olayı haline geldiğini” söylüyor.

Ülke yönetimine getirilen işbirlikçilerin, doğal olarak Türk ulusunun ve halkının değil yabancıların isteklerini yerine getirdiğini, Türkiye’nin Osmanlının gittiği yola sokulduğunu, tehlikenin farkında olanların henüz yeterince güçlü ve örgütlü olmadığını, “devletin her gün bir biriminin etkisizleştirilip yok edildiğini” “bilinçli programlarla birlik duygularının köreltildiğini, ulusal varlığa saldırıların aralıksız sürdüğünü”, “Türkiye’de hedefinde halk olan, Batı kaynaklı ekonomik ve siyasi bir terör” uygulandığını ve yaşanmakta olan “somut gerçeğin bu olduğunu” söyleyen Aydoğan, doğru bir tarih yöntemiyle yapıtında o dönemde yaşananları ve yapılanları o günün toplumsal koşullarıyla birlikte yansıtıyor.

Aydoğan, “birbirini izleyen, birbirini tamamlayan baş döndürücü bir eylem süreci” ve Türkiye’yi “bir çağdan yeni bir çağa” taşıyan sürekli bir devrim olan Türk Devrimi’ni, dönemle ilgili kitapların yanı sıra çok sayıda anı kitabından da yararlanarak ve neden-sonuç bütünlüğü içinde değerlendirdiği yapıtında, 1923-1938 arasında yapılanların “Türkiye’yi bugüne dek ayakta tutan temeller” olduğunu gösteriyor. Bu dönemi incelemenin bir tarih araştırması değil, “günümüzün sorunlarına çözüm arama ve ulusal varlığı korumayla ilgili bir eylem” olduğunu söyleyen Aydoğan, bu yargıya varmasına neden olan gerçeğin Türkiye’nin 1923 öncesi koşullara geri götürülmesi ve askeri işgal dışında bütün maddeleriyle uygulanıyor olması olduğunu; ikinci ciltte, 10 Kasım 1938’den bu yana geçmediğini ve yalnızca Atatürk’ün yaptıklarını ele aldığını söylüyor ve “ülkeyi kurtarmak için bugün yapılanların tam tersi yapılmalıdır” diyerek bitiriyor önsözünü.

“Yeni Savaş”

Kurtuluştan Demokratik Devrime başlıklı bölüme Mustafa Kemal’in Türk ordusunun İzmir’e girişinden Lozan’ın imzalanmasına kadarki dönemde çeşitli yerlerde söylediği, “milli mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız… Yapacaklarımız asıl bundan sonra başlıyor, gerçek mücadele şimdi başlıyor… Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız…” sözlerini yerine getirmek için uğraştığını; girişeceği “yeni savaş”ın “Türkiye’yi Misakı Milli sınırları içinde, tüm ezilen uluslara örnek olacak biçimde bağımsız, güçlü ve gönençli bir ülke yapmak” olduğunu söyleyen Aydoğan onun için “ulusal bağımsızlığın bir yaşam sorunu” olduğunu “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir… Ben yaşayabilmek için bağımsız bir ulusun evladı olmalıyım” düşüncesiyle var olan Mustafa Kemal’in “bağımsız olan uluslar ancak uygar olabilir” sözlerine de sadık kalarak “1938’e dek 15 yıl içinde, Anadolu’da gerçek bir devrim gerçekleştirdiğini… bu devrimin sürekli bir devrim olduğunu” söylüyor.

Kurtuluştan Demokratik Devrime başlıklı ilk bölüm, “Osmanoğulları, Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlar; bu zorbalığa altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk milleti, bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak hâkimiyet ve saltanatını, fiili olarak eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan millete saltanatını bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız değildir. Sorun zaten gerçekleşmiş bir olayı açıklamaktan ibarettir. Bu kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım iyi olacaktır. Aksi durumda, yine gerçek yöntemine göre ifade olunacaktır; ancak belki birtakım kafalar kesilecektir…” diye başlayan sert uyarısından sonra 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatına son vermesiyle başlayıp Lozan’ın gerçekleşmesine kadar olan süreçteki Mustafa Kemal’i tanıtarak sürüyor. Örneğin “ulusal egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.. Barış istiyoruz, ancak barış demek tam bağımsızlık demektir… Sonuç, bizim yeniden harekete geçmemizi gerektirecek biçimde belirirse; savaşma ve yiğitlik yolunda aynı yurtsever coşkuyla yürüyeceğimiz doğaldır… Türkiye’yi esirler ülkesi yaptırmayız…” sözlerinde ve bu sözler doğrultusundaki davranışlarında görülen kararlılığı (ve bu anlamdaki yalnızlığı) ile tanıyoruz Mustafa Kemal’i. “Son iki yüz yılda Türklerin Avrupa’ya karşı kazandığı tek siyasi başarı olan” ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye, “Misakı Milli sınırlarını ve tam bağımsızlığını kabul ettirmiş, ezilen uluslara emperyalizmin yetebileceğini göstermiştir.” Emperyalistler Mustafa Kemal’in dediği gibi “geldikleri gibi” gitmişlerdir. Türkiye artık Osmanlı İmparatorluğu değildir ve Fransız Robert Lambel’in söylemiyle “Yeni Türk devleti elde ettiği başarıyı Mustafa Kemal’in dinamizmiyle başından beri coşturduğu Ankara’daki milliyetçilerin başa çıkılmaz iradesine borçluydu.”

Mustafa Kemal’in, “Türkiye’nin savunduğu, bütün ezilen ulusların, bütün Doğu’nun davasıdır” sözü doğrultusunda “emperyalist tutsaklıktan kurtulmak isteyen sömürge ve yarı-sömürgelerde büyük bir uyanış sağlayan, onlara örnek olan”; karşıtı Sevr’le birlikte 80 yıldır tartışılan, emperyalizm var oldukça gündemde kalacak olan Lozan Antlaşması’ndan sonra Mustafa Kemal’in yeni Türkiye’yi kurma adımları ardı ardına gelecektir ve bunun önemli bir adımı olarak Halk Fırkası’nın örgütlenmesi onun ilk adımlarından biri olacaktır. Yeni Meclis seçimleri, Ankara’nın başkent olması ve “Batı’da yoğun mücadelelerle birkaç yüzyılda getirilebilen yönetim biçimi, Türkiye’de birkaç hafta içinde gerçekleştirilerek”; onun “mutlu, muvaffak ve muzaffer olacaktır” dediği Cumhuriyetin kuruluşu mücadelesiyle devam eden yaşamı, artık Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak yaptığı önderlikle ve eylemlerle bütünleşecektir.

Yapıtın İkinci Meclis Dönemi bölümünde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Hilafetin kaldırılması, muhalefetin partileşmesi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, İngiliz kışkırtması olan Şeyh Sait Ayaklanması, tekke ve tarikatlar, İzmir suikastı sorunlarıyla ilgili yaptıklarını ve şapka, takvim, saat, ölçü, hukuk devrimlerini nasıl gerçekleştirdiğini; Devrimler Sürüyor bölümünde “Nutuk”un ne olduğunu, onun harf, dil, tarih, kadın hakları ve soyadı sorunuyla ilgili yaptıklarını; daha sonraki Ekonomi ve Yeni Bir Çağa başlıklı bölümlerinde de ekonomideki, eğitimdeki, sağlıktaki, dış siyasetteki atılımları nasıl gerçekleştirdiğini; “altıok”la simgelenen Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, devrimcilik ilkelerinin özünü ve en sonda da ölümünü okuyoruz: Sonsuzluğa Giderken: “10 Kasım’da son nefesini verdiğinde, arkasında 57 yıllık bir yaşam (26 yıl asker ocağında, bunun 11 yılını da cephelerde savaşarak olmak üzere) ve kısa yaşama sığdırılan muazzam bir eylem, tarihin gördüğü en büyük yenileşme eylemini bıraktı.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk Devrimi, Türk ulusunu, son yıllarda geri bıraktırmış olan kurumları yıkarak, yerine, milletin en ileri uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumlar kurmaktır…” sözünü gerçekliğe dönüştüren destansal yaşamını anlatan Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ı her yurtseverin okuması gerektiğini düşünüyorum.

