Okurlardan

BİTMEYEN OYUN

Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler

 

kapak

 

Sn. Metin Aydoğan,

Bir arkadaş önerisiyle “Bitmeyen Oyun” kitabınızı okuma fırsatı buldum. Kitabınızı bana öneren arkadaşıma sonsuza dek minnettar kalacağım.

Size TEŞEKKÜR ETMEK GEREK. Öncelikle ülke sorunlarına duyarlı olduğunuz için ve bu duyarlılığınızı kitaplarınızla bizimle paylaştığınız, gözlerimizi açtığınız için.

Kitabınızı okumadan önce de elbette bildiğim bir şeyler vardı ancak kitabınızı okuyup bitirdikten sonra herşeye bakış açım bambaşka oldu. Ve bazı şeyler çok sahte, insanlar çok bilgisiz, duyarsız gelmeğe başladı; çok fazla insanın hala koyu karanlıklar içinde “uyuduğunu” farkettim.

Ben UYANDIM… Gerçekten uyandım.

Kıbrıs’lıyım ve Kıbrıs’la ilgili görüşlerinizi merak ediyorum. Bir de birkaç gündür yaşanan mali krizi nasıl yorumlayacağınızı.

Size saygılar ve sevgiler sunarım. Teşekkürlerim sonsuzdur.

Ayşe Niyazi, –Kıbrıs

*

Sayın Metin Aydoğan,

Ben, Kocaeli Üniversitesi Kamu Yönetimi 3.Sınıf öğrencisiyim. “Bitmeyen Oyun” ve “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı kitaplarınızı okudum. Çok beğendiğimi belirtmek istiyorum. Ufkumu genişlettiniz, gözlerimi açtınız, bilmediğim gerçekleri öğrettiniz bana. İlk önce, “Bitmeyen Oyun”u okudum sonra arkadaşlarıma önerdim. Hiç ummadığım bir biçimde 3-4 gün içinde okumuşlar. Kitabı okuyan sayısı burada oldukça fazla.

Yeni çalışmalarınızı sabırsızlıkla bekliyoruz. Saygılarımla.

Fatma Yeşilkaya, Kocaeli Üniv. Öğr.

*

Sayın Metin AYDOĞAN

Yazdığınız kitaplarla; bir yandan Türk kültür yaşamına önemli bir katkı sağladığınız bir gerçektir. Ancak; daha önemli olan nokta; konu seçme konusunda duyarlı davranmanızdır.

Türkiye’nin sorunlarının yoğun olduğu bir dönem yaşadığımızı biliyoruz. Böyle bir dönemde; Türkiye’nin sorunlarına dikkat çekmeniz ve ortaya çözüm önerileri getirmeniz; büyük bir yurtseverlik görevi olarak değerlendirilmektedir.

Sizinle tanışmaktan ve kitaplarınızı okumaktan, yararlanmaktan büyük bir mutluluk duyduğumu özellikle belirtmek istiyorum.

Çalışmalarınızın ve başarılarınızın devam etmesi konusunun en büyük arzumuz olduğunu bilmenizi isterim.

Sağlıklı, mutlu ve aydınlık günler diliyorum.

Hoşça kalın.

Reha TAŞKESEN Tümgeneral, Kara Harp Okulu Komutanı

*

Sayın Metin Aydoğan,

“Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” adlı kitabınız elime ulaştı. Kitabınızı bir çırpıda okudum. Hiç vakit kaybetmeden idrak etmeye muhtaç olduğumuz gerçekleri, bu kadar yalın ve belgesel olarak ortaya koyarken verdiğiniz emekler ulusumuzun unutamayacağı bir eseri meydana getirmiştir. Her şeyden önce, yükselen ulusal bilincimizin bir ifadesi olan kitabınız, hepimizi yeniden heyecanlandırmış ve Atatürk gençliğine olan güvenimizi bir kat daha pekiştirmiştir.

Kitabınızı çevremizdeki herkese okutabilmek için elimizden geleni yapıyoruz. Başarılarınızın sürmesini diler, saygılar sunarım.

Ahmet Burdurlu, Deniz Teğmeni-İstanbul

*

Sayın Metin Aydoğan,

“Bitmeyen Oyun” ve “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” adlı eserlerinizi büyük bir heyecanla okudum. Zaman zaman büyük bir haz, zaman zaman üzüntü duydum ve bazen de ürperdim.

Haz duydum zira, ATATÜRK devrini yaşamış bir insan olarak (o zamanlar çocuk da olsam) o devirde yaşananlardan gurur duydum. Üzüntü duydum; bu ülke bu kadar emek ve fedakarlıktan sonra bu duruma mı düşecekti? Zaman zaman ürperdim, zira, bütün dünya insanlarının ve bilhassa ülkemizin kurtulması hemen hemen imkansız bir büyük tehlikenin eşiğinde olduğunu anladım. Sanki bir KARADELİK etrafında dolaşıyoruz.

Kitaplarınızı okumayan bir kimsenin, tehlikenin bu kadar büyük olabileceğini idrak etmesine imkan olmadığını düşünüyorum.

Kitabınızın en alttan en üste kadar bütün tabakalar (bilhassa politikacılar ve bizleri yönetenler) tarafından okunması gerektiğine inanıyorum.

Bu büyük başarınızdan dolayı sizi yürekten kutlar, sevgilerimi iletirim. Saygılarımla.

Haluk Erbatur, Kimya Yük.Müh.-İstanbul

*

Değerli ve Vatansever Kardeşim Metin Aydoğan,

“Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler 1919-1999” isimli son derece değerli ve aydınlatıcı kitabınızı çok büyük bir zevkle okudum. Ama ne yazık ki, aynı zamanda hüzün de duyduğumu itiraf etmeliyim.

Ülkemizin uluslararası ticaret oligarşisi tarafından parçalanma noktasına getirildiğinin elbette farkındaydım, bu olayı biliyordum ama açık ve dürüst konuşmak gerekirse belgelere dayalı olarak bilmediğim birçok konuyu da sizin kitabınızdan öğrendim.

Kitabınızı okudukça mutlu oldum, bilmediğim birçok konuyu öğreniyorum diye, ama aynı zamanda bir Kemalist olarak üzüntü duydum, kahroldum. Örneğin, toz konduramadığım İsmet Paşa’nın Milli Şef’lik döneminde 23 Şubat 1945 tarihinde 4780 sayılı yasa ile ABD’ye imtiyaz verdiğini sizin kitabınız sayesinde öğrendim. Aynı şekilde 27 Şubat 1946 tarihinde yine ABD ile ilk borçlanma anlaşmasını, 12 Temmuz 1947 günü radyoda yaptığı konuşmanın içeriğini de.

Çarpıcı örnekler o kadar çok ki, hangisini sayalım, hangisini yazalım? Özelleştirme ve KİT satışlarında, belgelere dayalı olarak yazmış olduğunuz peşkeş çekmelerin hazin öyküsünü mü?

Yoksa bize ‘devleti küçültün’ dayatmasında bulunanların, iş kendi devletleri söz konusu olunca kendi devletlerini nasıl büyüttüklerini mi?

Konuların içine ve sonuna Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerini tam yerinde ve büyük bir isabetle yerleştirmiş olduğunuzu mu?

Yoksa artık unutturulmaya çalışılan Kemalist Cumhuriyet’in sosyal, halkçı devlet anlayışının birçok örneklerinden biri olan sağlık konusu gibi çok çarpıcı örneklerini tekrar hatırlatmanızı mı?

Ya da, Atatürk Cumhuriyeti’nde koruyucu sağlık hizmetlerine ne denli önem verildiğini göstermesi açısından, zorunlu hizmet yapan bir hekimin başbakandan daha fazla ücret aldığını vurgulamanızı mı?

Kitabınızda belirttiğiniz gibi Türkiye’mizin nasıl adım adım emperyalist güçlere teslim edildiğinin ihanet örneklerini mi sayalım?

Hangi birini sayalım sayın AYDOĞAN, hangi birini?

Sayın Aydoğan, kitabınız o kadar mükemmel ki kitabınızda bir kere laf kalabalığı yok, o çok bilmiş ‘akademisyen terminolojisi’ yok, işin özünü insanımızın anlayacağı bir biçimde ortaya koymuşsunuz. Bu da sizin konuya çok emek verdiğinizi, konuyu çok iyi özümsemiş olduğunuzu ortaya koyar. Kolay bir iş değildir yaptığınız, birikim ister, özveri ister.

Sayın AYDOĞAN Bu kitabınıza ulaşabilmem bir mucize oldu. Kitabınıza 30 Haziran 2001 tarihinde ulaşabildim ve bir çırpıda okudum. Kitabınızın bana göre en önemli cümlelerinden biri, belki de en önemlisi; “Emperyalizm var oldukça Kemalizm de var olacaktır” cümlesidir. (4.Baskı, 291.sayfa) İşte bu cümle, bana göre kitabınızın ‘özü’ dür, ‘ana fikri’ dir.

İşte bu cümle; ‘artık ulus devletler dönemi bitti’ diyen, ‘Kemalizm’in artık modasının geçtiğini’ söyleyen, YDD’cilere, küreselleşmecilere karşı verilecek en güzel yanıttır.

