ULUSLAŞMA SÜRECİNDE DİLİN ÖNEMİ

Metin Aydoğan
“Türk dili; çekim biçimindeki hiç bozulmayan düzgünlük ve düzeni, yapısından gelen kavrama kolaylığı ve yaratılan olağanüstü anlatım gücünü anlayabilenleri heyecana sürükler. Türkçedeki en ustalıklı yapı, eylem (fiil) yapısıdır. Hiçbir dilin anlatamadığı ya da ancak birçok sözcükle anlatmaya çalıştığı anlam inceliklerini, Türk dili tek bir sözcükle anlatabilir. Türk dilini incelerken, insan zekasının dilde başardığı büyük mucizeyi görürüz”         Friedrich Maks Müller Alman Dilbilimcisi 

Dil Ulus İlişkisi

Dil ile ulus arasındaki dolaysız ilişki, bugün, pek çok insanın sandığından daha önemli bir boyut kazanmıştır. Günümüzde, özellikle azgelişmiş ülke ulusları üzerinde yoğun bir küresel baskı vardır ve bu baskı doğal olarak ulusal dil ve kültürü etkisi altına almıştır.

İnsanlık tarihi kadar eski bir olgu olan dil ile yaklaşık üçyüz yıl geçmişi olan ulus devlet arasındaki ilişkinin niteliğini ve etki alanını saptamak, saptamalardan bugüne yönelik sonuçlar çıkarmak ve bu sonuçlara uygun davranmak; ulusal varlığın korunmasıyla ilgili bir sorundur. Bu sorunun çözümü, ulus–devlet üzerine yoğunlaşan küresel kuşatmanın aşılmasını ve bu amaçla oluşturulacak uygulanabilir politikaların belirlenmesini sağlayacaktır.

Toplum biçimlerinin tümünü kapsayan ve her zaman etkili, her zaman yaşamsal bir olgu olan dil; uygarlık tarihinde, toplulukların varlıklarını sürdürmelerinin koşulu ve göstergesidir. Ekonomik ve askeri çatışmayla kurulan egemenliğin kalıcılığı, dil ve kültür üzerine uygulanan baskı ile sağlanır. Ekonomik sömürüyle ilgili bir sorun olan dil bozulması, sonu özümleme (asimilasyon) ye dek gidecek ulusal çöküşün başlangıcıdır. Egemenler, dilde bozulma sağlayarak, yalnızca o dili kullanan insanlar arasındaki iletişim ve bilgi aktarımını engellemekle kalmazlar, aynı zamanda toplumun ortak duygu ve düşüncelerini, bağlı olarak en etkili örgütlenme ve özsavunma aracını da ellerinden almış olurlar.

Dil ve Dilin Evrimi

Tarihsel süreç içinde, Türkçe başta olmak üzere bazı diller, tüm baskılara karşın bilim adamlarını bile şaşırtan bir direnç göstermiştir. Sözcük zenginliği ve dilbilgisi (gramer) kurallarının köklü yapısı, halkın kendi dilini yaşatma istenciyle birleşince, bu diller yüzyıllar boyu zora dayalı özümleme(asimilasyon) uygulamalarına karşı direnmişler ve varlıklarını sürdürmüşlerdir. Selçukluların ve Osmanlıların, Türkçe’yi yaklaşık bin yıl resmi dilden uzak tutmalarına, hiçbir devlet desteği sağlamamalarına, hatta aşağılayıcı davranışı düzenli tutum haline getirmelerine karşın; Türkçe, sağlam dil yapısı ve başta Türkmenler olmak üzere Anadolu halkının sahiplenmesi nedeniyle kendisini güçlü bir dirençle korumuştur. Türkmenlerin yabancılaşmaya karşı gösterdikleri yerleşik tepki ve korumacı gelenek, yalnızca dili değil, Türk kültürünün hemen her dalının günümüze taşınmasını sağlamıştır. Osmanlılar Türkçe’ye tanımadıkları serbestliği, Rumca, Bulgarca ve Sırpça’ya tanımış, buna karşın bu diller, Türkçe kadar direnç gösterememiştir. Bu toplumlar, kendi dilleri yanında Osmanlıca’yı da öğrenmişler, ana dillerine birçok Osmanlıca sözcüğü almak zorunda kalmışlardır.