 

― • ―

 

 

GÜZELİN ARDINDAN

Bertan Onaran

Cumhuriyet 22.03.2006

‘Atatürk ve Türk Devrimi’

 

Bu, sevgili dostum Metin Aydoğan’ın son çalışması; geçirdiği epey tehlikeli ameliyatın ardından sanırım kendi kendine verdiği, bizimle paylaştığı çok değerli bir armağan.

Aydoğan’ın ‘Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ bağlığı altında topladığı bir ikilinin ikinci kitabı; ilkinden, ‘Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’ndan bu köşede söz etmiştim.

Metin, birinci kitapta Atamızın taa Selanik’te başlayan, yurdumuzu, ulusumuzu kurtarma girişiminin Samsun’a çıkıştan İzmir’de sersem Yunanlıların denize dökülmesine dek uzanan bölümü anlatıyordu, en çarpıcı, en ayrıntılı biçimde.

Bu kitapsa, ordularımızın İzmir’e varışından hemen sonra, 18 Eylül 1922’de, İkdam gazetesi yazarı Yakup Kadri’ye şöyle diyor: “Milli mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız” demiş. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonraysa “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız” diye yinelemiş.

Ondan sonra, yine ta başından beri kafasında gezdirdiği tasarıyı gerçekleştirme işine girişir. Savaşı kazanan İlk Meclis’in yerine yenisini seçtirir; Ankara’yı yoktan var edecek çağdaş bir başkente dönüştürür; bütün bunları yaparken elbet sayısız engelle karşılaşır, hem de çoğunlukla en yakın arkadaşlarının, sözüm ona ülküdaşlarının yarattıklarıyla boğuşur. Ama ömür boyu yöntemi aynıdır; “Önemli kararların bütün ayrıntılarını ve zorluklarını ilk günden açıklayıp söylememek. Uygulamayı evrelere ayırmak, olayların gelişiminden yararlanmak, ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak.”

1938’de ölümüne dek, bütün dünyanın çullandığı, yüzlerce yılın savaşlarıyla yorgun düşmüş Anadolu’yu nasıl bir ışığa kavuşturduğunu yeniden anımsamak istiyorsanız, hemen alın Metin Aydoğan’ın kitabını.

Şimdi, onun başka bir kitabının adıyla adlandırılacağımız Bitmeyen Oyun’un güncel evresinde, ülkemiz bu kez tankla tüfekle değil, dolarla, kandırmacayla parçalanırken, Atamızın şu sözlerini henüz satılmamış olanlar yazıp göğüs ceplerine yerleştirmelidir: “Devlet ve ulus, yaşamını ve bağımsızlığını kendi kaynaklarına, yani kendi üretimine dayandırmalıdır. Asıl büyük önlem budur. Ulus, ürettiğinden daha çok tüketmemeli ve gereksindiğinden daha çoğunu istemelidir. Bin belaya karşı konarak, bin musibet aşılarak ortaya çıkarılan ulusal varlık, salt geçimini sağlayamamak yüzünden bir daha tehlikeye atılmayacaktır. Büyük bir devrim yaptık. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa taşıdık. Birçok eskimiş kurumu yıktık. Bunların binlerce yandaşı olduğu ve fırsat kolladıkları unutulmamalıdır. Devrimin yasası, var olan bütün yasaların üzerindedir. Bizi öldürmedikçe, düşüncelerimizi boğmadıkça, başladığımız devrim bir an bile durmayacaktır. Devrimin içerden dışardan gelecek tehlikelere karşı korunması için, bütün ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir.”

Başta, “Aman efendim, biz şimdi işbaşında bulunanların tersine, AB’ye onurumuzla girmeyi sağlayacağız” diyerek halkı kandıran Atatürk’ün partisi, Sivil Örümceğin Ağına Düşmemiş bütün parti ve örgütlerin, kurum ve kuruluşların, yurttaşların bu sözleri sabah akşam beş kez yüksek sesle okuyup yemin etmeleri gerekiyor.

Metin Aydoğan, bütün öbür yapıtları gibi, gerçek bir titreyip kendine gelme kaynağı hazırlamış; yürekten alkış.

 

― • ―

 

 

AÇIK PENCERE

Melih Aşık

Milliyet 19 Mart 2006

Kitabiyat üzre…

 

Kitaplar yağmur gibi… Rengarenk kapaklı, kaliteli kâğıda basılmış türlü çeşitli kitaplar yağıyor masamıza. Herhalde kitap baskısı rekora ulaşmış olmalı… Mesela: “Kurtuluş Savaşı Kadınları”… Soylu bir eğitimci olan Zeki Saruhan yazmış… Cumhuriyet Kadınları Derneği bastırmış… Kurtuluş Savaşı’nda kadınların heyecanlı miting konuşmaları.. O yıllardaki kadın örgütleri… Erkekleri cepheye teşvik eden kadınlar… vs.. vs… Kitabın arka kapağında bir not: “Bugün de kadınlarımızın istiklal davasına bütün kalpleri ile sahip çıkmaları gerekiyor…”

“Atatürk ve Türk Devrimi”… Yakın zamanda bir karaciğer nakli geçiren değerli araştırmacı Metin Aydoğan yazmış… Umay Yayınları basmış… Atatürk’ün devrimlerini derinliğine inceleyen ve irdeleyen… Hem eğitici hem başvuru kitabı niteliğinde bir yapıt…

“Eyvah Mümtaz Hoca”Akhan Hilmi Çamurdan, kaptıkaçtı liberallerin korkulu rüyası Mümtaz Soysal’ın özelleştirmelere, dış politikadaki tuzaklara karşı mücadelesini anlatıyor… (Anadolu Güneşi Kooperatifi Yayınları)

“Türkiye Maskeli Değişimin Tuzağında”Ufuk Söylemez ve Melih Yürüşen, Türkiye’yi ayrıştırma çabalarını, özellikle Güneydoğu’da oynanan oyunları anlatıyorlar. Oyun hangi araçlarla, hangi perdeler ardında oynanıyor… Okunması gereken bir kitap. (ORİON Yayınları)

“Çuvallayan İttifak”Turan Yavuz… Bu değerli gazeteci arkadaşımız Okyanus ötesinde olup biter ve bizi yakından ilgilendiren irili ufaklı konuları renkli satırlarla taşıyor sayfalarına… Keyifle okunuyor… (Derşn S.Y.S. Yayıncılık)

“Savaşanlar Anlatıyor”… Örgün Yayınevi’nden çıkan Nurer Uğurlu’nun enfes bir belge kitabı…

“Siperin Ardı Vatan”Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan, Çanakkale Savaşları’nı belgelerle anlatıyor. (MB Yayınları)

“Ilımlı Türkiye”… Emekli General Osman Özbek günümüz Türkiye’sini kuşatan şartların fotografını çekiyor. TSK’dan Fethullah Gülen’e… Güncel tartışmaları ışık tutuyor. (Ümit Yayınları)


ANTİK ÇAĞDAN KÜRESELLEŞMEYE 

YÖNETİM GELENEKLERİ VE TÜRKLER

 

 

antik_cagdan_kuresellesmeye

 

OKUDUĞUM EN ÖNEMLİ ESER

Vural Savaş

Müdafaa-i Hukuk ve Aydınlık Dergileri

Eylül ve Ağustos 2004

 

Hasan Ali Yücel “Dünya Edebiyatından Tercümeler” serisine, 23.6.1941 tarihinde yazdığı önsözde şöyle diyordu:

“Hümanizm ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi (aşaması), insan varlığının en müşehhas (somut) ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar.”

