TÜRKİYE’DE HAİN NEDEN ÇOK

Metin Aydoğan
Türkiye’de bugün yaygın ve yoğun bir kimliksizleşme yaşanıyor. Yetki ve güç sahipleri, işbirlikçiler, din adamı görünümlü çıkarcılar; aynı yerden buyruk almışçasına, ülkeyi ayakta tutan değerlere saldırıyor. Bu tutum, kalıcılığı olan politik işleyiş durumuna getiriliyor. Yozlaşma ve yabancılaşmanın, Batıcılık ya da Arapçılık olarak geçerliliği olan bir yaşam biçimi haline gelmesinin bir nedeni olmalıdır. Bu neden, tarihte kayıtlı süreçler toplamı ve bu toplamın günümüzdeki uygulamalarında saklıdır. Dışa bağlanmanın, yabancılaşmanın ve ihanetin yaygınlığına yanıt arayan her çaba, ister istemez Osmanlı devşirmeciliğine ve onun yarattığı kapıkulu çıkarcılığına gidecektir.

Tarihe Bakış

Savaş tutsakları ile kölelerin, ekonomik ya da askeri amaçla kullanılması, değişik yöntem ve oranlarda hemen tüm toplum biçimlerinde görülür. Kölecilik, Antik Çağ Grek devletleri ve Roma İmparatorluğu’nda, bir toplum düzeni yani üretim biçimi durumuna gelmişti. Atina ve Roma’da, köleler alınıp satılır ya da öldürülebilirdi. Nesne olarak görülüp en ağır işlerde çalıştırılır ve toplum dışında tutulurdu.

Bu biçimiyle köleciliğe yönelmeyen Osmanlı İmparatorluğu çok başka bir yöntem geliştirdi. İnsan gereksinimi çok başka biçimde karşılandı. Fethedilen yerlerden toplanan seçilmiş genç insanlar, Osmanlı nizamına uygun olarak yetiştirilerek toplumun iç unsuru durumuna getirilip devlet işlerinde kullanıldı. Yönetici bile yapıldı. Osmanlılar bunlara devşirme adını verdi.

Devşirmeler

Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde, savaş tutsaklarının beşte biri, orduda kullanılmak üzere padişaha yani devlete ayrılıyor ve bu işleyişe pençik vergilendirmesi deniliyordu. Önceki İslam devletlerinde; gulam, kul ya da memluk sözcükleriyle tanımlanan bu uygulama, Anadolu Türk beylikleri döneminde geliştirildi. I.Murat döneminde (1360-1389), kurumsallaştırılarak devlet düzeni haline getirildi Devşirme düzeni bu sürecin ürünüdür.

Padişah buyruğuna (fermana) dayanan toplama (devşirme) kurulları birkaç yıl arayla Balkanlar’da değişik bölgeleri dolaşır, kent ya da köylerde, hane sayısının kırkta biri oranında genç toplardı. Genellikle 14-18 yaş kümesi içinde kalan, sağlam vücutlu, akıllı Hıristiyan çocuklar seçilir ve eğitilmek üzere İstanbul’a götürülürdü.

Kurul üyeleri, köy ya da semt papazının eşliğinde, kilise vaftiz defterinden gençlerin özelliklerini saptar ve aile başına bir kişiyi geçmemek koşuluyla seçim yapardı. Devşirilenlerin özellikleri bir deftere yazılır ve halktan, devşirilen her genç için, yol ve giyim giderlerini karşılamak amacıyla 600 akçe para toplanırdı. Bu paraya kul akçesi denirdi. Devşirilenler 100-200 kişilik kümeler biçiminde, sürücü adı verilen yetkililere teslim edilerek yola çıkarılırdı.1

Devşirme Ayrıcalığı

Hıristiyan aileler, toplama kurullarına devşirme listesi sunan papazlara, kendi çocuklarını listeye alması için baskı yaparlar, armağanlar verirlerdi. Devşirme olarak seçilen her çocuk, ailesi için ‘başa konan bir talih kuşu’, bir umut kaynağıdır. ‘Beslenmesi gereken bir boğazın eksilmesi’2 bir yana, asıl önemli olan bu ‘boğazın’ dünyanın en büyük devletinin askeri ya da idari kademelerinde yükselerek kendilerine ilerde ‘nimetler sunma’ olasılığıdır.