YDD, yani emperyalizm var oldukça onun panzehiri de var olacaktır, o görüşte “Kemalizm” dir… Mazlum milletler bunu bir kere daha görecek ve yaşayacaklardır…

Sayın AYDOĞAN, ayrıca kitabınızın son yıllarda okuduğum en yararlı ve en etkili kitap olduğunu da bilmenizi isterim.

Sizi yürekten kutlarım…

Sağ olun, var olun.

Ülkemiz vatanseverlerinin sizin gibi değerli aydınlara ihtiyacı gerçekten o kadar fazla ki..

Sizin gibi değerli bir vatansever aydınla, aynı zamanda ve aynı ülkede yaşamış olmaktan dolayı mutluluk ve onur duyuyorum.

Geleceğin vatansever araştırmacıları, tarihçileri Türkiye Cumhuriyeti’nin bu günlerde yaşadığı son derece kritik, ‘sırat köprüsünden geçiş’ dönemini yazdıklarında sizi takdirle ve şükranla anacaklardır..

Bundan hiç kuşkunuz olmasın…

Sevgi ve saygılarımı sunarım.

Op.Dr. Hayri Özşen-İskenderun

*

Sayın Metin Aydoğan,

Sizi yıllardır çok değerli kitaplarınızı okuyarak izliyor, çalışmalarınıza yönelik beğenilerimi yakın çevremle, özellikle öğrencilerimle paylaşıyorum.

Yıllardır “Bitmeyen Oyun” adlı kitabınız, bir düşün kılavuzumuz olarak ellerimizden hiç düşmedi.

Yakın tarihimizi, titiz ve güvenilir kaleminiz aracılığıyla soluk soluğa öğrenmeye çalıştık. At gözlüklerini attık gözlerimizden; yalınkat bilgilerimizi sorgulamaya başladık. “Ateşi ve ihaneti gördük!” diyen “Kuva-yı Milliye” şairini doğrularcasına, ihanetin tarihiyle yüzleştirdiniz bizi. Yepyeni bir Kemalist duyarlık çığırı açtınız Türk düşün dünyasında. Ne mutlu size!

Kemalizmin ödünsüz ve yılmaz savunucusu, katıksız yurtsever yazar Metin Aydoğan’ın, Deniz Lisesi öğrencilerine seslenmesini ve bizimle birlikte olmasını arzu ediyorum. Atatürkçü birikiminizden ve duyarlılığınızdan yararlanmak istiyoruz.

Sayın Aydoğan, sizi, mutluluk ve esenlik dileklerimle; menet ve şükran duygularımla selamlıyorum.

Rüstem Kurtoğlu, Öğretmen Albay

*

Sayın Metin Aydoğan,

Size bu mektubu Avustralya’nın Melbourne kentinden yazıyorum. 20.Yüzyılın sorgulanması adlı kitabınızı okumaktayım. Her yaştan Atatürk ve vatan sevdalılarının bir araya geldiği bir oluşuma katkılarınızı esirgemeyeceğinizi biliyorum. Özellikle genç kuşağa Atatürk’ü, Kemalizmi, Cumhuriyet’in kazanımlarını anlatmakta zorlanıyoruz.

Üzülerek takip ediyorum ki Türkiye’de bile gündemi iktidarın gölgesinde takip eden en aydın bilinen dini ve siyasi guruplar maalesef İsmet Paşa’yı unuttular, Atatürk’ü yıpratmak için tertiplenen oyunların farkında değiller.

Size uyan bir tarihte Melbourne de misafirimiz olur bizlere; Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye ya da diğer kitaplarınız ya da araştırmalarınızdan çıkardığınız önemli notlardan oluşan bir konferans vermeniz mümkün olur mu?

Tabii ki Çanakkale Savaşı, Gelibolu çıkarması yahut, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı’nın ya da 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gibi Milli bayram ve kutlamalarına denk düşen tarihler daha iyi olur. Ancak, sizin takviminiz uymazsa başka günlerde olabilir.

Melbourne hatta Sydney Avustralya’daki Türkler için siz ve sizin gibi yazar ve aydınların bizlere ziyareti ve burada yapacağı sunumlar çok önemli. Aksi takdirde burada başlayan küçük kıvılcımlar kaybolup gidecek. Ancak sizlerin beyni sizlerin diliyle bu kıvılcım kıtaları kucaklayacak.

Cevabınızı bekliyor saygılar sunuyorum.

Ahmet Ata Çagın, Melbourne

*

Sayın Aydoğan,

Aslında hemşehriyiz ve aklımda kaldığına göre siz de benim gibi Atatürk Lisesi’nden mezunsunuz. Bu mesajı size Raşit Por’un isteği üzerine yolluyoruz. Ve onun size bahsettiği özetleri de ekliyorum. Bu özetleri yaparken bana kızacakmısınız diye çok düşündüm. Ama çok sevdiğim kitabınızı arkadaşlarımla paylaşmak isteğim üstün geldi ve yaptım.

Raşit sizinle tanışmış. Belki bir gün biz de tanışırız.

Selamlar, sevgiler.

Aytekin Ziylan, Tuğgeneral (E)

*

Sayın Metin Aydoğan,

“Bitmeyen Oyun” adlı kitabınız için sizi kutluyor ve teşekkür ediyorum. Kitabınızı okuyunca, Atatürk’ün yaptıklarının değerini daha iyi anladım ve ülkemizin son yıllarda ne kadar kötü yönetildiğini ve yağmalandığını daha iyi kavradım. Zaten benim yurt dışına gitme nedenlerimden biri de bu idi. Türkiye’de, makine mühendisi olarak 3-5 yıl bir KİT kuruluşunda çalışmış, hükümet değişikliklerine şahit olmuş ve her hükümet değişiminde partizanca yapılan proje ve teknik adam katliamlarını görünce, umutsuzluğa kapılmış ve kendimi (geçici olarak) yurt dışına atmıştım. Ancak ne yazık ki 22 yıldır hala buradayım.

Kitabınızın sonundaki “Ne Yapmalı” bölümüne izninizle bir kaç öneri yapmak istiyorum. 1) İnsanları, Atatürk’ün yaptıkları konusunda gerçekten bilgilendirmek. 2) Her yolsuzluğu tek başına ele alıp yermek yerine, iç-dış büyük bir oyunun parçası olarak insanlara gösterebilmek. Böyle bir internet sitesine öncülük yapar ya da kitabınızda bu konularda halen aktif olan sitelerin listesini yayınlarsanız yararlı olur kanısındayım. Saygılarımla.

Fuat Çelik, Makine Müh.-Norveç

*

Sayın Metin Bey Merhaba,

Ben, Antalya Oteli’nde konakladığınız sırada kitabınızı hediye ettiğiniz Güvenlik Görevlisi Kadir Önder. Şu anda orada çalışmıyorum, ama sanırım hatırlamışsınızdır.

Kitabınız mükemmel bir biçimde günümüz Türkiyesini anlatmaktadır. Tüm saptamalarınız doğrudur. Kitabı okurken bazen ümitsizliklere kapıldım; bazen hayretler içinde kaldım ve bazen de öfkelendim. Tabii öfkelenmem size değil, açıkça ortaya koyduğunuz olumsuzluklara neden olanlara karşıydı.

Şu an mevcut siyasi otoritenin ne denli kör, çıkarcı ve Türkiye’nin geleceği bakımından korkutucu olduğunu daha iyi anladım. Kitabınızı bir solukta okuyamadım. Çünkü yavaş yavaş okudum ve arada sırada sinirlerim yatışsın diye ara verdim. Birçok kez düşündüğüm, geleceğe dönük bazı planlarım, sizin kitabınız sayesinde daha belirgin hale geldi ve daha somut bir tavır almam gerektiğini ortaya koydu.

Metin Bey,

Atatürkçü Düşünce Derneklerine ulaşabileceğinizi düşünerek sizden onlara bir görüşümü iletmenizi rica edeceğim.

Bunu yaparsanız çok sevinirim. Bu dernek yöneticileri bazı özel geceler düzenliyor ve yemekler veriyorlar. Ben bunları görüyorum. Gelen davetliler hep yüksek tabakaya ait kişilerden oluşuyor. Bu tür gecelerde gelir düzeyi düşük halk kesimlerinden hiç kimse olmuyor. Oysa Atatürkçülüğün bir halk hareketi olduğunu biliyorum. Bu gerçeği siz kitabınızda çok güzel anlatmışsınız. Bu derneğin Atatürkçülüğü yaşatmak için kurulduğunu biliyorum. Ancak Atatürkçülük lüks yemekler düzenleyerek yaşatılabilir mi? Halka gitmek, onlarla beraber olmak gerekmez mi? Unutulmamalıdır ki bu ülkeyi lükscüler değil, dürüstçüler kurtarmıştır. Saygılarımla

Kadir Önder, Güvenlik Görevlisi-Antalya

*

Sayın Metin Aydoğan,

“Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” adlı kitabınızı okudum. Bu önemli eseriniz nedeniyle sizi kutluyorum.