Aynı “seri” ye bir yazı yazan İsmet İnönü ise, şu önemli hususu vurguluyordu (1.8.1941): “Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii (doğal) yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının (eserler dizisi) kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz.”

Hasan Ali Yücel ve İsmet İnönü’nün andığı satırları, ilk yetişme çağında adeta yol gösterici olmuştur.

Daha ortaokul öğrencisiyken, tutku derecesindeki şiir ve müzik merakımın yanında; Eflatun’un “Devlet”ini, Karl Raimund Popper’in “Açık Toplum ve Düşmanları”nı, John Bagnell Burry’nin Düşünme ve Söz Özgürlüğü’nü, Peyami Safa’nın “Türk İnkılabı’na Bakışlar’ını; edebiyat alanında ise, Stendhal’in Kızıl ve Kara” ve “parma Manaastırı” ile, Shakespeare’in tüm eserlerini, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu sunu” ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güne kadar düşünce ve duygu dünyamı, her önemli eseri okuyarak, dinleyerek veya seyrederek zenginleştirmeye çalışmaktan bir gün bile geri durmadım.

Metin Aydoğan’ı önce, Atilla İlhan’ın “ben hayatım boyunca bundan güzel bir şiir okumadım” diye nitelendirdiği “Bitmeyen Oyun” ve “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı eserlerinden tanımış ve sözkonusu kitapları okur okumaz telefonu sarılarak kendisini kutlamıştım.

Sonradan çeşitli sempozyumlardan biraraya geldik. Kendisi ve değerli eşiyle, saatler süren sohpetlerimiz oldu. Bu suretle başlayan tanışıklığımız, yıllar sonra eşsiz bir dostluğa dönüştü.

Metin Aydoğan’ın, Umay Yayınları arasında Haziran/2004’te çıkan “Antik Çağ’dan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adlı, 2 ciltlik 1162 sahifelik son eserini de, elime çabuk geçtiği için, sanıyorum ilk defa okumak bana nasib oldu.

Metin Aydoğan, eserinin oluşumunu ve bırakacağından emin olduğu izlenimini şöyle özetliyor:

“Türk insanını, bugün en çok gereksinim duyduğu şey, örgütlenmekti. Sanki gizli bir el birlikte davranmayı önlemeye çalışmış, bunu büyük bir beceriyle başararak Türkiye’yi aydınsız ve örgütsüz bir ülke haline getirmişti. Yaşanmakta olan tehlikeli durum bu olumsuz sürenin doğal sonucuydu. Ülke, geçmişte ezilip susturulan aydınlarına muhtaç hale gelmişti ancak bu kez ortada aydın kalmamıştı. Türkiye, Atatürk’ün en tehlikeli sonuç olarak gördüğü duruma düşmüş ve iç cepheden çökertilmişti…. Halkın biraraya gelme girişkenliği köreltilmiş, örgütlü davranmak neredeyse unutulmuştu. İnsana acı veren bir başka gerçek, Kurtuluş Savaşı’nın ve dayandığı Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesinin bilinmeyen bir konu haline gelmiş olmasıydı. Örgütlenmenin okulu yoktu ya da bu işin okulu yaşamın kendisiydi. Tarihsel gerçekler unutulduğu için, herşey yaşanarak yeniden öğrenilecek ve işe ‘sıfırdan’ başlanacaktı. Türkiye’de yeni bir ulusal uyanış kaçınılmaz olarak kendi örgütünü yaratacaktı.

Bu koşullarda, yapmam gereken bir şeylerin olduğunu düşündüm. Öğrenciliğimden beri örgütlü çalışma içindeydim. Mesleki ve demokratik örgütlere üye olmuş, yöneticilik yapmıştım. Örgütlü toplum olmanın önemini, kuramsal araştırmalarla birlikte, yaşayarak öğrenmiştim. Bildiklerimi derleyip toplayıp bir kitap halinde okurlarımın incelemesine sunmaya karar verdim. Bu girişimle, örgütlenme konusunu hem tartışmaya açacak hem de bana yöneltilen ‘ne yapmalıyız?’ sorusuna, her zaman başvurulacak bir kitapla yanıt vermiş olacaktım.

Üç buçuk yıl boyunca günde ortalama 12 saat çalıştım. Çok sayıda kitap okudum, dokuz bin kaynağa ulaştım, bunlardan ikibine yakınını dipnot olarak kitaba aldım.

Araştırmalar sürecinde beni, kimi zaman şaşırtan ancak çoğu kez öfke içine sokan gerçeklerle karşılaştım. Türk tarihine ve Türklere yapılan haksızlıkları, sistemleştirilen düşmanlığı, açık biçimde gördüm. Bunu yapanlara olduğu kadar, çok kapsamlı ve derinliğe sahip bu tarihi bize öğretmeyenlere de tepki duydum.

Kitabı okuyanlar, ‘biz adam olmayız’, ‘dünya bilimde yerimiz yok’ diyerek kendini aşağılayan yaklaşımlardan artık etkilenmeyecek, Türk olduklarını yarım ağız ve kısık sesle söylemeyeceklerdir. Atatürk’ün deyimiyle, ‘Türklerin güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça, Türk çocukları, gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır. Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek, bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratan bu adamlarla aynı soydan olduklarını öğrenerek sahip oldukları yeteneklerle hiç kimseye boyun eğmeyeceklerdir’…

Türk tarihinden ayrı olarak, Batı toplumlarını, günümüzdeki küreselleşmeden başlayarak ve Antik Çağ köleciliğine dek inerek inceledim. Doğu uygarlıklarını, en gelişkin örnekleriyle (Çin, Hint, İran) ele aldım. Türkler’in uygarlıklara ve Batı’ya yaptığı etkiyi ortaya koymaya çalıştım. Okuyucu, bugün olduğu kadar geçmişte de övünülecek bir ulusun çocukları olduklarını öğrenmelidir. Bunu yaptıklarında, bugün ülke yönetme savındaki politikacıların, Türk yönetim geleneklerinden ne denli uzak olduğunu görecekler ve ülkenin olduğu kadar kendi geleceklerinin de gerektirdiği, yeni bir yöneliş içine gireceklerdir. Ordu mensupları, Türk ordu geleneklerini; kadınlar, Türk kadınlarının sahip olduğu hakları; bilim adamları, Türk bilim adamlarının geçmişteki başarılarını; sanatkarlar, ahi geleneklerini; doktorlar, mimarlar, öğretmenler ataları olan meslektaşlarının nasıl çalıştıklarını görecekler, kendilerine olan güvenlerini arttıracaklardır.”

Metin Aydoğan’ın son eserinin, bende bıraktığı izlenimi tek cümle ile özetleyelim: “Okuduğum en önemli eser.”