Bugün, saf dil aramak, saf ırk aramak gibi sonucu olmayan bir istektir ve yalnızca istek olarak kalmak zorundadır. Tarihin tüm dönemlerini kapsayan toplumlar arası mücadele, aynı zamanda “diller arası mücadele” olarak da görülebilir. Diğerleri üzerinde egemenlik kuran topluluk ya da toplumlar, egemenliklerini, askeri ve ekonomik güç yanında, dil üzerinde kurdukları baskıya dayandırırlar. Ekonomik çıkar esastır, ama bu çıkarı sağlayacak baskıya karşı direnmenin tek yolu, düşünce ve duygu birliğine bağlı toplumsal örgütlenmedir. Bu ise, insanlar arası iletişimi, yani dil birliğini gerekli kılar. Tarihin; baskı altına alınan, yok edilen ya da kaynaşan dillerin öyküleriyle dolu olmasının nedeni, dilin bozularak bireylerin biribirini anlayamaz, duygu ve düşüncelerini gerçek anlamıyla birbirine aktaramaz duruma düşmesini sağlamaktır.

Dillerin karışımı ya da yok olması, birkaç yılda sonuç veren bir tek eylem, tek bir kesin darbe olarak düşünülemez; yüzyıllarla ifade edilebilecek uzun bir süreci gerekli kılar. Dillerin karışımı ya da yok olması, ağırlıklı olarak baskı altına alınan dilin egemen dil içine alınarak özümlenmesi (asimile edilmesi) biçiminde olmuştur. Özümlenen dil yok olur, ama egemen dile de birçok sözcük bırakır. Günümüz ulus dilleri böyle oluşmuştur. Dillerin karışımı hiçbir zaman, karışımdan oluşan yeni bir dil ortaya çıkarmamış, karışımdan galip çıkan dil; dilbilgisi (gramer) yapısı ve sözcük zenginliğinin temel özünü koruyarak gelişimini devam ettirmiştir.

Ulus Devlet, Ulusal Dil

Dünyanın son üç yüzyılı, ulus–devletler ve ulusal diller dönemidir. Batı’da kapitalist gelişmeyle dolaysız ilişkisi olan bu süreç, ulusal mücadelelerin ve sınıfsal çatışmaların yoğunlaştığı bir dönemdir. Sömürgecilik ve emperyalizmi içeren ve ekonomik sömürüye temel oluşturan bu süreç, aynı zamanda, sömürge ve yarı–sömürge dillerine, misyonerlikten kültürel kuşatmaya dek uzanan, çok yönlü baskıcı bir dönemi ifade eder.

Ulus-Devlet Oluşumu

Kavim ya da milliyet anlamıyla ulus (millet)lar, tarihin her döneminde vardı; ancak 18.yüzyıldan sonra ulus-devlet yapısıyla Batı’da ortaya çıkan ve varlığını günümüzde de sürdüren ulus oluşumu, Yeni Çağ döneminin bir olgusudur. Buna, kapitalist uluslaşma deniliyor. Ticaret sermayesi ile Orta Çağ içinde gelişen burjuva sınıfı, önce manifaktür, daha sonra fabrika üretimine geçerek kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmiştir. Ürettiğini tüketerek kapalı birimler halinde yaşamanın egemen olduğu köy ekonomisi yerine büyük boyutlu meta üretiminin geçmesi, doğal olarak yeni toplumsal ilişkileri ve kurumları gerekli kılmış; Batı tipi toplum düzenleri ortaya çıkmıştır.