Ben, otuz yılı aşkın bir süredir Almanya’da “El Kapıları”na düşmüş bir vatandaşım.

“Benim burada ne işim var?” sorusuna yanıt ararken, sorularımın yanıtını sizin kitabınızda yazdığınız gerçeklerde buldum. Tabii, siz bir metot içinde, delillere dayandırarak ve genel olarak gerçekleri ortaya koyuyorsunuz.

Ben, kendi hayatım ve bilgimi kullanarak, sizin vurguladığınız şekilde, Atatürk’ten sonraki çapsız yöneticiler yüzünden “El kapıları”na düştüğümü bulmuştum.

Sn. Metin Aydoğan,

Ben, hiçbir parti, cemiyet, tarikat, holding ve mezheple ilgisi olmayan sıradan bir Türk vatandaşıyım. Beni Atatürk’ün gençliğe hitabesinde bulabilirsiniz. Gerçi yaşım ilerledi ama kalbim, ruhum, sevgi gücüm ve ihtirasım birçok gençten daha ileri, daha kuvvetli, daha yücedir. Saygılar sunarım.

Aydın Tanyol-Almanya

*

Sayın Metin Aydoğan

Öncelikle, “Bitmeyen Oyun” adlı, hazine değerinde bir kitap yazıp bizi aydınlattığınız için size teşekkürü bir borç bilirim. Ben Deniz Harp Okulu’nda okuyorum. Kitaplarınız okulumuzda elden ele dolaşıyor ve herkesin dilinde.

Kitaplarınızı okuyan herkes okuduklarına, ben de dahil, inanmak istemiyor, ancak ne yazık ki kanıtlarıyla ortaya koyduğunuz gelişmelerin acı gerçekler olduğunu üzüntüyle görüyoruz. Önce moralimiz bozuluyor, ancak hemen toparlanıp daha çok çalışmak ve öğrenmek zorunda olduğumuzun bilincine varıyoruz; karamsarlık, yerini kararlı bir inanca bırakıyor. Bize verdiğiniz düşünce berraklığını ve gücü, anlatmakta zorluk çekiyorum.

Kitabınız çok daha fazla tanıtılmalı, ulusumuzun bütün bireyleri bu kitabı bilmeli ve okumalı. Biz bunun için elimizden geleni yapıyoruz. Sizden izin almadım ama internet siteme bir yazı ekledim ve bu yazıyı tümüyle “Bitmeyen Oyun”a ayırdım. Umarım bu sizin açınızdan bir sorun yaratmaz.

Kitabınız hakkında yapmak istediğim bir başka girişimden söz etmek istiyorum. Eğer izin verirseniz, sitemde kitabınızdan belli bölümleri belirli aralıklarla yayınlamak, böylece daha geniş bir kitleye ulaştırmak istiyorum ve bunu yapmanın bir görev olduğuna inanıyorum. Üniversitelilerin e-mail gruplarına da mesaj attım.

Yazdığınız kitaplar ve bize kazandırdığınız bilgiler için size çok teşekkür ederim. Saygılarımla.

Kemal Efeoğlu, Deniz Harp Okulu-İstanbul

*

Sn. Metin Aydoğan,

Ben, ekonomik bunalımın ağır yükü altında ayakta durmaya çalışın bir esnafım. İzmir’de bakkallık yapıyorum ve kurbanlık koyun gibi, işyerimi daha ne kadar ayakta tutabileceğimin hesabıyla kendimi kaçınılmaz gibi görünen işsizlik günlerine hazırlıyorum. Moralsiz bir ortamda elime geçen kitabınız birçok şeyi görmeme ve öğrenmeme neden oldu. “Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” kitabınız üzerine Orhan Veli‘nin dediği gibi ne söylense yetersiz kalır.

Kitabınızda bana göre, iki temel gerçek üzerinde değerlendirme yapmışsınız. Dünya’nın yaşanan gerçeği ve Türkiye’nin gerçeği… Dünya’nın gerçeği üzerinde söyleyecek sözüm yok. (Var da şu anda yok sayıyorum). Aslında şu anda iki dünya var; zengin (sömüren) ve yoksul (sömürülen). Sömürücü işini, kendi açısından çok güzel yapıyor. Buna şimdi globalizm diyorlar.

Bizi yönetenler, konulara bizim açımızdan bakıp işi sahiplenmiyorlar. Başbakandan en alttaki memura kadar, herkesin mutlaka yabancı patentli bir kolejden mezun olması gerekiyor. O kolejden mezun insanlar çok bilgili, çok görgülü pozlarla ortalıkta dolaşıyorlar ama, bunların bilgi ve görgüsünün ne işe yaradığını, Türkiye’nin bugünkü hali açıkça ortaya koyuyor. Cumhuriyeti kuran Atatürk‘ün, birinci ve ikinci meclisinde bu tür adamlardan kaç kişi vardı? Ne söylemek istediğimi herhalde anlamışsınızdır.

Aslında kitabınız hakkında değerlendirme, böyle bir sayfa yazıyla anlatılabilir gibi değildir. Siz kitapta çok güzel işlemişsiniz. Türkiye’nin acı gerçekleri, bence milli eğitimimizin bozulmuş olmasında yatmaktadır. Yaşadığımız sorunlar, örf, adet, an’ane ve milli benliğin dışlanarak yabancı patentli ve papağan gibi başka ülke ve düzenlerin fikir ve düşüncelerini konuşan, uygulayan insan yapımızdan kaynaklanıyor. “Sağol” yerine “mersi”,hoşça kal” yerine “bay bay” diyenler o kadar çoğaldı ki… Verdiğim örnekler birer simge elbette, önemli olan, bu örneklerle anlatmaya çalıştığım anlayışın toplumda yayılması ve yönetime kadar uzanmış olması.

Dünyayı elbette tanıyacaksın, bileceksin. Ama öz olan benliğini unutmayacaksın. Kısacası kendimize gelmeliyiz. Bize bir takım fikirler ve yardım veriyor görünenlerin, bunu kendi çıkarları için yaptıklarını unutmayalım.

“Bitmeyen Oyun”, gerçekleri inceleyip halkımızın bilgisine sunmaktadır. Türkiye’de yaşayan herkesin gerçekleri bilmesi ve anlaması gerekir. Gerçekleri Türk halkına anlatmakta gayret gösteren ve bunu mükemmel bir biçimde başaran Metin Aydoğan’a herkes saygı duymalıdır. Ben duyuyorum ve ona teşekkür ediyorum. Burada yazdıklarım duygularımın onda biri, yüzde biri bile değildir.

Mahmut Terzioğlu, Esnaf-İzmir

*

Sayın Metin Aydoğan,

Kitabınızla 2001 yılının son aylarında tanıştım. Dilinizin akıcılığı ve işlediğiniz konuların yaşamsallığı nedeniyle, bir gecede bitirdiğim ender kitaplardan biri oldu.

Kitabın her sayfasında içim Atatürkçü coşkuyla doldu, yüreğimde bir şeyler kıpırdadı. Çünkü kitapta, 15 yılda tek bir insan tarafından yapılanların, 60 yılda binlerce insan tarafından yıkılmadığını, yıkılamayacağını gördüm; Kemalizmin yurt gerçeklerine, karşıtlarının ise gerçek dışı düzmecelere dayandığını anladım. Türkiye üzerinde oynanan oyun, gerçeklerin gizlenmesi üzerine kurulmuştu ve kitabınız bunu açıkça ortaya koyuyordu.

Kitabınızı okumadan önce, oynanan oyunun nedenlerinin, Türk topraklarının zenginliğinin, madenlerimizin, su kaynaklarımızın, stratejik boğazlarımızın elimizden alınmak istenmesi olduğunu düşünürdüm. Ancak şimdi elimizden alınmak istenen şeyin, esas olarak, Kemalizm ve ulusal bağımsızlık düşüncesi olduğunu anladım. Çünkü emperyalizmin oyununu ilk biz bozduk. Afrika ve Asya’daki sömürgeler ellerinden gitti. Bir kez daha bozarsak bütün pazarları ellerinden gidecek ve yoksul uluslar, Batı’nın dilediği zaman hükümetlerini devirdiği, ticari istatistiklerin değişkeni haline getirdiği durumdan kurtulacaklar.

Kitabınızın sunumunda Türk Devrimi’ni Prometheus‘a benzetmeniz aslında herşeyi özetliyor. Topraklarımızın ve insanlarımızın gerçek zenginliği herhalde bundandır. Mitolojik çağların Prometheus‘u, 1915’lerin Mustafa Kemal’i olmuş, 1920’lerde çoğalmış Kuvayı Milliye olmuş, şimdi de Atatürkçü Türk gençliği olmuştur.

Bizlere düşen, oynanan oyunun gerçekle bağını koparmaktır. İçinde bulunulan durum, Atatürk‘ün Gençliğe Hitabe’sinin hangi satırına gelindiğinin belirtisidir. Atatürkçü gençliği bugün ilgilendiren şey, muhtaç olduğu kudretin nerede olduğunu bilince çıkarmasıdır. Yazdığınız kitap, Atatürk‘ün yaptıklarını hatırlatarak bu kanın debisini arttırmaktadır.