Hem kendimizi ve hem de çağdaş dünyada olup bitenleri anlayabilmemiz için, antik çağlardan günümüze kadar bilinmesi gereken herşey, öylesine usta bir şekliyle bu kitapta biraraya toplanmış ki, inanılır gibi değil!…

Duyduğum heyecanın verdiği güçle, söz konusu kitapta değinilen önemli hususlardan bazıları hakkında, Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi’ne ayrıntılı bir makale yazmaya başladım bile…

Bu çapta bir eseri yazmak, bir “Türk” e nasip olduğu için öğünmek hakkımız değil mi?

Atatürk zamanında sonraki ilk yıllarda olduğu gibi, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” sözünü içtenlikle söyleyebilmek ve gereğini yapacak gücü yeniden kazanmak istiyorsanız, bu kitabı mutlaka okuyun.

 

*

 

 

GÜZELİN ARDINDAN

Bertan Onaran

25/08/2004 Cumhuriyet

 

Metin Aydoğan’ın Yeni Kitabı

Değerli dostum Metin Aydoğan, kırılgan sağlığına karşın bütün yurtcanseverlerin olması gerektiği kadar çalışkan, üretken bir insandır. Önceki kitaplarına bu köşede değinmiştim.

Bir süredir üzerinde çalıştığı, son kitabını bitirip bastırdı, bana da göndermiş: Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler.

Küresel buyurucu-yağmacıların 1919’da bitiremedikleri işi tamamlamak üzere nasıl büyük bir hırsla, hınçla üzerimize geldiklerini en azından bu gazetenin okurları biliyor. Dolayısıyla, gerçek yurtcanseverler bu son kıskaçtan nasıl kurtulabileceğimizi sorup, arayıp duruyor.

Nitekim kitabın yazılış gerekçesini açıklarken Metin Aydoğan da buna parmak basıyor: “Aldığım iletilerdeki söyleşi için gittiğim yerlerde, değişik toplantılarda ve beni görmeye gelen okurlarımla yaptığım görüşmelerde hep aynı soruyla karşılaşıyorum. Ülke sorunlarına duyarlı insanlarımız, kaygı ve üzüntü içinde hep aynı soruyu soruyorlar: Ülke tehlikede, ne yapmalıyız? Her yerde aynı yanıtı veriyor, herkese; düşünsel ya da inançsal ayrılıklarınızı, kırgınlıklarınızı bir kenara bırakın, siyasal ayrım gözetmeden, ulusal birlik anlayışıyla bir araya gelin, örgütlenin, diyorum.”

Bu öğüdün tutulması, insanların geçmişteki ve bugünkü yapılanmalar, örgütlenmeler konusunda bilgi edinmesine dolayısıyla bilinçli olmasına bağlı olduğundan; bütün dürüst, sevmeyi unutmamış, sorumlu insanlar gibi, yeryüzündeki toplumsal yapılanma ve örgütlenmelerin tarihini merak etmiş Metin Aydoğan.

Önce, basılı bir kitabı “Nasıl Bir Parti, Nasıl Bir Mücadele”’yi geliştirip genişletmeyi düşünmüş ama işin içine girince bu dar sınır yetmemiş.

Çok bilinçli ve kararlı bir Atatürkçü olduğundan, Ulu Önder’in söz ve düşünceleri arasında dolaşırken bütün öbürleri gibi altın değerindeki; “Türklerin güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça, Türk çocukları, gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır. Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek, bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratmış bu insanlarla aynı soydan geldiklerini öğrenerek sahip oldukları yeteneklerle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”

Türk soyunun yapılanma ve örgütlenmesini araştırmaya girişince, ister istemez bütün insan topluluklarının, yaşamış, yaşayan bütün uygarlıkların evrimini öğrenip yorumuna katmak zorunda kalmış; dolayısıyla hem Avrupalı toplumlara hem Doğu’nun, Asya’nın büyük, köklü devletlerine, uygarlıklarına çevirmiş meraklı bakışını eşiyle iki kızının dışında birkaç gönüllü yardımcı, bilgi-belge derleyici, aktarıcı bulma talihine ermiş ve bu yaratıcı imece 1162 sayfalık dev yapıtı doğurmuş.

Şöyle diyor kitabın arka kapağında; “Toplumsal evrimi oluşturan olaylar, öncekiler tarafından belirlenen, sonrakileri belirleyen süreçler halinde, zaman ve koşullara bağlı olarak ortaya çıkar, gelişir ve gelişimini tamamlayarak başka bir döneme geçer. Geçmişte sonuç olan, yeni dönemde neden’e dönüşür ve başka bir yeni dönemin hazırlayıcısı olur.(…) Unutulmamalıdır ki geçmişi unutanlar, onu yinelemeye mahkûmdur. Bu anlamda, ‘tarihçinin görevi geçmişi sevmek ya da geçmişten kurtulmak değil, bugünü kavramanın anahtarı olarak onu öğrenip geleceğe aktarmaktır’.”

Kısacası öbür, yapıtları gibi, ülkemizin parçalanıp paylaşılma tehlikesi geçirdiği günlerde kesinlikle, ivedilikle okunması gereken bir kaynak oluşturmuş Metin Aydoğan.

Ona ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.


*

 

 

AYDIN ÇIĞLIĞI

Öner Yağcı

Türk Solu 29.11.2004 Sayı 70 sf. 23

 

Son zamanda aydınların duyarsızlığından, aydın çürümesinden ve yurtsever aydınların seslerinin pek çıkmadığından söz ettim hep. Haksızlık ettiğimin farkındayım. Elbette duyarlı ve inatçı aydınlarımız var ve her şeye rağmen düşünce üretmeye, ellerinden geleni yapmaya, politik gerçekleri açıklamaya çalışıyorlar. Türkiye’nin parçalanması planlarına, ABD’nin ve AB’nin dayatmalarına karşı uyarma ve bildiklerini paylaşma her şeye, her engele karşın görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmek için çırpınıyorlar.

Bu aydınlarımızın yetersiz olduklarını da söylemiyorum. Ama birincisi medyanın aman vermeyen küreselleşmiş egemenliği, ikincisi yayın alanındaki tekelleşme, promosyonlar, sponsorluklar derken birçok aydınımızın, artık çığlığa dönüşmüş olan sesleri duyulamıyor bile. Sayısı az da olsa aydınlarımız, yine az sayıdaki yayınevleri aracılığıyla yapıtlarını üretmeye ve sunmaya devam ediyorlar.

Atillâ İlhan devam ediyor örneğin. TRT’deki programına son verilip sesi kesilse de bir başka TV’de seslenmeyi ve Cumhuriyet’teki “Söyleşi köşesinden salvo atışlarını” sürdürürken “Yıldız Hilal ve Kalpak” ı (Cumhuriyet Kitaplığı) yayımlıyor. “Gazi’nin Ulusal Solculuğu” altbaşlığını taşıyan bu kitabında Atillâ İlhan yurtsever aydınlığına kattığı özgün düşünceleri ile bu kitabında da ülkemizin karşı karşıya geldiği sorunlar ve sorunlara karşı neler yapılması gerektiğini tartışıyor. Ufkumuzu genişletmeye devam ediyor. Cumhuriyet’in ne olduğunu hala anlayamadığımızı, onun hayat demek olduğunu söyleyerek, bugün Cumhuriyet’in karşısına dikilen engelleri aşmak için yapılması gerekenler konusunda çok şeyler öğretiyor. Ulusal sol aydın birikiminin en önemli halkalarından biri olan, tarihini bugüne getirip ondan dersler çıkarma konusunda usta olan Atillâ İlhan’dan öğreneceğimiz ne çok şey olduğunu ve ona ne çok şey borçlu olduğumuzu bu kitapla bir kez daha görüyoruz.