Nitekim, büyük askeri seferler sırasında, sınır boylarına doğru ilerleyen ordunun, devşirme kökenli başkomutanları; doğdukları köye uğrayarak anne-babalarının ‘gönlünü yüceltmek’, onlara ‘bağışta bulunmak’ için ordunun yolunu değiştirdiği çok görülmüştür.3

Devşirme seçilmek, günümüzde herkesin büyük bir istekle peşinden koştuğu, ABD vatandaşı olmaktan daha önemli bir şeydi.

Eğitim

İstanbul’a gelen devşirmeler, burada Yeniçeri ağası ve hekimler tarafından gözden geçirilerek sünnet ettirilir ve Kelime-i Şahadet getirtilerek Müslüman yapılırlardı. İçlerinde yakışıklı, zeki ve becerikli olanlar, padişaha, yönetimde ve özel işlerinde hizmet vermek üzere seçilirlerdi. Bunlara içoğlanı denir ve özel olarak yetiştirilirlerdi.

Osmanlı padişahları, başlangıçta, yönetimlerini korumak için gereksinim duydukları insan kaynağının önemli bir bölümünü devşirmelerle karşıladı. Kısa dönemde gereksinim karşılanmış gibi göründü. Asker ya da sivil görevliler (kapıkulları), kesin bağlılık ilişkisiyle padişaha, paralı asker disipliniyle bağlanmıştı.

Devşirmeler, süreç içinde ordunun (Yeniçeri) ve yönetici sınıfın (rical-i devlet) tümünü kapsayan bir yaygınlığa ulaştı ve yönetim işleyişi, bunlar aracılığıyla padişahın mutlak egemenliği üzerine oturtuldu. Sistemin tümü bir tek kişinin (padişahın) yararına işliyordu ancak bu düzenin gerçek işleyişinin ne olduğu, neye hizmet ettiği biraz karışıktı.

Devşirmelerin Gücü

Başlangıçta ‘sarayın uysal bir aleti’ olan devşirmeler, kısa bir süre içinde, saray üzerinde güçlü bir baskı kurmuşlardı. Yeniçeriler, 15.yüzyıl bitmeden, yani kuruluşlarından henüz yüz yıl bile geçmeden; “Sadrazam öldürüyor, saltanat kavgalarına karışıyor, taht alıp taht veriyorlardı”.4

Devşirmeler, görünüşte devlete yüksek hizmetler veriyorlardı. Padişahın sadık kullarıydılar; onun her isteğini yerine getiriyorlardı… Ancak, 14-18 yaşında zorla Müslüman yapılan bu insanların, geçmişlerini unutmaları, ondan tümüyle kopmaları olanaksızdı. Ne tam Müslüman oldular, ne de Hıristiyan kaldılar; ne etnik kökenlerini unuttular, ne de yeni kimliklerini benimsediler.

Ne olduğunu bilmeyen ya da ne olmadığını bilen, kişiliksiz ve güvenilmez bir insan türü olarak, devlet politikalarına yön verdiler. İmparatorluğu çöküşe götüren nedenlerden biri durumuna geldiler. Hiçbir erdeme sahip değildiler ancak ilke durumuna getirdikleri bir tutumları vardı: ‘Türklere ve Türklüğe karşı nefret duyuyor’ ve devlet politikalarıyla örtüşen bu nefreti, genel bir tutum haline getiriyorlardı.

Devşirmeler, gerçek görüşlerini hiçbir zaman açıklamazdı; yalancı ve ikiyüzlüydüler. Peşinde koştukları tek değer, para ve yönetim gücüydü. Osmanlı Devletine gizliliği, ihanet ve entrikayı bunlar yerleştirmiş; rüşvet, vurgunculuk, karaborsa, yasadışı gelir ve adam kayırmayı neredeyse yasal duruma bunlar getirmişti. Yeniliğe karşı olmayı ve devlete başkaldırmayı, hak olarak görürlerdi.