Bu dönemde, üretim sermayesinin gelişimine engel olan yasa ve kurumlar ortadan kaldırıldı, yerine gereksinime uygun yasa ve kurumlar getirildi. Fabrikalarda çalışacak işçiye gereksinim vardı. Bu gereksinimi karşılamak için köylüler topraktan koparılıp “serbest” ve “özgür” bireyler haline getirildi. Toprak devrimi ile topraktaki feodal mülkiyet kaldırıldı; seçme, seçilme, mülk edinme, örgütlenme, eğitim görme, seyahat etmeyi içeren insan hakları kavramı ortaya çıktı. Üretimin yoğunlaşıp çeşitlenmesiyle yeni toplumsal sınıf ve alt sınıf katmanları oluştu. Ekonomik çıkar farklılıklarına göre oluşmuş siyasal ve ekonomik örgütler kuruldu. Temsili yönetim ve kuvvetler ayrılığı kavramı ile parlamentarizm ortaya çıktı.

Hemen tüm Avrupa’da, özellikle de Katolik Kilisesi’nin etkili olduğu yörelerde kilise, aristokratların ve savaşçı beylerin yanında, büyük toprak egemeni haline gelmişti. Kapitalizmin serbestçe gelişmesi için; kilise’nin ekonomi üzerindeki tutucu etkisinin kırılması, din ve mezhep farklılıklarının insanlar arasında ayırıma neden olmaması gerekiyordu. Kilise’nin sahip olduğu topraklar elinden alındı, gelir kaynaklarına el konuldu ve ekonomik yaşamda etkisizleştirildi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılarak teokratik egemenliğe karşı laiklik ilkesi ortaya çıktı ve toplumsal yaşama egemen oldu.

Burjuvazinin ürettiği malı satacağı ve kâr sağlayacağı, kendi içinde bütünlüğü olan, aynı dilin konuşulduğu bir pazara gereksinimi vardı. Bu pazar, doğal olarak kendi ulusal pazarı, egemen olması gereken dil kendi ulusal diliydi. Pazarın, her yöresini birbirine bağlayacak yollara, büyük enerji kaynaklarına ve hızlı bir iletişim ağına gereksinimi vardı. Bunun için, değişik büyüklükte ve birbirinden kopuk olarak varlığını sürdüren feodal topluluklar ve yönetim birimleri yerine, pazar birliği temelinde yükselen uluslar ve merkezi ulus–devletler ortaya çıktı.

Batı’da, Fransız Devrimi’yle en belirgin örneğini ortaya çıkaran ulus oluşumu, tek ulus tek devlet işleyişiyle, hem birçok ülkeye örnek, hem de Yakınçağ’a başlangıç oldu. Böylece çağdaş uluslar, belirli bir tarihsel dönemin, yükselen kapitalist dönemin bir ürünü olarak ortaya çıktılar.

Sağladıkları toprak birliği üzerinde yaşayan insanların, kendi aralarında iletişimi sağlamaları için, ayırımsız tüm bireylerin kullanacakları, ortak bir dile gereksinim vardı. Bu gereksinim giderildi ve ulusal diller ortaya çıktı. Ulus oluşumuna öncülük eden milliyet, kendi dilini ulusun ortak dili haline getirdi ve tüm bireylerin bu dili kullanmalarını sağladı.

Bu açıklamalardan sonra ulus oluşumu şu biçimde tanımlanabilir: Çağdaş anlamda ulus, tarihin belirli bir döneminde, kapitalizmin gelişme döneminde ortaya çıkan; ortak tarihsel köklere dayanan, kararlı bir dil, toprak, ekonomik ve kültürel yaşam birliğine sahip, sürekliliği olan toplumsal oluşumdur.

Din, ırk ya da devlet kurma, ulusu oluşturan öğeler değildir. Irk, soydan gelme ortak fizik özelliklerini oluşturan biyolojik etmendir. Hiçbir biyolojik etmen, toplumların tarihi evrimi içinde belirleyici rol oynayamaz. Fransız Ulusu, Franklar, Normanlar, Basklar, Brötonlar, Provensaller; İtalyan Ulusu, İtalyotlar, Romalılar, Germenler, Etrüskler, Yunanlılar; Türk Ulusu, Türkler, Çerkezler, Arnavutlar, Kürtler, Lazların vb. tarih içindeki karışımından oluşur. Ancak bu toplumlarda ulus adını, Fransa’da Franklar, İtalya’da İtalyotlar, Türkiye’de Türkler vermiştir.