“Karşıdevrim 1945-1950”, “Türk Direniş ve Devrimleri”, “SCE Olayı”, “Batılıların Kirli Yüzü Struma”, “Ben Bir Türk’üm” adlı kitapları Otopsi Yayınları’nca yayımlanan Çetin Yetkin devam ediyor örneğin. “Ben de Bir İnsanım” da anılardan yola çıkarak Atatürk’ü anlatıyor. Onun çeşitli yönlerini anlatan anıları bütünleştirerek bir insan olarak Atatürk portresi çıkarıyor. Onun insana verdiği değerin, doğa, ağaç, at ve köpek sevgisinin, duygululuğunun, duyarlılığının, yalnızlığının, evliliğinin, sevinçli ve üzüntülü anlarının, gözlerinin yaşlarla dolmasının, coşmasının, şarkılar ve marşlar söylemesinin anlatıldığı anıların bir araya getirilmesiyle büyük devlet komutanlığının, devlet adamlığının, siyasal kişiliğinin, birikimli bir aydın, kararlı bir yurtsever önder olmasının yanında insan olarak da ortaya çıkan yapısı Türk ulusunun ne kadar şanslı bir ulus olduğunun kanıtı oluyor. Böyle bir öndere sahip olan bir ulusun olduğunu düşünüyoruz kitabı bitirince.

Son yıllarda yayımladığı “Bitmeyen Oyun”, “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye”, “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz?”, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adlı kitaplarıyla toplumsal belliğimizi güçlendiren ve düşünmeye iten, yaşamı sorgulayan ve uyaran Metin Aydoğan, örnek bir aydın olmanın gereklerini yerine getiriyor. Çalışkan olma zorunluluğunu ardı ardına sunduğu incelemeleriyle kanıtlayan Metin Aydoğan, “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adlı kitabıyla (Umay Yayınları) uyarmaya ve öğretmeye devam ediyor. Bir çeşit uygarlığın tarihi denilebilecek bu çalışmasından “ne olduğumuz nereden gelip nereye gittiğimiz ve nasıl bir geçmişe sahip olduğumuz” sorularının yanıtları vererek, “küresel saldırıya karışı ulusal kültürü korumak için bilgiyle donanmanızı ve tarihimizin bilinçli savunucuları haline gelmemizi” sağlıyor.

Ümit Yayıncılık’ta, Fikret Bila’nın “Hangi PKK?” ve Özdemir İnce’nin, “100 Pazar Yazısı” ve adlı kitapları yayımlıyor. Altın Kitaplar “Kurtuluş Savaşı Kütüphanesi” dizisini başlatıp ardı ardına yeni çalışmalar sunuyor. Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” adlı çalışmasını sunan Toplumsal Dönüşüm Yayınları hızlı bir tempoyla ulusal bilinç dağarcığımızı zenginleştiriyor. Otopsi Yayınları’nın yeni ve özgün kitaplığımızdaki yerlerini anlatıyor.

İleri Yayınları, genç bir yayınevi olarak sunduğu kitaplarla yeni ve diri bir soluk oluyor. Yetka Güngör Özden, Talat Turhan, Cihan Dura gibi aydınlarımızın yapıtlarının yanına “Kadro/Seçmeler”’i de katıyor.

Daha birçok yayınevinden sunulan onlarca kitapla aydınlarımızın suskunluğa boğulmadıklarını haykırıyor ve var olduklarını duyuruyorlar.

Yalnızca kitaplar da değil elbette, birçok dergide ve gazetede yer alan yazılarıyla da aydınlarımız, tarihlerinden aldıkları birikim ve güçle Türkiye’nin emperyalizme kolay teslim olmayacağını haykırmaya devam ediyorlar; Nâzım Hikmet’in “vatan hainliğine” devam etmesi gibi.

 

*

 

 

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj 07.10.2004

 

Metin Aydoğan’ın eserlerini, adeta sayfalar arasında gezip satırları lime lime işleyen bir nakkaşın elinden çıkmış gibi okuyoruz. Okudukça etkileniyor, okudukça hayranlığımız artıyor.

Metin Aydoğan’ın son kitabı “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler”, Umay Yayınları’ndan çıkmış.

Antik Çağdan küreselleşen dünyaya kadar yönetim sistemlerinin nasıl temellendiği kapsamlı olarak irdelenmiş kitapta.

Türkiye’de yakın dönem siyaset arenasında sağ ve sol siyaset aktörlerinin başından geçenleri, biraz da arka planını öne çıkararak masaya yatırmış Aydoğan. Metin Aydoğan’ı bu güzel çalışması için tebrik ediyorum.

(Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler. Metin Aydoğan. Umay Yayınları 2004)

 


TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR

1919-2015

 

TC3BCrkiye-C39Czerine-Notlar

 

 

TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR

Bertan Onaran

Cumhuriyet 20.07.2005

 

Çalışkan dostum Metin Aydoğan yeni, yararlı bir kitap daha yayımladı: Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005. Bu yapıt, daha önce hazırladığı Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nın arkası. Orada Mustafa Kemal Atatürk’le ona inananların parçalanıp yutulmak üzere olan Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyeti yaratışının öyküsü vardı.

Bu yapıtsa, 11 Kasım 1938’den sonra başımıza örülenleri özetliyor.

17 Şubat 1923’te, İzmir Tutumbilim Kurultayı’nın açılışında bakın ne demiş Ulu Önder: “Bugün harcadığımız çabaların amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlıksa, ancak mali bağımsızlıkla gerçekleştirilebilir.”

Aynı konuşmanın başka bir yerinde de şu şaşmaz ilke var: “Taç sahiplerinin, sarayların ve ‘Osmanlı’ devlet adamlarının; yaşadıkları görkemi sürdürebilmesi için, paraya gereksinimleri vardı. Dolayısıyla bu parayı sağlamak zorundaydılar. Bunun yolu da yabancı ülkelerle yapılan anlaşmalardı. Ancak, dışardan alınacak borcun koşulları öyle kötü hazırlanıyordu ki, zamanla alınan borç ödenememeye başladı. Ve sonunda alacaklı devletler, Osmanlı Devleti’nin battığına karar verip, başımıza dış borç belasını açtılar.”

Ben öteden beri, yazarların, araştırmacıların, bu sarmalın oluşması sırasında kimin işbaşında bulunduğunu, hangi anlaşmaları imzaladığını anımsatmalarını, özetlemelerini isterim. Böylece, içine düşürüldüğümüz tuzakta hangi yerli yöneticilerin sorumlu olduğu tabak gibi ortaya çıkar.

Metin Aydoğan, beynine, bilincine sağlık, işte tam bunu yapmış.

Biliyorsunuz, daha 1919’da, Atatürk Kurtuluş Savaşı’na girişmek üzere Samsun’a giderken hani şu İkinci Adam (?) sonra tutuculukta el ele verecekleri Kazım Karabekir’e bir mektup yazıp, aman bu çılgınlığa girişmesini önleyelim, en iyisi Amerikan boyunduruğu’dur demişti; Mustafa Kemal göçer göçmez bu gecikmiş isteğini yürürlüğe koymuş ve 19 Ekim 1939’da, İngiltere ve Fransa ile ‘Üçlü Dayanışma Anlaşması’ imzalamış.