Sizin kitaplarınızın kitaplıklarda Atatürk‘ün Nutku’nun en fazla iki-üç kitap sağında ya da solunda muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyorum. Kitabınız, komutanlığımızın subay ve astsubaylarınca okunmaktadır. Kurmay Albay (Komodor) kendi emrindeki gemilerde kitabınızı tüm subaylara aldırmış. Kitabınız bence bir yıl içinde tüm deniz kuvvetleri personeli tarafından okunacaktır.

Saygılarımı sunuyor ve yeni çalışmalarınızın ürünlerini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Orhan Kartay, Deniz Yüzbaşı

*

Sayın Metin Aydoğan,

“Bitmeyen Oyun” adlı kitabınızı okudum. Böyle bir kitap yazdığınız için size çok teşekkür ediyorum. Kitabınızla bu yaz başında Kuleli Askeri Lisesi’nde okuyan bir arkadaşım sayesinde tanıştım. Ben bu yıl Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü kazandım. Ve kitabınız sayesinde, bölümümde ileride işime yarayacak, belki de hiçbir yerden kolay kolay öğrenemeyeceğim bilgilere ulaştım.

Meğer bizi şimdiye kadar ne güzel uyutmuşlar. Bize iyi güzel diye öğretilenlerin, bizi nasıl bir batağa sürüklediğini, sizin sayenizde öğrendim. Ayrıca kitabınız hakkında yazılanlardan da yalnız olmadığımı anladım. Bu benim için değeri ölçülemeyecek bir umut ışığı oldu. Okula başlayıp arkadaşlar edindiğimde, inanın onlara ilk olarak, sizin kitaplarınızı önereceğim.

Size, aynı liseden kitabınızı okuyan dört arkadaşım ve kendi adıma, gözümüzü açtığınız, bize doğruları gösterdiğimiz için çok teşekkür ederim. Umarım okulumu başarıyla bitirir ve Atatürk’e layık bir diplomat olurum, en büyük hayalim budur. Saygılarımla.

Çağrı Dinçay, Simav-Kütahya

*

Metin Bey,

Özellikle Atatürk’ün Türk gençliğine emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’ni, bu “kutsal emaneti”, koruma yönünde yaptığınız çalışmalar nedeniyle sizi kutluyor ve takdirle karşılıyorum. Genç bir Harbiyeli olarak çalışmalarınızdan, ayrı bir haz duyuyorum. Ben Deniz Harp Okulu 3.sınıf öğrencisiyim.

“Bitmeyen Oyun” isimli kitabınızın Onbirinci baskısını, birbuçuk günde bugün bitirdim ve içimde oluşan duyguları sizinle paylaşmak istedim.

Öncelikle, bir harbiyeli olarak farkında olduğum olayları belgelere dayalı olarak ortaya koyduğunuz için, daha iyi anlama olanağım oldu ve bundan büyük bir mutluluk duydum. Ancak olayların tehlikeli boyutu da beni bir o kadar ürküttü. Bizler, yani Türk gençliği, olumsuzlukları daha fazla hissetmekte ve “kutsal emanete” yapılan saldırılar karşısında hareketsiz kalmanın üzüntüsünü yaşamaktayız. Bu “emanet” için yalnızca Çanakkale’de 250 bin Türk gencinin şehit olduğunu düşünürsek, bugün yapılanlardan üzüntü duymamak mümkün müdür? Şehitlerimizin ve ulu önderin kemiklerini sızlatan acı gerçeklerle karşı karşıyayız.

Sizin kitabınız sayesinde, damarlarımızda dolaşan “asil kanın” her zamankinden daha hızlı aktığını hissettim. Ayrıca mali imkanlarım elverdiğinde, diğer kitaplarınızı da okuyacağım. Malum, sizin de yazdığınız gibi Türkiye fakirleşti. Kitaba bile para ayırmak artık sorun oluyor.

Size çalışmalarınızda başarı ve sağlıklar dilerim. Saygılarımla.

Koray Dilek, Deniz Harp Okulu-İstanbul

*

Sayın Metin Aydoğan,

Ben Bilkent Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümünde doktora öğrencisiyim. “Bitmeyen Oyun” adlı kitabınızı okudum. Sorumlusu Türkiye’deki eğitim sistemi olsa da, yazdığınız gerçeklerden senelerce uzak yaşadığım için kendime kızdım ve bunları şimdiye dek neden öğrenmedim diye hayıflandım. Okuldaki ödevlere ve derslere o derecede gömülüyorduk ki, bırakınız etrafımızdaki dünyayı, Türkiye’den bile habersiz yaşıyorduk. Her türlü ihtiyacımız karşılanıyor ve bireysel yaşıyorduk. Belirlenen sınırlar içinde yönlendirildiğimizin farkında bile değildim. Oysa, yalan ve yanlışa dayanan sahte bir cennette yaşıyormuşum. Ulusal değerlerin önüne çıkarılan ve bize çağın zorunlu gereği olarak sunulan küreselleşme, meğer halkımı yoksulluğa iten bir sömürü ağıymış.

Atatürk’ün Nutkunu lise çağlarında okumuştum. Gerçek boyutunu, o zaman demek ki kavrayamamışım. Ulu önder ve gerçekleştirdiği devrimler, benim için her zaman değerliydi. Ancak verdiği mücadeleyi, kurduğu devlet ve çektiği zorlukları şimdi daha iyi anlıyorum. Artık, ondan sonra gelen yöneticilere büyük bir öfke duyuyorum. Çünkü biz yakın geçmişimizi, tarih derslerimizden öğrenemedik. Oysa, yaşananlar henüz tarih bile olmamıştı. Bize iki kuşak öncemizi bile öğretmediler.

Babam biraz anlatırdı, ama o da yeterli birikime sahip değildi, kalıplaşmış şeyler söylüyordu. Yapılanların üniversitelerde, bilimsel eserlerde anlatılmasını ve anlatıların halkın yaşamında yer almasını isterdim. Ama bunların yapılmadığını, hem de hiç yapılmadığını kitabınızı okuduktan sonra açık olarak görüyorum ve gerçekten çok öfkeleniyorum. Kendilerini yönetici zannedenler nasıl bu kadar hain, korkak ve onursuz olabilirler, hayret ediyorum. Türk olmamdan övündüğüm kadar, bu insanların Türk olmalarını kabullenemiyorum. Böylesine yüce bir mücadeleden böylesine başarılı sonuçlardan sonra nasıl ders almıyorlar, nasıl örnek almıyorlar da gidip ülkeyi satabiliyorlar.

Kitabınızı okudukça, tüylerim diken diken oldu. Manzara çok ürkütücü. Keşke milletime yararlı olabilsem diyorum. Keşke bu mücadelede ben de yer alabilsem. Ama ben de, birçok yetenekli Türk genci gibi yakında eğitim amaçlı olarak yurt dışına çıkacağım. Oralarda rahata alışmaktan, ulusal değerlerini sürdürmede zorluklarla karşılaşmaktan korkuyorum. Ama çok içtenlikle ve yüreklilikle istiyorum ki, ben de ülkeme döneyim, orada edindiğim bilgi ve birikimi ülkemin yararı için kullanayım; ülkemin içine düştüğü bu durumdan çıkması için mücadele vereyim. Bunu oradaki rahat yaşantıya bin kez tercih ederim.

İstiyorum ki, insanlarımız arasında kopukluklar kalksın; benzer düşünceye sahip olanlar bir araya gelsin; birlikte hareket edilsin ve halk bilinçlendirilsin, halkın kandırılması önlensin. Atatürkçü düşünceye sahip olanların bir araya geldiği bir siyasal yapılanma olmalı. Bu insanlar halkın içinden çıkıp ülke yönetiminde söz sahibi olmalıdırlar.

Bunlar çok zor bunu biliyorum. Ancak Atatürk de zor olanı başarmadı mı? Ama, Atatürk gibi önderler ne yazık ki sık gelmiyor, işi bizim başarmamız gerekiyor.

Bugünün karamsarlıklarını aşmalıyız, aşmamız gerek. Başka bir seçeneğimiz yok. İnanın içim sızlıyor. Olanları kabullenemiyorum; gururuma yediremiyorum. Çözümün eğitimden ve biraraya gelmekten geçtiğinin bilincindeyim. Keşke herkes yürekli olsa, cesur olsa, fedakar olsa ve en önemlisi onurlu olsa.

Yazdığınız kitap için size teşekkür ederim. Bize farklı bakış açıları kazandırdınız; gerçekleri görmemizi sağladınız, milli duygularımızı yeniden canlandırdınız. Bu nedenle size sonsuz teşekkür borçluyuz. Çalışmalarınızın devamını dilerim. Birgün insanlarımızla birlikte, tek bir yumruk olmak umuduyla.

Zeynel Akyürek, Bilkent Üniv.-Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan

‘Bitmeyen Oyun’ kitabınızı soluk soluğa okudum. Sizi gönülden kutluyorum. Kitabınızda yer verdiğiniz okuyucu mektuplarına göz atınca, fazla övücü söze gerek kalmadığı hemen görülüyor. Ancak şunları da yazmadan edemeyeceğim.