Türk Ulusu ve Türk Dili

Türk Ulusu’nun oluşumu, ilginç özellikler gösterir. Çokuluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim yapısı ve toprak düzeni, uzun yıllar uluslaşma önünde engel oluşturmuş ve Avrupa’da uluslaşma hızla yayılırken Türk Ulusu’nun oluşumu, 20.yüzyıla dek gecikmiştir. Osmanlı merkezi yönetimi, Türklere (özellikle Türkmenlere) o denli baskı uygulamıştır ki, imparatorluk içinde yaşayan Rum, Bulgar, Sırp gibi milliyetler 19.yüzyılda uluslaşırken, Türklerin uluslaşması Kurtuluş Savaşı’na dek uzamıştır. Saray, dışta, kapitülasyonlar aracılığıyla Batılılara sınırsız ekonomik ayrıcalıklar tanırken; içte, özellikle gerileme döneminde, ulusal pazar oluşumunu sağlayacak herhangi bir koruma önlemi almamış, tersine var olanları ortadan kaldırarak, ulusal sermaye birikimini önlemiştir. Bu tutum, imparatorluk içindeki Türk unsurların ekonomik gelişimini önlerken; Müslüman olmayan azınlıklar içinde kapitalist ilişkileri geliştirmiştir. Bu gelişme doğal olarak, azınlık milliyetlerin uluslaşmasını da beraberinde getirmiştir. Hıristiyan azınlıklar hızla uluslaşırken, Türkler, bir anlamda kendi devleti tarafından uluslaştırılmamıştır.

Türk milletinin uluslaşmasının ekonomik temeli, Cumhuriyet devriminin uygulamalarıyla atılmıştır. Atatürk, Cumhuriyet yönetiminin devraldığı toplumsal mirasın niteliğini bildiği için, uluslaşmaya ve onun maddi temelini oluşturan ekonomik gelişmeye, tarih ve dil araştırmalarına, tarikat ve aşiret karşıtlığına, laikliğe özel önem vermiştir. Zayıf ekonomik yapısıyla geç başlayan uluslaşma sürecinin, özel yasa ve uygulamalarla çok dikkatli olarak korunması gerektiğine değinmiş ve 15 yıllık iktidar döneminde ele aldığı konuların tümünde, bu yönde ödünsüz uygulamalarda bulunmuştur. Bugün bile Türkiye’de 450’yi aşkın aşiret, onun kadar tarikat ve dinsel kümelenme olduğu gözönüne alınırsa, Atatürk dönemindeki uygulamaların gerekliliği açık olarak görülecektir.

Atatürk, dil-ulus ilişkileri ve bu ilişki içinde dilin önemi konusunda çok sayıda açıklama yapmıştır. Açıklamalarında şunları söylüyordu: “Milli duyguyla dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin milli ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etmendir” 1; “Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil bilinçle işlensin. Ülkesinin bağımsızlığını korumayı bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 2 “Türk Ulusu geçirdiği sayısız felaketler içinde ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk Ulusunun kalbidir, zihnidir.” 3, “Ulusal bilincin ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.” 4, “Türk Ulusu’nun ulusal dili ve ulusal benliği, bütün hayatında egemen ve esas olacaktır.” 5 … Çoğaltılabilecek bu alıntılar, bağımsız ulus varlığına herşeyin üzerinde önem veren Atatürk’ün buna bağlı olarak dile ne denli önem verdiğinin göstergesidir.