ABD ile yaptığı ilk ikili anlaşmanın tarihiyse 23 Şubat 1945; adı şimdikiler gibi karşılıklı yardımlaşma, ama ereği Türk ulusunu Amerikan kölesi yapmak.

12 Temmuz 1947’de, bunun kaçınılmaz uzantısı, Askeri Yardım Anlaşması’nı imzalar.

27 Aralık 1949’da, Türkiye ile ABD Hükümetleri arasında Eğitim Yarkurulu Oluşturulması Konusundaki Anlaşma imzalanır; Cumhuriyetin temel direği eğitim böylece ‘stratejik ortağımız’ın ellerine teslim edilir, Köy Enstitüleri, Halkevleri kapatılır, ilk İmam Hatip Lisesi hem de İsmet Paşa’nın eliyle açılır.

Teslim oluşun sonu gelemez elbet; yine İkinci Adam, 12 Eylül 1963’te, AET ile Ankara Anlaşması’nı yapar, Cumhuriyetimizin 40. yılında, gümrüklerimizi Avrupalı sömürücülere açar, koruma önlemlerini yürürlükten kaldırır.

Nitekim, 1949’da NATO’ya da o başvurmuş, anlaşmayı 1952’de Menderes imzalamış; AET’ye 1959’da Menderes başvurmuş, imzayı atma onuru Paşa’ya kalmış.

Bizim şaşkınların yere göğe koyamadıkları De Gaulle de, daha işin başında, 1963’te açık seçik şunu söylemiş: “Türkiye bütünüyle dış-lanmamalı, ancak içeri de alınmamalıdır.”

Canımıza iyice ot yıkayanlardan ünlü Katma Protokol 1 Ocak 1973’te yürürlüğe sokulmuş.

1 Ocak 1966’daysa, kalanı da elimizden almak üzere, Gümrük Birliği (?) boyunduruğu geçirilmiş boynumuza. Ve anımsayın, bütün bunlar, o zamanki yöneticiler, basın, iletişim araçlarıyla büyük utkular olarak sunuldu kandırılan halkımıza, şenlikler düzenlendi. Tıpkı 17 Aralık 2004’teki gibi.

Sözün kısası, canlı kalmak, birliğini sürdürmek isteyen Anadolu halkı, binlerce yıldır tasarlanan, hiç gündemden düşmeyen, 1919’da az kalsın tamamlanacak olan, Mustafa Kemal kazasına uğrayan, şimdi borç sarmalında son vuruşu hazırlanan amansız saldırıdan kurtulmak istiyorsa, hemen alıp okumalı okutmalı Metin Aydoğan’ın bütün kitaplarını; sonra belki gereğini yapabilme bilinci yeniden oluşur şu güzelim yurdumuzda.

 

—–●—–

 

 

SENİ ÇOK SEVİYORUM KIRAÇ

Sinan Aygün

Türkiye 15.08.2005

 

Geçtiğimiz hafta okuduğum bir haber beni çok üzdü, içim daraldı…

Kıraç adlı bir şarkıcı kardeşimiz, Bilecik’in Osmaneli ilçesinde sahnedeymiş.

Dikkat edin ilçeye…

Osmaneli…

Yani atalarımızın kuracağı cihan imparatorluğunun, ilk filizlendiği topraklar…

Kıraç’ı izleyen gençler hep birden bağırıyormuş: “I love you Kıraç…”

Gözlerinden öpüyorum bu genç müzisyenimizin…

Hemen itiraz etmiş: “Beni seviyorsanız, sevginizi yabancı dille değil, Türkçe ile ifade ediniz. ‘Seni seviyoruz Kıraç’ deyin yeter.”

Kıraç sonra, üzerinde ABD bayrağı ve diğer yabancı ülkelerin bayrağı olan tişörtlerin de çıkarılmasını istemiş.

İşte Türk genci…

İşte Türk sanatçısı…

Hayran olmamak mümkün değil…

Bu hale nasıl geldiğimizin nedenlerini saymakla bitmez.

Ben yalnızca Tanzimat Fermanı ile ilk tohumları atılan ve ardından Islahat Fermanı ile iyice hızlanan kültürel yozlaşma, kendi benliğine yabancılaşma, tarihinden, dininden, dilinden utanır hale gelmenin eğitim bölümüne değinmek istiyorum.

Tanzimat ve Islahat fermanından sonra yüzlerce misyoner okulu açılmış.

1914 yılında Amerikalılara ait 45 konsolosluk, 17 dini misyon ve bunların 200 şubesi ve 435 okulu varmış.

Fransızların 94 okulunda 22 bin 435 öğrenci okuyormuş.

İngilizlerin Irak ve Ege bölgelerinde 2 bin 996 öğrencinin okuduğu 30, Almanların İstanbul, İzmir ve Filistin’de 1600 öğrencinin okuduğu 10, İtalyanların Batı Anadolu’da 4 misyoner okulu varmış.

Peki devlete ait kaç lise varmış.

Bu sayı 1923 yılında yalnızca ve yalnızca 23 imiş…

Latin ve Protestan misyoner okullarında okuyan Türk öğrencilerin, Türk okullarında okuyan tüm öğrencilere oranı; 1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1910’da yüzde 60’a, 1920’de yüzde 75’e çıkmış.

Yani 100 öğrenciden 75’i misyoner okullarında eğitim görüyormuş.

Papaz efendi ne okutur bu okullarda?

Yazar Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar” kitabında şöyle diyor: “… Bu okullarda gençler ustalıklı yöntemlerle kimliksizleştiriliyor, özdeğerlerinden uzaklaştırılarak, kendilerine ve içinden çıktıkları topluma yabancılaşıyorlardı. Ne kendileri kalıyor, ne de tam olarak batılı olabiliyorlardı. Kişiliksiz, yoz bir küme oluşturuyorlardı…”

Aradan neredeyse yüz yıl geçti.

İşte Kıraç’ın konseri…

Sonuç ortada.

Misyonerler hâlâ cirit atıyor, arkadaşlar…

Ve gençlerimiz, “Seni Seviyoruz Kıraç” demekten utanıyorlar…

Ben de onlardan utanıyorum…

Ve “Seni Seviyorum Kıraç…”

 

—–●—–

 

 

ANKARA KULİSİ

Işık Kansu

Cumhuriyet 18.07.2005

 

Bilincini sorumluluğuyla harmanlayarak yorulmadan üreten değerli yazar Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar: 19232005” adlı kitabını Atatürk’ün şu sözüyle bitirmiş.”Bir milletin yüzü gülüyorsa o millet mutludur. Bir ülkede yüzü gülmeyen insanlar çoğunlukta ise o ülkenin yöneticilerini değiştirmek gerekli olmuş demektir.”

 

—–●—–

 

 

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Şakir Süter

Akşam 12 Temmuz 2005

 

Yazar Ali Külebi’nin “Yeni Dünya Stratejileri ve Kilit Ülke Türkiye” isimli kitabının TUSAM tarafından yayınladığını… Daha önce de iki romanı yayınlanan Külebi’nin son kitabında yeni dünyada Türkiye’nin konumunu, artı ve eksilerini konu aldığını…

Eski polis müdürü Dr. Adil Serdar Saçar’ın “Ampüller Vadisi” isimli bir kitap yayınladığını… Saçar’ın bu kitabında, AKP’nin iktidar oluşundan sonra uğradığı haksızlıklara ağırlık verdiğini… (Evreca Yay.)