Uğur Mumcu konuşurken “tamam işte benim düşündüğüm fakat dile getiremediklerimi söyledi, benim sormak istediklerimi sordu” diye düşünürdüm. Sizin satırlarınızı okurken; hem aynı düşünceye kapıldım hem de Mumcu’nun ifade yansımalarını, rengini ve kararlılığını hissettim. Yüreğinize sağlık.

Sayın Aydoğan,

Kitabınız için yazdığım cümleler, duygularımın ancak yüzde birini ifade etmektedir. Kendimi aldatılmış, kırılmış ve kandırılmış hissediyorum. Arkadaşlarıma sürekli sizin kitabınızdan bahsediyorum. Kitabı şimdi ikinci defa, bu kez küçük notlar alarak okuyorum. Emeklerinizin boşa gitmeyeceğine inanmanızı istiyorum. Kitabınızda yazdığınız gibi tek sorunumuz, birlikte hareket edemememiz. İnanıyorum ki bu sorunu da aşacağız.

Edindiğimiz 30 kitabı burada elden ele dolaştırıyoruz. Tamamı birinci okuyuculardan ikinci okuyuculara, bazıları ise üçüncü okuyucuların eline ulaştı. Artık akşam sohbetlerinde kitabınızı anlatmaktan gurur duyuyorum. Konya’da bayanlar ev toplantılarında kitabınızı okuyup tartışıyorlar. İnanın gözümüzün önündeki kalın bir perdeyi kaldırdınız. “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” da zevkle ve hüzünle okudum. Şu anda “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye”yi okuyorum.

Sayın Aydoğan,

Kitaplarınızı okuduktan sonra bazı televizyonları izlemiyor, gazeteleri okuyamıyorum. Size, ailem adına tekrar teşekkür ediyorum. Elinize ve birikiminize sağlık. Konya’dan sevgi ve saygılar. Buraya gelme fırsatınız olursa sizi ağırlamaktan mutlu olacağız.

Prof.Dr.Onur Ural Selçuk Üniv. Tıp Fak.-Konya

*

Sayın Metin Aydoğan

Ben Kara Harp Okulu’nda okuyan bir öğrenciyim. İki yıl sonra mezun olacağım. Beni mutlu eden en önemli olaylardan birisi, mezun olduktan sonra asker ocağında Türk gençlerine iyi bir eğitim verecek olmamdır.

3-4 ay önce yakın bir arkadaşım bana ‘Bitmeyen Oyun’u önerdiğinde ufkumun ne olduğunun farkında değildim. Kitabınızı okuyunca yazdığınız herşeyin, daha önce duyup da yeterince sorgulayamadığım olaylar olduğunu gördüm ve önümde sağlam bir ufuk oluştu.

Sanırım Atatürk’ün Bursa’da Türk gençliğine söylediklerini biliyorsunuz. O anlar yaklaşıyor. Politikacılar kim olursa olsun, sorun ne kadar büyük olursa olsun, damarlarımızda Türk kanı ve yolumuzu aydınlatan bir Atatürkümüz var. Kimse korkmasın. Marka da giysek, asi de olsak biz Türk gençliğiyiz.

‘Bitmeyen Oyun’u üç günde okudum. Kitap şu anda evde, ailem okusun diye bıraktım. Ancak kitaplarınız burada yaygın olarak okunuyor.

Bugün, ‘Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?’ kitabınızı aldım. Bir solukta okuyorum ve şu anda 83. sayfadayım. ‘Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’ kitabınızı da alacağım. Ancak sizden bir ricam var. Kitabınızı imzalayarak gönderirseniz beni mutlu edersiniz. Kitabınız gelirse imzasız olanını, arkadaşlarıma veririm. Sizin bende bir hatıranız olsun istiyorum. Saygılarımla.

Turgut Morgül, Kara Harp Okulu-Ankara

*

Sayın Metin Aydoğan,

Ben İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Bölümü 2.sınıf öğrencisiyim. İlk ve orta öğrenimim sırasında kitap okumayı sevmez, doğru dürüst bir şey okumazdım. Yaşım biraz büyüdükçe özellikle de son zamanlarda güzel ülkemiz üzerine kurulan komplolar, oynanan oyunlar arttıkça, sizin yazdığınız gibi kitapları okumaya başladım. Özellikle Atatürk dönemine yani Cumhuriyet tarihine merak sardım. Bu büyük adam ne yaptı da ülke bu kadar gönenç kazandı. Öyle ya, elinde sihirli bir değnek yoktu.

Sonra sizin ‘Bitmeyen Oyun’ kitabınızı okudum. Kitap okumaya yeni alışkanlık kazanmış biri olarak, kitabınızı 4 gün gibi rekor bir zamanda bitirdim. Öyle ki bazı gece, üçlere dörtlere kadar okudum. Bir gece kendimi kaptırmış bir biçimde, odamın ortasında bir o yana bir bu yana yürüyüp kitabı okurken ‘Aman Yarabbi, Aman Yarabbi!…’ nidalarıma annem uyanmış, ‘Oğlum ne oldu?’ diye yanıma geldi.

Ülke gerçekleriyle beni ve kitabınızı okuyanları aydınlattığınız için size minnettarım. Başarılarınızın ve ülke konularındaki kitaplarınızın devamı dileğimle.

Kerim Sertoğlu, Orman Fak.-İstanbul

*

Sayın Aydoğan,

“Kanla ıslandı bu topraklar, ne ocaklar söndü vatan müdafaası uğruna; yine de analar bağrına taş bastı da evladını feda etti vatana.”

Şimdi bu topraklara akbabaların gölgesi düşüyor ancak kimse gerçekleri görmüyor. Kurtlar sofrasında aziz vatanı parçalamak için hain planlar yapılıyor. Bu ülkenin ekmeğini yemiş, suyunu içmiş işbirlikçiler, yabancıların emellerine alet oluyor. Gözümüzün önünde olup bittiği halde göremediklerimizi, cesaret ve yetenekle bizlere gösterdiğiniz için size sonsuz teşekkürler.

“Bitmeyen Oyun” adlı eserinizi okuyan şanslı yeni nesil gençlerden biriyim. Pırıl pırıl düşüceler ve ideallerle bu kutsal kuruma dahil olmuş, anasının gün gelince vatan uğruna çekinmeden feda edeceği bir subay adayıyım.

Kitabınızın ışık tuttuğu gerçekler tüylerimi ürpertti ama karamsarlığa kapıldığımı sanmayın sakın. Bu ülkeyi kan emicilerin elinden kurtarmak için daha çok çalışmaya and içtim.

Zeynep Erenkol, Deniz Harp Okulu Öğr.

*

Merhaba Metin Bey

Ben, Kayseri Polis Meslek Yüksek Okulu ikinci sınıf öğrencilerinden Murat Kulaç. ‘BİTMEYEN OYUN’ adlı kitabınızı bir arkadaşımın tavsiyesiyle aldım ve okudum. Gerçekten çok beğendim. Bu vatana gönülden hizmet etmek isteyenlerin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Sizden 2/D sınıfı öğrencileri olarak bir isteğimiz olacak. Kitabınızda yazmışsınız, kitap almaya para ayıramayanlara mümkün olursa kitap yollarım diye. Sınıfımızın bir kütüphanesi var ve kitaplarınızla kütüphanemizi zenginleştirmek istiyoruz. Çoğu arkadaşımızın maddi olanakları sınırlı olduğundan genellikle 4-5 arkadaş bir araya gelip kitap alıyoruz ya da korsan kitaplar alarak kendimizi avutuyoruz. Bize bu konuda yardımcı olursanız seviniriz. Çalışmalarınızda başarılar diler saygılar sunarız.

Murat Kulaç, Kayseri Polis Mes.Yük.Oku.

*

Sevgili Metin Aydoğan,

Binbir emek ve özenle hazırlanmış “Bitmeyen Oyun” ile başlayan ve diğer altı kitap ile süren eserlerin Avustralya’daki Türk toplumu için can suyu gibi geldi. Okuyan herkesin içinde yeniden güzel duygular filizlenmeye başladı.

Başta Sadullah Vurgun olmak üzere, yakın arkadaşlarımın birçoğu, kendi kendini görevlendirerek yurdunu seven, sorunlarına duyarlı insanlara kitapları ulaştırmak için yoğun bir çaba sarf ediyorlar.

Kişisel çabalarımızla, başta Melbourne olmak üzere, 3500 km uzaktaki Perth, Adelaide, Gold Coast ve Sydney’deki 18 ayrı kişi ve kuruluşa ilk etapta 75 kitabı ücretsiz dağıttık. Ondan sonrasını da isteyenlere bize maloluş fiyatına veriyoruz. İlk hedefimiz 500 kitabın dağıtımı. Birçok insan sabırsızlıkla gelecek kitapları bekliyor. Sanırım 1-2 ay içerisinde bu gerçekleşmiş olacak. Önümüzdeki dönemde kişisel işlerimizi biraz hafifletebilirsek, bu dağıtımı en az 1000 kitaba çıkartmayı planlıyoruz.