Türkçenin Gücü

Türkçe bugün, dünyada çok konuşulan dillerden biridir. Ülkelere ve bölgelere göre farklılıklar gösterse de kök yapısı birdir ve farklılıklar lehçe düzeyindedir. Sözcük bakımından zengindir, ancak gerçek zenginliğini, tek bir sözcük kökünden çekim ekleri aracılığıyla sözcük türetme yeteneğidir. Türkçe’de her sözcük kökü, çok sayıda yeni sözcük üretme olanağına sahiptir. Örneğin, yalnızca değiş (bir şey alıp bir şey verme) kökünden; değişen (mütebeddil), değişik (muhtelif), değişiklik (tadilât), değişim (transformasyon), değişimcilik (mutasyonizm), değişke (modifikasyon), değişken (mütehavvil), değişkin (muaddel), değişme (mübadele), değişmece (mecaz), değişmeceli (mecazi), değişmek (tahavvüt etmek), değişmez (sabit), değişmezlik (istikrar), değişseme (istibdal), değiştirge (tadil teklifi), değiştirgeç (konvertisör), değiştirgen (parametre), değiştirme (tebdil), değiştirmece (deplasman), değiştirmeksizin (harfiyen), değiştokuş (mübadele) gibi neredeyse sonsuz sayıda sözcük türetmek olanaklıdır.6

Türkçe bu yapısıyla; Çince, Japonca, Tibetçe gibi ses vurgusuna dayanan Tek Heceli Diller’den ve İngilizce, Fransızca, Arapça gibi sözcükleri değişik biçimler gösteren Çekimli Diller’den çok daha üretken ve yalın bir dildir. Ses zenginliği; “İngilizce, Fransızca, Arapça ve Farsça’dan iki kat daha fazladır.” 7

19.yüzyılda, Batılı araştırmacılar, Türk dilinin Ural–Altay anadilinden indiğini gördüler. Ranstedt’e göre, çok uzak bir geçmişte, tek bir Altay anadili vardı, sonraları bu dilin dört lehçesi oluşmuştu. Ünlü dil bilgini Poppe de, tek bir ana Altay dilinin varlığını kabul ediyor, ancak, uzun bir süreç içinde, bu dilden kimi ayrılışların gerçekleştiğini söylüyordu. Amerikalı dil bilimci Street ise konuya biraz daha farklı yaklaşıyor, önce bir Kuzey Asya Ana Dili’nin varlığından söz ederek, Kore ve Japon dillerinin bu anadilden koptuğunu ileri sürüyordu. Ana Altay dili zamanla, Batı ve Doğu Ana Altayca olarak ikiye ayrılmış; Doğu Ana Altay’dan Mogol ve Tunguz dilleri, Batı Ana Altay’dan ise Çuvaşca ve Ana Türk dili inerek, Ana Türk dilinden Türk lehçeleri oluşmuştu.

Yabancı Dilbilimcilerin Türkçeyi Değerlendirmesi

Türkçe, kendisini inceleyen yabancı dilbilimciler üzerinde, gerek dilbilgisi (gramer) kuralları, gerekse ses uyumu bakımından hayranlık duygusu yaratmıştır. Bu duyguyu dile getiren birçok bilim adamı vardır. Ünlü Alman Dilbilimcisi Friedrich Maks Müller, “Türk dilini incelerken, insan zekasının dilde başardığı büyük mucizeyi görürüz”17 der ve Türkçe için şunları söyler: “Türk dili; çekim biçimindeki hiç bozulmayan düzgünlük ve düzeni, yapısından gelen kavrama kolaylığı ve yaratılan olağanüstü anlatım gücünü anlayabilenleri heyecana sürükler. Türkçedeki en ustalıklı yapı, eylem (fiil) yapısıdır. Hiçbir dilin anlatamadığı ya da ancak birçok sözcükle anlatmaya çalıştığı anlam inceliklerini, Türk dili tek bir sözcükle anlatabilir.” 8

