SOYADI SORUNU

yonetici

[… Türkiye’de 1934 yılına dek soyadı yoktu. Bu durum, yüzlerce yıllık geri kalmışlık sürecinin doğal sonucuydu. Batı’da sanayileşen ülkelerde, soylular (aristokratlar) yönetimden uzaklaştırılmış, kentsoylular (burjuvalar) yönetime gelmişti. Köylüler işçileşerek ‘eşit’ yurttaşlar olmuştu. Bireylerin toplum içindeki varlığını belirleyen bir araç olarak soyadı, bu süreç sonunda ortaya çıkmıştı. Bireyleri ‘eşit’ yurttaşlar haline getiren bireysel tanımlama, ulusallaşmanın zorunlu bir sonucuydu… Osmanlı İmparatorluğu, aynı dönemde gerileme sürecini yaşıyordu. Toplumu kimsizlikleştiren eski padişah uygulamaları, Batı’nın giderek artan sömürgeci etkisiyle birleşince, uluslaşma gelişimi ve buna bağlı olarak bireyin yurttaş haline gelmesi gecikti. Her alanda olduğu gibi, kimlik ve ad sorunu da bir karmaşa haline geldi… Eski dönemlerde, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türklerde de soyadı yoktu ama boy ve aile geçmişi bilinir, değişik tanımlamalarla gelecek kuşaklara aktarılırdı. Türkler, soyluluğu yadsıyan eşitlikçi anlayışlarıyla; inancı ayrıcalık haline getiren ruhban kurumuna, yönetim işlerinde yer vermemişlerdi… Osmanlı padişahları, iktidarlarını korumak için, onda hak iddia edebilecek kişi ve kümelerden uzak durmak zorundaydı. II.Mehmet (Fatih), kardeş öldürme yasasını bu nedenle çıkarmıştı. Padişahlar, bu nedenle Türk ailelerden kızlarla değil, Hıristiyan kadınlarla evlenmeyi gelenek haline getirmişlerdi… Ailesiz ve adsız bir yönetici sınıf yaratmak için, Hıristiyan çocuklarını devşirerek devlet yönetimine taşıdılar. Kapıkulu devşirmeleri, ‘düzgün bir kan bağına karşılık gelen bir ismi taşıyamıyordu, taşıyamazdı’… Osmanlı devlet düzeninde, Türk çocuklarına genellikle dinsel içerikli, Arapça ya da Farsça kökenli bir ad verilirdi. Kişinin aldığı ad, yalındı ve tek bir addı. Aileyle bağını gösterecek bir özelliğe sahip değildi. Örneğin Ahmet’in oğlu yalnızca Ali’ydi; onun oğlu da Osman’dı. Buna aile zincirini belirtecek bir sözcük eklenmezdi. Kişinin kendisini anlatması için, kimlerden olduğunu, nereden geldiğini açıklaması gerekirdi… Milli duygunun önüne geçirilen ümmet düşüncesi, kaçınılmaz olarak bireyi ve aileyi ikincil sayıyor, siyasileştirilen ‘din’i, toplumun tek belirleyici unsuru haline getiriyordu. Soya bağlı aile bağının güçsüzleştirilmesi, soy tanımlamasına izin vermemekle olasıydı. Bu tutum; Evlilik birliğinin adsız olmasına yol açıyor, nüfus kayıtlarını içinden çıkılması güç bir karmaşa içine sokuyordu…]

 

 

 

 

Kaynak; METİN AYDOĞAN “Atatürk ve Türk Devrimi”

 

 

 

 

yonetici
yonetici

Yorum Yapabilirsiniz

one × 2 =