TC Uludağ Üniversitesi Kent Tarihi ve Araştırmalar Merkezi’nin “Tanıkların Anlatılarıyla Bursa Tarihi Sözlü Tarih Arşivi 1919/ 1938” isimli ve Doç. Dr. Saime Yüceer imzasıyla ilgi çekici bir eser yayınladığını… Doç. Dr. Yüceer’in ayrıca Duyun-u Umumiye’nin son genel müdürü Ali Cevat Borçbakan’ın Hatıraları’nı da yayına hazırladığını…

Ünlü araştırmacı-yazar Metin Aydoğan’ın son kitabı “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005”in piyasaya çıktığını… Kitapta Türkiye’nin 1923 ile 2005 yıllarındaki ekonomik tarihçesinin büyük bir titizlikle masaya yatırıldığını… (Umay Yay.)

 

—–●—–

 

 

ÖZ KAYNAKLAR

Melih Aşık

Milliyet 28 Ağustos 2005

 

Gençler zaman zaman soruyor: “Olup biteni anlamak, ülkemizin nereye gittiğini kavramak için neler okuyalım?”

Bu konuda son yıllarda epey kitap yazıldı…

Ülkenin nereden nereye geldiğini anlamak için ilk okunması gerekli kitaplardan biri kuşkusuz Prof. Çetin Yetkin’in “Karşı Devrim” adlı çalışmasıdır. Türkiye’de Cumhuriyet devriminin 10 Kasım 1938 günü durduğunu, o gün bugün bir karşı devrimin yaşandığını Çetin Yetkin örnek olaylarla pek güzel anlatır.

Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmalar” adlı kitabı Türkiye’nin dizginlerinin ABD eline nasıl verildiğini anlamak isteyenlere bilgi verir.

Eski Başsavcı Vural Savaş, son yıllarda bir savcı titizliği ile çalışarak Türkiye’nin dört bir yandan nasıl çökertilmeye çalışıldığını, belge ve bilgiye dayanarak özlü kitaplarla sergiliyor… “Cumhuriyet Çökerken” ve “Emperyalizmin Uşakları” mutlaka okunmalı.

Türkiye’nin istikameti konusunda titiz çalışmalar yapan bir başka yazar Metin Aydoğan… Onun kitapları, özellikle “Bitmeyen Oyun” ve “Türkiye Üzerine Notlar” okunmalı…

Cengiz Özakıncı’nın önceki kitapları gibi “Yeni Osmanlı Tuzağı” adlı sonuncusu da çok iyi bir çalışma…

Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” sı, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri aracılığıyla nasıl satıldığını anlatan tek kitap olması yönünden önemli Mutlaka okunmalı.

“Şu Çılgın Türkler”in okunması gerektiğini söylemeye gerek yok. Zaten okunuyor…

Elbet Erol Manisalı’nın kitapları da unutulmamalı…

 

—–●—–

 

 

KİTAPLAR ARASINDA

Ahmet Yabaloğlu

Yeniçağ 15.07.2005

 

Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitabında; Atatürk’ün ve uyguladığı politikayı incelemenin, yalnızca yakın geçmişimizi öğrenmek değil, geleceğimize yönelik kurtuluş yöntemini da tespit etmek olduğunu söylüyor. Kitabın ana teması bu düşünce üzerine kurulmuş. Türkiye Üzerine Notlar:1923-2005, Umay Yayınları.

 

—–●—–

 

 

PRANGALARDAN KURTULMA ZAMANI

Arslan Bulut

Yeniçağ 20.11.2007

 

Cumhuriyetin tökezlemesi, Atatürk’ün öldüğü gün başlamıştır. Somut adım olarak, Metin Aydoğan’ın Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005 adlı eserinde zikrettiği, Türkiye’nin 12 Mayıs 1939 tarihinde İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza atması gösterilebilir: “1939 Üçlü İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batıya bağlanma süreci, savaşın bitmesi ile olaganüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmesine karşın, ABD’nin isteği üzerine ‘çok particiliği’ kabul etti ve 24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler’e girdi. BM’den sonra kurulan hemen tüm uluslararası örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye oldu. 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası, 11 Mart 1947’de IMF, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948’de Marshall Planı, 18 Şubat 1952’de NATO ve 14 Aralık 1960’da OECD’ye katıldı. Bunlardan başka, sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB’ye açtı. IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye’nin katıldığı tüm uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batıya bağımlılığın arttırılması ve egemen haklarının törpülenmesiydi.”

Bütün bu süreci hızlandıran, İsmet Paşa’nın çekingenliğe ve pasifliğe dayanan dış politikasıydı. İsmet Paşa’nın Sovyet korkusu, Türkiye’yi Batının kucağına itmişti.

Türkiye’de ne zaman yönetimler milli menfaatleri korumaya kalkışsa, “dost ve müttefik” ABD ve Batı dünyası, o yönetimleri alaşağı etmek için elinden geleni yapmıştır. Ve bu dönemlerde Türkiye, ortada bırakılmıştır.

Türkiye ile Batı dünyasının menfaatleri, bilhassa Ortadoğu’ya yönelik olarak ve İsrail’in korunması temelinde paralellik arz etmişse, Türk yönetimleri göklere çıkarılmıştır…

1980’de Süleyman Demirel, ekonominin direksiyonuna Turgut Özal’ı getirir… 24 Ocak Kararları alınır. Dolar 47 liradan 70 liraya getirilir…

Dünya Bankası Başkanı Mc Namara, Türkiye’nin 3 milyar dolarlık borcunu ertelemek için Özal’ın ağzından bir mektup kaleme aldırır. Mektup, Türk ekonomisinin tüm denetiminin bu kuruluşa devredilmesi, her kararın bu kuruluşa haber verilmesi, yatırımların programdan çıkarılması ve Türkiye’nin bazı sanayi dallarında hiç yatırım yapmamasını öngörüyordu.

Özal, “Bunu imzalayanı ipe gönderirler” diyor ama telefonla Demirel’den yetki alarak imzayı atıyordu. Nihayet, ABD ikna oluyor ve 3 milyar dolar borç erteleniyordu. Ekonomi bu durumdayken, ülke adeta kan gölüne dönmüştü.

Sonunda Pentagon’dakilerin deyimiyle “Bizim çocuklar” 12 Eylül’ü gerçekleştirdi.

IMF programlarının uygulandığı 100 ülkeden biri olan Türkiye, yapısal uyum adlı bir uluslararası haciz yöntemi ile malını mülkünü, toprağını satmaya başladı.

Ekonomide başlayan yabancılaşma, medyada ve siyasette de yabancılaşmayı getirdi ve 1999’dan itibaren ve özellikle AKP döneminde AB’ye uyum yasaları ve toprak satışları ile aleni teslimiyete dönüştü.

Bugün “Kemalizmin sonu geldi” çığlıkları arasında Türk devleti yasal olarak da çökertilmektedir. Aslında 1938’den beri Türkiye’de uygulanan Kemalizm değil, sömürge politikalarıdır. Dolayısıyla İkinci Cumhuriyet dedikleri, Türk devletinin tamamen yıkılmasıdır. Hem siyasi iktidarlar hem de 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçleri Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarmıştır.

İşte, Türk askerlerinin başına çuval geçiren ABD, PKK ve Ermeni yalanları ile Türkiye’yi Irak’a çevirmeye çalışmaktadır. Bereket versin ki, mesele artık geniş halk kitlelerince anlaşılmıştır.