Fransız Jean Deny, “Orta Asya’nın doğal ortamından böyle bir dil nasıl çıkabilir” 9 diyerek şaşkınlığını dile getirir ve şunları söyler: “Türk dilini, biz ünlü bilginlerden oluşmuş bir kurulun ortak çalışma ürünü olarak görmek gerekir. Ancak, böyle bir kurul bile, Tatar bozkırlarında kendi içgüdüsüyle bu dili yaratan insan aklının yerini tutamaz. Türkçe eylem(fiil)lerde, kendine özgü öyle bir özellik vardır ki, bunun bir benzerine, Arian dillerinin hiçbirinde rastlanmaz. Bu özellik, çekim ekleriyle yeni sözcük oluşturma gücüdür.” 10

Türkçe; C.E.Bosworth’a göre “başka dillere karşı üstünlüğü olan, olağanüstü zengin ayırtı (nüans)lı bir dildir11; Herold Armstrong’a göre “Türkçe, Arapçanın sertliğini kıran, Acemcenin tatlılığını taşıyan, açık ve net anlatımlı” 12; Khail Ganem’e göre, “sesli harflerin sessizleri bir yıldız kümesi gibi sarıp yumuşattığı; ses uyumu mükemmel, sade, tatlı, canlı ve atik” bir dildir.13

Osmanlıcanın Niteliği

Arap, Fars ve Türk dillerinin karışımından oluşan Osmanlıca, ne yeni bir dildi, ne de bu dillerden birinin egemen olduğu bir halk diliydi; saray elitinin kullandığı garip bir karışımdı. Arapça ve Farsça, Türkçeye, hem sözcükleri hem de işleyişiyle girmiş ve Türkçeye büyük zarar vermişti. Aşağıda örneği verilen tümce, Osmanlıcanın Türkçeden ne denli uzak olduğunu ortaya koymaktadır; üstelik bu tümce, Türkçe’yi gerçek kimliğine kavuşturacak olan Mustafa Kemal tarafından söylenmiştir: “Cumhuriyet, levs ile, riya ile kipz ile melüf ve rengi aslisini, hali tabiisini, kıymet-i girân bahasını gaip eden Bizans’ı (İstanbul’u) elbette ki ve muhakkak adam edecektir. Hali tabii ve nezihine irca eyleyecektir.” 14

Osmanlılar Türkçe’yi bu hale sokarken, Anadolu halkı Türkçe’yi kararlılıkla ve bozulmadan yaşatıyor, onu tüm olanaksızlıklara karşın yabancı etkisinden koruyordu. 13.yüzyılda yaşamış olan Yunus Emre dizelerinde şu Türkçe’yi kullanıyordu: “Ben yürürüm yana yana/aşk boyadı beni kana/Ne deliyim ne divane/Gel gör beni aşk neyledi…” ya da “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır…” Bu dizeler günümüzden 800 yıl önce söyleniyordu. Osmanlıca ile Türkçeyi kullanan aydınlar ve halk arasında, bu dil farklılığıyla anlaşma sağlamak, elbette olanaklı değildi.

Cumhuriyet ve Dil Çalışmaları

Atatürk, 1928 harf devriminden başlamak üzere, özellikle de 1930’dan sonra, çalışmalarının önemli bölümünü dil ve tarih konularına ayırdı. Harf devrimi onu, dilin sadeleştirilmesi ve dilin Türkçeleştirilmesi çabalarına götürdü. Bu çaba, uygulanabilir bir yöntemle; Türk kökünden asıllar aramayı, yeni sözcükler bulmayı, derleme yapmayı ve halk dilinde kullanılan sözcükleri taramayı gerekli kıldı.

12 Temmuz 1932’de Ankara’da özerk bir dernek olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Bu dernek, 1934’de Türk Dili Araştırma Kurulu, 1936’da da Türk Dil Kurumu adını aldı. İlki, 26 Eylül 1932’de İstanbul’da toplanan Dil Kurultayı’nın, 1934’de ikincisi ve 1936’da üçüncüsü yapıldı. İlk Kurultay’da, 26 Eylül gününün dil bayramı olarak kutlanması kararlaştırıldı, sonraki kurultayların çalışma ilkeleri saptandı. Atatürk öldükten sonra, bir daha Dil Kurultayı yapılmadı.