Yılların birikimini, karşılıksız sevgiyi, paranın dışında başka kavramların da ön planda olabileceğini, herkesin anlayabileceği bir dil ile yazıp bizlerle paylaştığınız için önce size ve bu kitabın hazırlanmasından dağıtımına değin emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler, iyi ki varsınız. Toplum sizden çok şey bekliyor. Lütfen yazmaya devam edin. En sıcak sevgilerimizle.

Nebi-Fadime Yılmaz-Avustralya

*

Merhaba Saygıdeğer Hocam,

Ben Hava Harp Okulu’nda okuyan bir harbiyeliyim. Yazdığınız yapıtlardan dolayı size minnettarım. Eserlerinizden ilk önce Bitmeyen Oyun’u okudum. Değindiğiniz olaylar olsun kitabın akıcılığı olsun beni gerçekten büyüledi ve eserlerinizi takip etme gerekliliğini hissettim.

Ülkemizin sizin gibi gerçekleri çekinmeden söyleyebilen cesaretli, milli duyguları körelmemiş aydınlara çok ihtiyacı var.

Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz? adlı kitabınızı okumam yalnızca 1 haftamı aldı. Buna ben de inanamadım. Kitaplarınızı okurken geceleri gözüme uyku girmiyordu. Gerçekten bilgiye aç bir insandım. Değindiğiniz konular insanın tüylerini diken diken yapıyordu. Bir yandan bilgilendiğimi hissettiğim için sevinirken bir yandan ülkemde bunlar mı oluyormuş, demekten kendimi alamıyor ve sinirleniyordum.

Kitaplarınızın girişinde okurlardan bölümünü gördüğümde çok mutlu oldum. Çünkü insanlarımızın okuduğunu, bilgilendiğini görüyordum.

Kitaplarınızı tüm okula, tüm çevremize okutmaya çalışıyoruz. Kütüphanemizde kitaplarınız hiç durmuyor, devamlı birileri sizi okuyor okulumuzda. Umarım bir gün okulumuza gelir değerli, bilgilerinizi bizle paylaşırsınız. Verdiğiniz ve ilerde vereceğiniz tüm değerli bilgiler için size teşekkür ediyorum.

Cahit Tokar, Hava Harp Okulu

*

Bir kitap okudum hayatım değişti:

Kitapçının tozlu rafları arasında gezinirken, gözüm bir kitaba çarptı, kitabın üzerinde Metin AydoğanBitmeyen Oyun yazıyordu, hemen kitabı elime alıp sayfalarını karıştırmaya başladım, ama bir kaç dakika içinde, okuduklarım beni dehşete düşürmeye yetmişti. Yalnızca özelleştirmelerle ilgili olan bölümüne bakmam bile beni derin bir karamsarlığa itti. Sayfaları çevirdikçe her satırda şaşkınlığım bir kat daha artıyordu, nasıl bir kısır döngünün içinde yaşıyorduk?

Yapılan onca sahtekarlığa karşın, halâ bilinçli aydınların olması beni biraz da olsa rahatlatmıştı, ama bu ülkenin bir kaç aydından çok, bilinçli bir çoğunluğa ihtiyacı var, ulusal uyanış ne zaman başlayacak? Daha ne kadar sömürülmemiz gerekiyor?

Size gerçekten çok teşekkür ediyorum. Bana içinde yaşadığım, ama farkında olmadığım bir dünyayı bütün ayrıntılarıyla gösterdiniz. Sizden bu çalışmalarınıza ek olarak daha çok öneriler içeren, kurtuluşu kendi iç dinamiklerimizde aramamızı isteyen, ‘Ne yapmalı?’ ya yanıt veren yeni çalışmalar bekliyoruz.

Bana gösterdiğiniz tüm doğrular için size teşekkür ederim.

Cihan Kardeşler, İst.Üniv.-İstanbul

*

Sayın Metin AYDOĞAN,

Meslek hayatıma başladığımda okuma alışkanlığı edinmemiştim, bunda derslerin ağırlığının büyük payı vardı ya da ben isteksizliğime bu gerekçeyi uygun bulmuştum. Okulda öğrendiklerim ile yetinebileceğimi sanıyordum. Kitap okumayı hep gözümde büyüttüm, başlasam da bitiremeyeceğim, sıkılacağım hissine kapıldım. 13 Nisan doğum günüm için eşim hediye arayışına girdiğinde, o günlerde tavsiye edilen, yazarı olduğunuz “Bitmeyen Oyun” adlı kitabı aldı. İyiki almış.

Bitirip bitiremeyeceğim konusunda tereddüt ettiğim 13’ncü baskı “Bitmeyen Oyun” kitabını okumaya başladığımda, okuyucu mektupları ve basında çıkan yazılardan çok değerli bir kitap olduğu kanaati oluştu ancak tereddüdüm tamamen geçmemişti. Çünkü, övgülerin gerçek mi ya da iltifat mı olduğunu henüz anlamamıştım. Okumaya başladığımda olaylar kafamda yavaş yavaş şekillenmeye başladı, henüz kitabı bitirmeden bende de bir teşekkür (takdir haddimiz değil) yazısı yazma isteği uyandı.

Bir taraftan bu muhteşem eserin yazarı olarak size saygım arttıkça arttı, bir taraftan da içimdeki öfke kabardıkça kabardı. Bu muhteşem ülkeyi yönetmesi için yetki verilenlerin yanlış uygulamaları sonucu içine düştüğümüz/düşürüldüğümüz durum beni oldukça etkiledi. Tüm ülkelerin niyet ve maksadı belli iken, yönetim için yetkilendirilen kişilerin verdikleri kararların, yetki verenlerin kararı olmaması nasıl açıklanabilir, ben anlamıyorum. Becerdikleri tek şey ihanetin ZAFER olarak yutturulması.

Bir taraftan okullarda Inkılap tarihi öğretilirken, diğer taraftan ulus yavaş yavaş uçurumun kenarına itilmiştir. Yönetici bunu niçin yapmıştır? Bilmeden yaptı ise beceriksizlik, bilerek yaptı ise İHANET ile suçlanmalıdır. “Bizden önce…” mazereti, hiç kimse için geçerli değildir. Devlet hizmetinde, sonra gelen öncekinin üzerine koymak zorundadır. Cennet ülkemde bir bardak su içmenin dahi, bir başka ülkenin oluruna bağlı olduğunu, her yönetim değişikliğinde durumun daha kötüye gittiğini bilmek ne kadar acı veriyor?

“Bitmeyen Oyun” kitabını bitirdiğimde teşekkürüme lütfedip cevap vermenizden, şeref duydum.

Gönderdiğiniz kitaplar, arkadaşlarım tarafından kitaplığa konmadan okunmaya devam edilmektedir. “Bitmeyen Oyun” dan bir adet Konya-Ereğli İlçe Jandarma Komutanlığına gönderdim, bütün kitaplarınızı Ankara Jandarma Okullar Komutanlığına önerdim, bir takımını Mayıs ayı sonunda kullandığım 10 günlük izinde, eşimin Antalya ilinde üniversite öğrencisi kardeşine götürdüm, okuduktan sonra İstanbul’daki kardeşine götürecek. İlçede görevli diğer memurların Ankara’dan “Bitmeyen Oyun” kitabını getirttiğini öğrendim. Edinilen kitaplar kitaplıkta durdurulmadan, elden ele dolaştırılmaktadır. Sohbetlerin konusu artık Türkiye’nin sorunları, geleceği ve çözüm önerileridir.

Sayın AYDOĞAN; “Bitmeyen Oyun”dan sonra “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz” isimli kitabınızı okudum. Önceki kitabı da destekleyici olan bu müthiş eserde, ihanetin katmerlisini öğrendim. Bize balık tutmasını öğreten, gerekirse oltamızı da veren bir devlet yerine, karnımızı doyurmak için bize başkasının yakaladığı balığı veren bir devletle bu ülke nereye kadar gidebilir? Üretici bir ulus olmak istiyoruz, tüketici değil.

Ülkeyi karanlıklardan aydınlığa çıkaran Mustafa Kemal ve yüreğinde bağımsızlık ateşi eksik olmayan yüce Türk ulusudur. Bu ulusun bağımsızlık mücadelesinin hangi şartlarda verdiğini bilmeyen, konaklarda, varlık içinde büyüyen insanlar, doğal olarak tarihi tekrarlayacaklardır.

Gümrük Birliğine girmek için kendini parçalayanlar ile onları dilleriyle ya da kalemleri ile destekleyenlerin beklentileri, menfaatleri nelerdir? Onlar seçildiklerinde kişisel menfaatlerini bir kenara bırakmış olmaları gerekmez miydi? Bu şanlı ulus bekleme odasında tecavüze uğrarken seçilmişler kıs kıs gülerek bunu seyrediyor. Söylemlerinde Atatürk’ü dilinden düşürmeyen insanların, uygulamada ihanetleri bağışlanabilir mi? Diplomatik dil ile ikiyüzlülük ayrıdır. Niçin içi dışı bir insanlar seçilmez. Bizim insanımızı değil, düşmanlarımızı kandırmalıdırlar. Suç seçende mi, seçilende mi? Sanırım asıl sorun sistemin yanlışlığıdır.