1550’den sonra, yeniçerilerin evlenmesine izin verilince, çocukları Acemi Ocağına öncelikli olarak alınmış, devşirmecilik babadan oğula geçen ayrıcalıklı bir meslek durumuna gelmişti.

Rüşvet ve Entrika

Rüşvet ve vurgunculuk yoluyla büyük servetler edinmişlerdi. O denli büyük bir servet ediniyorlardı ki; halk “simyanın (her madeni altına çeviren gizil güç) sırrına erdiklerini” söyleyerek bunlarla alay ediyor, tepki gösteriyordu.5

Devşirmelerin rüşvetçiliği, zaman içinde, tehlikeli bir boyuta ulaşmış ve ülke çıkarlarını yabancılara satma noktasına varmıştı. Yönetimde elde ettikleri yüksek yetkiler, onlara bu tür girişimler için geniş bir alan yaratıyordu. Elde ettikleri yetkiyi kullanarak, ‘baştan aşağı bir yağma, çapul ve servetlere elkoyma’6 uzmanı olmuşlardı.

Devşirmeler ve Türk Düşmanlığı

Devşirme etkinliği, Fatih döneminde başlatılan Türkleri devlet yönetiminden uzaklaştırma politikasıyla yayıldı. I.Selim (Yavuz) (1512-1520) döneminde, halka uygulanan şiddetli bir baskıyla bir felaket halini aldı. Devşirme yozlaşmasına Yavuz’un getirip devlet politikasına yerleştirdiği Arapçılık eklendi.

İmparatorluğun yükünü çeken, sorunlarıyla ilgilenilmeyen, bu nedenle ayaklanan ve toplu olarak öldürülen Anadolu Türkmenleri, o denli baskı altına alındılar ki kaçacak, sığınacak yer arar duruma geldi. Şii inancını Osmanlı Devleti’ne karşı, ideolojik yaymaca aracı olarak başarıyla kullanan ve kendisi de Türk olan Safevi Hükümdarı Şahİsmail’in (1487-1524) çağrısına uyarak, kitleler halinde İran’a göç ettiler.

Türkler; Kendi Ülkesinde Tutsak

Türkler kendi ülkesinde ikinci sınıf uyruk durumuna getirilmişti. Yönetim organlarında görev alıp yükselmek bir yana, etkili devlet kurumlarına ve bu kurumlara yönetici yetiştiren okullara giremiyordu.

Sadrazamı, padişahtan sonra devleti temsil edecek en yetkili kişi (naip) yapan Fatih Kanunnamesi, devlete asker ve sivil yönetici yetiştiren ve yüksek nitelikli eğitim veren devşirme okullarına alınmayacak olanları şöyle sıralıyordu: “Yahudiler, Müslümanlar, çobanlar, sığırtmaçlar, doğuştan sünnetli olanlar, çok uzun ya da kısa boylu olanlar, Türkçe bilenler, köseler, keller, Gürcüler, Çingeneler, Kürtler ve Türkler”.7

Fatih Kanunnamesinden sonraki 70 yıl içinde naib yetkisiyle devlete sadrazam olan 48 kişiden yalnızca 5’i Türk kökenlidir; bunlar da devşirme anlayışıyla yetişmiş aslını yadsıyan (inkar eden) insanlardır. Geri kalan 43 sadrazamdan; 11’i Slav, 11’i Arnavut, 7’si Rum, 5’i Ermeni, 4’ü Çerkez, 3’ü Gürcü, 1’i İtalyan kökenliydi.8

Devşirmeler ve İşbirlikçilik

Devşirmeler, Türk karşıtı her olay ve düşüncede hemen bir araya gelirdi. Bir araya gelişin, toplumsal ve ekonomik dayanakları vardı. Bu dayanaklar, eskiden gelen bugün de süren çıkar ilişkileriydi. Yasa dışı yollarla edinilen servetin korunması ve yenilerinin edinilmesi için, ülke içindeki güç yeterli olmazsa, dış destek arayışı içine girilirdi. Bu nedenle ülke değerlerini dışarıya devretme eğilimi, bu arayışa bağlı olarak devşirmelerde her zaman vardı.