İlk Kurultay’dan sonra, halk ağzından söz derleme çalışmalarına girişildi. Bakanlar Kurulu’nca onaylanan bir yönetmelikle, vali ve kaymakam gibi kamu yöneticilerinin başkanlığında, bu konuda çalışacak kurullar oluşturuldu. Birkaç ay içinde 130 bin fiş derlendi. Ekim 1933’ten başlayarak, Türk Dili Belleteni adlı dergi çıkarıldı. Bir yıl sonra, Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi yayımlandı. 3.Dil Kurultayı’ndan sonra, 1937–1938 ders yılında okullarda, yeni terimlerle yazılmış kitaplarla eğitime başlandı. Atatürk 1937 Meclisi açış nutkunda bu girişime değinerek; “dil Kurumu, en güzel ve feyizli bir iş olarak değişik bilimlere ait terimleri tesbit etmiş ve bu suretle dilimiz yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda en esaslı adımını atmıştır” dedi.15

Dil çalışmaları içinde bir başka önemli olay, Dil–Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılmasıydı. Burada dil ve tarih araştırmaları bilimsel yöntemlerle geliştirilecek, Türk dili ve Türk Tarihi, birinci elden bilgilerle gerçek niteliğine kavuşturulacaktı. “Ancak bu fakülte hiçbir zaman taşıdığı isme layık olamadı.” 16 Fakülte’nin amaçları üzerine Atatürk çok düşünmüş, ondan çok şey beklemişti. Ancak, ölümünden sonra kendi kurduğu pek çok kurumda olduğu gibi bekledikleri yaşama geçmedi. Atatürk’ün, ölümünden önceki vasiyetnamesinde, İş Bankası’ndaki maddi varlığının geliri, yarı yarıya Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaştırılmıştı. Atatürk’ün çok önem verdiği bu iki kurum, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Atatürkçü olduklarını söyleyen darbeciler tarafından kapatıldı.

Dilin Bozulması Ulusal Birliğin Bozulmasıdır

Uluslaşma sürecini tamamlayarak ulus devlet yapılarını güçlendiren Batılı gelişmiş ülkeler, 20.yüzyıl başında ekonominin ve siyasi demokrasinin bağlı olduğu liberal geleneklerden koparak emperyalist devletler haline geldiler. Gerilikten kurtulup kalkınma ve toplumsal ilerleme yolunda ulus devletin önemini bildiklerinden; etki altına aldıkları azgelişmiş ülkelerin, uluslaşma ve ulus devlet yapılanması yönündeki çabalarına karşı çıktılar. Bu yöndeki girişimleri önlemek için, barışçı ya da barışçı olmayan her tür yöntemi kullanarak, etkili bir mücadele içine girdiler. Ekonomiden politikaya, kültürden dile ve sanattan tarihe dek tüm alanlarda; ulusal değerleri hedef alan, onları yozlaştıran bir yol izlediler. İçten ve dıştan girişilen ve toplumsal yaşamın tüm alanlarını kapsayan bu girişimden, ulusal ekonomiyle birlikte ulusal dil ve ulus devlet yapılanması büyük zarar gördü.

Azgelişmiş ülkeler, uluslaşmaya ve ulus devlete en çok gereksinimi olan ülkelerdir. Emperyalizmin her yönden kendilerini sardığı sömürü ortamında, ekonomik ve toplumsal sorunların baskısı altındadırlar. Sahip oldukları yoksul ve kalabalık nüfusun gereksinimlerini karşılayamamakta, ulusal varlıklarını ayakta tutabilmenin güçlüğünü yaşamaktadırlar. Dış müdahalelere karşı koyacak ulusal direnç ve örgütlenmeden yoksundurlar. Yaşadıkları olumsuz koşullardan kurtulabilmelerinin tek yolu; gelişime engel eski yapı ve kurumları yenileyerek kendi gücüne dayanan merkezi ve güçlü bir ulusal devlete, ulusal pazara, ulusal dil ve tarih bilincine sahip olabilmeleridir. Bunu başarmak emperyalizmle mücadele etmek ve onun yıkıcı etkisinden kurtulmak demektir. Gelişmiş büyük devletlerin, azgelişmiş ülkelerin ulusal varlığına ve onun temel dayanaklarından ulusal dile karşı olmalarının nedeni budur. Bu tutum, varsıllığın (zenginliğin) kaynağı olan sömürü ilişkilerinin sürdürülmesi için yaşamsal önemde bir sorundur; onlar için varlık sorunudur.