Müthiş eserlerinizi okuduğum için şanslıyım, aynı şansı yakalamaları için görüştüğüm herkese tavsiye ettim, ediyorum. Eserleriniz, şu anda tüm eserler, bir sıra dahilinde elden ele dolaşmakta ve okunmaktadır.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde köylerde, mezralarda yaşayan insanlarımıza hizmetlerde, bugüne kadar ağırlıklı olarak Silahlı Kuvvetler öncülük etmiştir. Bakanların temsilcisi kamu kurum ve kuruluşları güvenlik olmadığı gerekçesiyle köylere hiç hizmet götürmemişler, vatandaşı merkezlere çağırmışlardı. İl Milli Eğitim Müdürlerini ilçelerde, İlçe Milli Eğitim Müdürlerini köylerde, öğretmenlerin yanında görmeyi unuttuk. Tarım ve hayvancılık ile ilgili görevliler, sağlık, elektrik, su, yol görevlileri, aynı şekilde.

Kısa bir süre önce “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabınızı bitirdim. Yoğun bilgi bombardımanı nedeniyle nefesim daha da kesildi. Artık, okuduğum tüm kitaplar ülke gerçekleriyle ilgili kitaplar ve yapıtlarınızın her biri ayrı ayrı müthiş eserler. Dün “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabınızı bitirdim ve derinden sarsıldım, öfkelendim. Bundan sonraki eserlerinizi sabırsızlıkla bekleyeceğimi, okuyacağımı, okutacağımı, çevreme hep önereceğimi bilmenizi istiyorum. Okuduğum kitapların kaynakça bölümlerinden ve tavsiyelerden derlediğim kırk kadar yazar ve kitap listesi hazırladım. Okuma alışkanlığımı kaybetmedikçe ve kısa süre içerisinde, bir kitaplık kuracak kadar kitap biriktireceğimi ve çevreme de okutacağımı sanıyorum. Kendimi şanslı görüyorum ki, sizin gibi çok değerli bir AYDIN’ı tanıyarak okumaya başladım; bu ülke, bize yol göstermek için nice aydın yetiştirecek verimliliktedir. Bize düşen görev, siz aydınlarımızın yolunda gitmek, FİKİRLERİNİZE, BİLGİLERİNİZE sahip çıkmaktır. Size en içten saygılarımı sunuyorum.

Kemal Seyisoğlu, Jandarma Binbaşı

*

Sevgili Metin Bey,

Ben 16 yaşında Lise birinci sınıfta okuyan bir öğrenciyim. Yeni yeni kitap okuma alışkanlığı kazanma aşamasındayım. Türk siyasi tarihine duyduğum ilgi nedeniyle, babamın önerdiği değişik kitaplar okudum. Bir biçimde Bitmeyen Oyun kitabınızla tanıştım.

Kitabınızı iki gecede bitirdim. Arkasından biriktirdiğim harçlıklarımla Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma ve Avrupa Birliğinin Neresindeyiz adlı kitaplarınızı aldım. Sizin kitaplarınızı okumadan önce bilinçsizliğim ve yönsüzlüğümden dolayı, Hitler ve Nazizim dahil çok farklı kitaplar okumuştum.

Kitaplarınızla tanıştıktan sonra Atatürk’ün ne olduğunu, onun ne kadar yüce bir önder olduğunu anladım. Kemalizm ile yoğrulmuş Cumhuriyet’in Türkiye için önemini ve değerini kavradım. Beni bilinçlendirdiğiniz için çok teşekkür ederim; size çok şey borçluyum. Çok sevdiğim Türkiyemin üzerinde oynanan oyunları üzüntü ve hayretle sizin sayenizde gördüm. Bu genç yaşımda, üzücü de olsa, gerçekleri bana siz öğrettiniz. Gelecekteki yaşantımda, içine düşebileceğim tehlikelere karşı, kendimi bilinçlenmiş, güçlenmiş hissediyorum, çünkü olayların ne olup ne olmadığını artık anlıyorum.

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınızı da okumak istiyorum. Şimdiye kadar başladığım birçok kitabı ya zor bitirdim ya da bitiremeden bıraktım. Ancak sizin kitaplarınızı hem çok rahat okuyor hem de daha önce anlamakta güçlük çektiğim zor konuları kolayca öğreniyorum. Bu nasıl oluyor bilmiyorum. Kitaplarınızı okumak bana zevk veriyor. Çıkmış ve çıkacak tüm kitaplarınızı okuyacağım. Ancak, harçlık birikimim tükendiği için şu an alamıyorum. Eğer mümkünse ve “elinizde kalmışsa”, bana Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi gönderir misiniz? Gönderirseniz beni çok mutlu edersiniz.

Önümüzdeki kurban bayramınızı kutlar, sağlık ve başarılı yıllar diler, ellerinizden saygıyla öperim. Yeni kitaplarınızı merakla bekliyoruz.

Orhan İliş, M.Çil And. Lisesi–Eskişehir

*

Sayın Metin Aydoğan

Bitmeyen Oyun adlı kitabınızın 13.Baskısını az önce gözlerim dolarak tamamladım ve kitabınıza bu kadar geç ulaşmanın üzüntüsü yanında, bizlerle paylaşmış olduğunuz Türkiyemizin acı gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermeniz; hislerimize ve düşüncelerimize tercüman olmanız nedeniyle size tüm kalbimle teşekkür etmek isterim.

Kaptanı bulunduğum SV Sargasso gemimizle şu an Pasifik Okyanusunda Meksika’ya doğru ilerlemekteyiz. Kitabınızı yaklaşık bir ay önce gemiye katılmadan önce almış olmama rağmen, mürettebatın yoğun ilgisi nedeniyle ancak tamamlayabildim. Türk insanının Mustafa Kemal ve onun ilkelerine tüm yıpratmalara rağmen hala sahip çıktığını görmek, Türkiyemizin geleceği açısından daha umutlu olmamı sağlıyor.

Sayın Aydoğan, yurdumuzu en kısa zamanda sürüklenmekte olduğu korkunç karanlıktan kurtarmak için, sizin ve sizler gibi düşünen gerçek aydınlarımızın önderliğinde yapılacak olan örgütlü çalışmalar içinde ben ve benim gibi düşünen birçok vatandaşımızın, gönüllü birer nefer olacaklarına inanıyorum.

İçinde bulunduğumuz koşullar, bende Atatürk ilkelerine bağlı bir yurttaş olarak, bireysel de olsa, gerek kitabınızın daha geniş kitlelere ulaşması adına gerekse insanlarımızın yaşadığımız, kalbimizi gerçekten acıtan akıl almaz olaylar karşısında daha duyarlı olmaları adına elimden gelen gayreti göstereceğim.

Sözlerime son verirken, ülkemizin hak ettiği düzeye biran önce ulaşması için, değerli düşüncelerinizin tüm gerçek Atatürkçü yurttaşlarımıza ulaşması, gönül birliğiyle kaynaşıp harekete dönüşmesi umuduyla, saygılarımı sunarım.

Ünal Karsu, Kaptan-Pasifik Okyanusu

*

Çok Saygıdeğer Hocam Metin Bey,

Sizinle tanışmam Bitmeyen Oyun kitabıyla oldu. İnsanların dost olabilmesi için aynı zaman ve mekan içerisinde bulunmalarının gerekmediği kanısındayım. Kitabınızı okuduktan sonra sizi yürekli bir dost, katıksız bir Atatürkçü ve ödünsüz bir yurtsever olarak kazıdım belleğime.

Tarih öğretmeni olmam nedeniyle, özellikle Türkiye’nin yakın tarihi ve Avrupa Birliği politikalarıyla yakından ilgileniyorum. AB’nin Türkiye üzerinde demoklesin kılıcı türünden yaptırımları sözkonusu olduğunda, kitabınızı açıyor ve ilgili kısımlardan oynanan oyunu betimlemeye çalışıyorum.

Sizi tarihçi ya da tarih öğretimi ile uğraşan birisi sanırken mimar olduğunuzu öğrenmem, prestijinizi ve konumunuzu gözümde daha da büyüttü. Tarihçi olmayan birisi (meslek deyimiyle; meslekten olmayan) olarak siz, tarihçilerin yapamadığı, üzerinde büyük bir boşluk bulunan alanı doldurdunuz.

Sevgi ve saygılarımı sunarken, en içten duygularımla, başarılı çalışmalarınızın sürmesini dilerim. Birgün sizle şahsen tanışmış olmayı da büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum. En güzel günlerin sizin olması dileğiyle, sonsuz selamlar.