Şimdi, Türkiye’nin, bütün bu prangalardan kurtulma, toparlanma zamanıdır.

Unutulmamalıdır ki, millet her sabah yeniden doğar!

 

—–●—–

 

 

CUMHURİYETÇİ KALEMLER ÜRETİYOR

Ufuk Söylemez

Tercüman 30.12.2007

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine, üniter yapısına, milli devletine karşı, dış odakların yerli işbirlikçileriyle birlikte yönelttikleri organize saldırıların aleniyet ve ivme kazandığı bu sıkıntılı günlerde içimizi rahatlatan gelişmeler de oluyor.

Sorosçu-Barzanici zihniyetin bölücü ve gerilerin ve bunların tercümanlığını yapan 2’nci Cumhuriyetçilerin oluşturduğu “şer ittifakı” yıllardır “demokrasi”, “insan hakları”, “inanç özgürlüğü”, “dinlerarası diyalog” gibi kavramların içini boşaltıp, bu kavramları istismar ederek büyük çoğunluğu medya sermayesi yoluyla kendi ellerine geçmiş olan “sözde” Türk medyası aracılığı ile millete karşı muazzam bir psikolojik hareket yürüttüler.

Gayrı-milli, Cumhuriyet ve üniter yapının düşmanı bu çevreler karşısında, ilk önce şaşıran, organize ve örgütlü olmayan, dağınık bir vaziyette olan Cumhuriyetçi, Atatürk milliyetçisi, yurtsever kesimler süratle bu fitne-fesat teşebbüslerine karşı toplanarak, sağ sol demeden tepki ve refleks göstermeye başladılar.

Gönüllü Sözcüler

Kıbrıs’ı oldu-bittiye Rumlar’a devretme teşebbüsleri sırasında daha kuvvetle ortaya çıkan bu haysiyetli yurtsever sesler ve kalemler, giderek meydanı boş zannedenlere karşı kalemleriyle, bilgileriyle ürettikleri kitapları, TV programlarıyla, ulusal bilincin öncü ve gönüllü sözcüleri oldular.

Sn. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı muhteşem kitabı, Sn. Mustafa Yıldırım’ın inanılmaz “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabı, ardından Sn. Metin Aydoğan’ın kitapları ile başlayan ulusal bilincin şahlanması, bugün artık çok sayıda bilinçli-cesur-nitelikli Atatürk milliyetçisi ve Cumhuriyetçi yazar, aydın devlet adamı, akademisyen ve bürokratın ürettiği yüzlerce makale, kitap, TV ve radyo programları ve konferanslar ile yurt sathına yayılmış ve şahlanmış durumda.

Atatürk’ün Yolunda

Ülkenin, zaten anayasal kurumlar tarafından korunup-kollan-dığını zanneden, Cumhuriyetin üniter yapısının, birliğinin ve bütünlüğünün tehdit altında olduğunu başlangıçta düşünmeyen bu vatanseverler, Anayasal kurumların, muhalefet partilerinin, sivil toplum örgütlerinin, medyanın, ciddi bir zaaf, gaflet hatta zaman zaman dalalet içine sürüklendiğini görünce, Cumhuriyet, milli devletimizi, üniter yapımızı korumak için Atatürk’ün yolunda mücadeleye başlayarak yazmaya, çizmeye, konuşmaya ve Cumhuriyetimizi savunmaya başladılar.

İyi ki başladılar. Sözde aydın sıfatıyla, ayrılıkçı Kürtçülük hareketine ve yobaz-tarikatçı siyasal dinciliğe sözcülük yapan, onlara rehberlik eden işbirlikçi 2’nci Cumhuriyetçilerin tekeline almaya çalıştıkları yazı, yayın, düşünce dünyasını onların tekeline bırakmadılar.

Millet Unutmayacak

Çıkarcı medya ile fitne-fesat medyasının bütün sansür ve engellemelerine rağmen, bugün Atatürk’ün kapsayıcı milliyetçiliği, laik Cumhuriyetimizin değerleri, üniter yapımızın ve milli devletimizin bekasına inanan ve bunu bilinçle savunan değerli düşünce insanlarımıza, gazeteci ve yazarlarımıza, siyaset ve devlet adamlarımıza, akademisyen, diplomat ve bürokratlarımıza gönül dolusu teşekkür borçluyuz.

Bir kâbus gibi üzerimize çökertilen, Cumhuriyet düşmanı, gayrı-milli organize psikolojik harekata karşı bu büyük milletin haysiyetini, çıkarlarını, varlığını ve bekasını, cesurca bilgiye dayalı olarak savunan, yazan, çizen, konuşan, üreten tüm Atatürk ve Cumhuriyetçi aydınları, yazarları, bu millet unutmayacaktır.

Bugünler geçtiğinde, Cumhuriyetimiz ve milli devletimiz aydınlığa yeniden kavuştuğunda, bu millet bağrından çıkan bu evlatlarına duyduğu şükranı ve güzel şekilde ortaya koyacaktır.

Bu yazımızı tüm Cumhuriyetçi, Atatürk milliyetçisi, yurtsever aydınlarımıza, gazetecilerimize, yazarlarımıza, siyaset ve devlet adamlarımıza, akademisyen, bürokrat ve diplomatlarımıza selam, sevgi ve iyi dileklerimizi göndererek noktalıyoruz…

 

—–●—–

 

 

BİR KEMALİSTİN BAŞUCU KİTABI:

“TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR”

Çağdaş Bayraktar

Adana

 

Aydın olmak, ateşten gömlek giymek demektir. Türkiye’de aydın olmak ise, bir kılıcın iki ucu gibidir. Tarihin sana “hain” demesi çok kolaydır. Aydınlar, toplumu yönlendirici, yol gösterici, tehlikelere karşı uyarıcı olmak zorundadır.

Nutuk’ta Ulu Önder’in dediklerini anımsayalım. “Türk milleti gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı… Bu nedenle, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göStererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.”

Aydınların bilerek ya da bilmeyerek gözardı ettiği konu, bilgi iletmede anlaşılır olma kaygısını yeterince taşımamalarıdır. Toplumda anlaşılmayan doğrular, toplum için yalnızca yalnızca anlamsız sözcüklerdir. Yazdığı her satırı dolu ve anlaşılır olan Metin Aydoğan hocamız, bu nedenle tam anlamıyla bir aydındır.

“Türkiye Üzerine Notlar”, Türkiye’nin son 150 yılı, en yalın ve en özlü biçimde nasıl anlatılır sorusunun en doğru yanıtıdır. Biz Kemalistler, Cumhuriyet döneminin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışırken, o dönemin tam olarak hangi dönemden sonra geldiğine yeterince yoğunlaşamadık. Bu nedenle anlatımlarımız sürekli eksik kaldı. Bu kitap, bu derde en güzel devadır.

Metin Aydoğan hocanın kitaplarını okuyan, onunla tanışma fırsatı bulan herkes, Onun Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatırken kullandığı “Ülkeye adanmış bir yaşam” tanımını en çok hakeden kişilerden birisinin aslında kendisi olduğunu fark eder.

Genç arkadaşları bilinçlendirmek, onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen kişilerin önereceği kitaptır “Türkiye Üzerine Notlar”.

İyi ki varsınız hocam.

İyi ki yazmışsınız.

Gururla taşıdınız Kemalist Devrim’in bayrağını devralmak, tarihin bize görev, bizim vatana olan borcumuzdur.