Devşirmeler, gereksinim duydukları mal ve can güvenliğine kavuşmak için, yabancılarla bütünleşmekten çekinmediler ve ülke kaynaklarını yağmalamaya gelen Avrupalı devletlerin işbirlikçileri oldular. Batıya bağlanmanın aracı olan işbirlikçilik, değişik biçimlerle, devlet başta olmak üzere, toplumun hemen her kesiminde yaygın bir anlayış durumuna geldi. Tanzimatçılık, mandacılık, günümüzdeki Avrupacılık ya da Arapçılık,  işbirlikçi anlayışın değişik biçimleriydi.

Devşirme işbirlikçiliğini ortaya koyan çok sayıda belge vardır. Bunlardan çarpıcı olanlarından biri Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi De Germigny’nin, 1580 yılında Paris’e gönderdiği rapordur. Bu raporda şunlar söylenmektedir: “Mümkünse şöyle davranılmalıdır; Kral, Yeniçeri Ağası İbrahim Paşa’ya ve Padişah’ın donanma komutanı Kaptan-ı Derya İbrahim Paşa’ya, Paris kumaş ticaretinden pay ayırmayı ihmal etmemelerini, krallık meclisi üyelerine ve hazine bakanına buyurmalıdır. Unutulmamalıdır ki, benden önceki İspanya elçisinin, İspanya Kralının işlerini kolaylaştırması için önerdiği 50 bin duka altın liralık armağan karşısında, Sokullu Mehmet Paşa yelkenleri suya indirmişti…”9

Türkiye de Yabancılaşma ve Yozlaşma Neden Çok

Rüşvet ve yolsuzlukla servet elde edenlerin, elde ettiklerini geliştirip korumak için, yabancılara vermeyecekleri kamusal ya da ulusal değer yoktur. 19.Yüzyılda Tanzimatla meşrulaştırılan bu eğilim, bugün de sürmektedir.

Günümüzde Arapçılığı sürdüren siyasi İslamcılar, Batı’yla bütünleşen liberal demokratlar ve uygarlığı Batıcılık sayan şekilsiz aydınlar;  devşirme anlayışının günümüzdeki temsilcileridirler. Yalnızca paraya değer verirler. Rüşvetçidirler, devlet malını yağmalarlar ve ulusal hakları yabancılara kolayca devrederler. Türk unsura baskı uygulayan onu yok sayan Osmanlı tutumunu, hemen aynısıyla sürdürmektedirler.

Dışa bağlanmanın, yabancılaşmanın ve ihanetin yaygınlığına yanıt arayan her çaba, ister istemez Osmanlı devşirmeciliğine ve onun yarattığı kapıkulu çıkarcılığına gidecektir.

DİPNOTLAR

1       Ana Britannica 10.Cilt,  sf.100
2       “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye”, S.Yerasimos,1.Cilt, Belge Yay., 7.Bas. 2000, sf.297
3       “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye”, S.Yerasimos, 1.Cilt, Belge Yay., 7.Bas. 2000, sf.297
4       Ana Britannica 10.Cilt,  sf.183
5       “Azgelişmiş Sürecinde Türkiye” S.Yerasimos, 1.Cilt, Belge Yay., 7.Bas,. sf.306
6       “Tarihimiz ve Cumhuriyet” M.Birgen, Tarih Vakfı Yurt Yay., 1997, sf.147
7       Ana Britannica, 10.Cilt,  sf.100
8       “Tarihte Türklük”, Prof.Laszlo Rasonyi, Türk Kül.Gel. Ens.Yay., 2.Bas. 1988,  sf.204
9       “Tarih III, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri”, Kaynak Yay., 3.Bas. 2001, sf.409

 

 

Metin Aydoğan
Metin Aydoğan

Yorum Yapabilirsiniz

12 + twenty =