Ulus Devlete ve Ulasal Dile Savaş

Dile karşı yapılan saldırıların, tüm dünyada yoğun olarak uygulanan ve ulus devlet karşıtı küresel politikanın parçası olduğu bilinmeli ve dil sürekli biçimde korunmalıdır. Toplumsal yaşamın her alanında ortaya çıkan ve giderek artan sorunların çözülerek, bu sorunlara kaynaklık eden nedenlerin ortadan kaldırılması; ulusal hakların savunulmasının, yani anti–emperyalist çabanın bir ürünü olacaktır. Tarih, ekonomi, kültür ve toprak birliğinde olduğu gibi dil konusunda da bu böyledir. Ulusal dilin korunup geliştirilmesi demek, ulusal varlığın korunup geliştirilmesi demektir. Bu mücadele, elbette yalnızca aydınların ve onların bir parçası olarak dil bilimcilerin altından kalkabileceği bir sorun değildir. Bu mücadele, küresel kuşatmaya karşı, ulus güçlerinin birliğini sağlayarak gerçekleştirilecek, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır. Dilin kurtuluşu, ancak bu mücadelenin başarılmasıyla gerçekleşebilir. Siyasi ve ekonomik bağımsızlığını yitiren ulusların dili de bağımsız olamaz, ulusal varlık korunamaz.

NOT: 26 Eylül 2013, 1932 yılında yapılan ilk Dil Kurultayı’nın 81.yıldönümüdür. Bu yazı o nedenle yayınlanmıştır.

DİPNOTLAR

1          “Atatürk’te Konular Ansiklopedisi” S.Turhan, Yapı Kredi Yay., sf.186
2          “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” IV.Cilt, sf.349, ak. Seyfettin Tur-han “Atatürk’te Konular Ansiklopedisi” Yapı Kredi Yay., sf.186
3          “Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazmaları” A.İnan 1969 TTK Yay. sf.352
4          “1951 Olağanüstü Dil Kurultayı” Enver Behnan Şapolyo, 1951 sf.53
5          “15.Kitabı” 1938, sf.161
6          “Türk Dili Sözlüğü” Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kit., İst.-1992, sf.159
7          Nurettin Sevin; ak. Seyit Kemal Karaalioğlu, “Sözlü /Yazılı Kompozisyon Konuşmak ve Yaşamak Sanatı” İnkilap Yay., 28.Basım, sf.13
8          “Sözlü/Yazılı Kompozisyon, Konuşmak ve Yazmak Sanatı” S.Kemal Karaalioğlu, İnkilap Yay., 28.Basım sf.7
9          “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” Prof.İlhan Arsel, Kaynak Yay., 6.Bas., İst.-1998, sf.384
10        a.g.e. sf.384
11        “Language Reform and Nationalism in Modern Turkey” Harold Armsrong The Müslim World Der., Ocak 1965, C:55, sf 58; ak;.a.g.e. sf.386
12        “Turkey and Syria” London, 1930; ak. a.g.e. sf.386
13        “Les Sultans Ottomans” Khail Ganem, Paris 1901, C:1 sf.296
14        “Tek Adam” Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kit. 8.Baskı, 1981, sf.424
15        “Büyük Larousse” Gelişim Yay. sf.11807
16        “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt sf.426, Remzi Kit., 8.Baskı

Metin Aydoğan
Metin Aydoğan

Yorum Yapabilirsiniz

1 × two =