Gazenfer Işık, Tarih Öğretmeni-Ankara

*

Sayın Aydoğan,

Bizler, 1980 öncesini birebir yaşayan, Cumhuriyet’in “üçüncü kuşağı” olarak ulusumuz üzerinden kurulan pazarlıkların az çok farkındaydık. 68 kuşağı ile toplumda yeniden filizlenmeye başlayan hürriyet ve bağımsızlık akımları, içten ve dıştan destekli oyunlarla ezilmişti. 1975-1980 yılları Türkiye’yi bir kan gölüne çevirmekle kalmadı, aynı zamanda hürriyet akımlarının önünü kesti. Bağımsızlık ve özgürlükten söz edecek birkaç “yazar” dan başka ortada kimse kalmamış, bu tür söylem ve eylemler suç unsuru olmaya başlamıştı.

Verilen mücadeleler, bu uğurda yitirilen büyük değerler ile gelinen 21.yüzyıl eşiğinde yazdığınız kitaplar, özlemini çektiğimiz devrimci havayı bize yeniden soluttu. Halkın anlayacağı bir uslupla, kütüphane dolusu kitap, belge ve dökümana dayanarak kaleme alınan Bitmeyen Oyun, yıllardır içimizde yaşayıp, uygun sözcükleri bir araya getirerek bir türlü ifade edemediğimiz duyguların tercümanı oldu.

Böyle bir eseri kaleme alarak benliğimizde, Kurtuluş Savaşı’nı yeniden başlatmış olduğunuzu hissediyorum. İnanın böyle bir esere çok ihtiyacımız vardı. Size sonsuz teşekkürlerimi Trabzon’dan tüm dostlar adına sunuyoruz. Sağolun.

Aliye-Hüyeyin Bilge, Semra- Aydemir Kayın, Sevgi-Osman Ertürk, Güler-Fuat Uygun, Aliye- Hasan Gözcü, Emine- Barış Girgin, Yağmur Ömürden-Trabzon

*

Sayın Metin Aydoğan,

Bitmeyen Oyun adlı şaheserinizi bir çırpıda okudum. Şaheser diyorum çünkü böyle bir kitapla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Böyle bir kitap yazdığınız için size teşekkür eder, bu tür eserlerinizin devamını dilerim.

Sayın Aydoğan, ben devletin güzide bir kurumu olan Deniz Harp Okulu’nda, Atatürk’ün bize gösterdiği yolda yürüyen, kendini milletini ve Atatürk ilke ve inkılâplarına adamış bir harbiyeliyim. Bir an önce mesleğe atılıp, kitabınızda anlattığınız yanlışlıkları düzeltmek için son damlasına kadar savaşmayı dört gözle bekliyorum.

Bitmeyen Oyun adlı eserinizi okurken, ilk defa bir kitabı okurken sinirden ara vererek düşünmek zorunda kaldığımı gördüm. Ayrıca, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk subayları hakkında söylediği sözleri yazdığınız bölümü okurken, bu sözleri daha önce okumuş olmama karşın, gözyaşlarıma hakim olamadığımı gördüm.

Atatürk’ün onca çabasına karşın, Türk milletini bu hale düşmüş görmek insana gerçekten çok acı veriyor. Bir de, milletin içinde hala Atatürk düşmanı, rejim karşıtı insanların bulunduğu düşündüğünüz zaman çıldırmak içten bile değil. Ama bu devleti o insanların eline bırakmayacağız. Sizin gibi aydınların yol göstericiliğinde bizim gibi bilinçli gençlerin çalışmaları sayesinde, bu devleti sonsuza kadar Kemalist çizgide tutacağız. Saygılarımla.

Mete Sertoluk, Deniz Harp Okulu-İstanbul

*

Sayın Metin Aydoğan,

Şu anda Bitmeyen Oyun adlı kitabınızı okumaktayım. Elimden düşürmeden, soluk soluğa sayfaları adeta yutarcasına okuyorum. Sizi, bu kitaptan ve bundan önceki çalışmalarınızdan dolayı yürekten kutluyorum. Nebi Bey, Avustralya’ya getirttiği kitaplardan birini de radyomuza verdi, çok da iyi etti.

Sizinle kitabınız hakkında bir radyo söyleşisi yapmak istiyorum. Ben Tanju Yenisey, Avustralya’nın 68 dilde yayın yapan devlet radyo-televizyon kurumu SBS’de (Special Broadcasting Service), Türkçe bölümü yayınlarında radyo program yapımcısı ve sunucusu olarak görev yapıyorum; ayrıca gazetecilik mesleğini sürdürüyorum.

Sizin için uygun olan bir zamanda, bana telefonla yaklaşık 30-45 dakikanızı ayırabilirseniz çok sevineceğim. Yalnız, Avustralya Türkiye’den yedi saat ilerde. 27 Ekim’den sonra bu fark dokuz saate çıkacak. Bu nedenle sizin sabah saatleriniz bizim için uygun olabilir. Sevgi ve saygılarımla.

Tanju Yenisey, Melbourne-Avustralya

*

Merhaba Sayın Metin Aydoğan,

Kitabınızı büyük bir açlıkla yorulmak bilmeden okuyorum. Size çok çok teşekkür ediyorum. Sağ olun var olun. Kitaplarınızla beni tanıştıran Nebi Yılmaz’a ve sayın eşi Fadime Yılmaz’a da teşekkür ediyorum. Sağ olsunlar var olsunlar.

Kitaplarınızı okurken kimi zaman üzüldüm, ağladım. Kendimize, kendi insanımıza ve de tüm dünyanın ezilen fakir fukara insanlarına çektirilen çilelere ağladım. Ancak aynı zamanda sevindim. İnsan gibi insanların hala var olduğunu gördüm. Sizleri gördüm. Acaba ne yapabilirim, yetmiş üç yaşındayım. Okul yüzü görmedim. Oysa okumaya sevdalıyım. Okumayı yazmayı kendi kendime öğrendim. Size yazdığım şu çalı çizgisi yazım için kusuruma bakmayın.

Siz benim kusuruma bakmayın ama ben okumayı yazmayı bilip de okuyup yazmayanların kusuruna bakıyorum. Kitaba ilişmeyen, kitap tanımayan, kendisine tokat atanın kim olduğunu bilmeyenlerin kusuruna bakıyorum. Onlara, ‘tembeller okuyun, öğrenin haksızlıklara karşı ayağa kalkın’ diyorum. “Ben bu yaşımla ayaktayım, korkmuyorum, yorulmuyorum. Bakın bu dünyada Metin Aydoğan var, Metin Aydoğan’lar var, onları okuyun” diyorum.

Yürekten dileğim; yayılıp çoğalmanız, namussuzların hakkından gelecek kadar güçlenmenizdir. Büyüyün, gelişin, geçmişinize ve geleceğinize sahip çıkın. Yabancılar içinden kaybolup gitmeyin. Sağ olun, sağlıklı olun. Adım Şenel Yüksel, Türk ulusunun bir üyesiyim.

Şenel Yüksel, Melbourne-Avustralya

*

Sayın Metin Aydoğan

“Bitmeyen Oyun” adlı eserinizi okumuş bulunmaktayım. Tüylerimi diken diken eden bu belgeler yumağı, içimdeki milli mücadele ruhunu yeniden alevlendirdi. Kan dökülerek dedelerimin aldığı bu vatanın evlatları olarak, bu ülkenin nerelere getirildiğini bilmek ve üzerinde oynanan oyunları anlamak bizlerin görevi olmalıdır. Tek bir yüreğin dünyayı dize getirdiğini açıklayan kitabınız, bana neler yapılabileceğini gösteren bir ışık olmuştur. Bu ışığın doğrultusunda vatanım için her türlü fedakarlığın, kazanmak arzusu ile çıkılan yolların nerelere vardığını görerek, bilinçli bir toplum ferdi olmayı, bu ülkenin temel taşı olan biz ordu mensuplarının görevi olduğunu düşünmekteyim.

Kanser gibi hastalıklar bulundukları bölgeyi harab eder. Kanserli düşünceler üretenler, elbette kendi düşüncelerinin cezasını çekecektirler. Politikalarını, diğer devletlerin sömürüsü ve yıkımı için belirleyen zihniyetler, kendi içerisinde beslediği kanser hücrelerine yenik düşeceklerdir. Onların, kendilerinden daha büyük düşmanları yoktur.

Politikasını insanlığın yararı ve çıkarı için kullanarak bunu ayrımsız herkesle paylaşan ülkeler, daima ayakta kalacak ve en onurlu, en şerefli tarihe onlar sahip olacaklardır. Bu ülkelerin gelecekteki nesli; sömürü, kargaşa ve yıkım için değil, huzurlu ve müreffeh bir yaşam için çalışacaklardır. Onlara yakışan da budur.

Ulu önder Atatürk de bizler gibidir. Bizler O’nun gibiyiz. O’nun yokluğunu fırsat bilip hareket edenler bilsinler ki; gözlerimize bakarlarsa O’nu göreceklerdir. O’nun azmini, O’nun dirayeti, O’nun kararlılığını, O’nun cesaretini, O’nun zekasını, O’nun üretkenliğini ve O’nun sevgisini göreceklerdir. Atatürk bu ülkeyi yoktan var ederken, bütün temel sorunları ele almış, geçmişi ve dış politikaları gözden geçirmiş, hatta geleceği de görerek bizleri birçok konuda bilinçlendirmiştir.

Şanlı tarihimizi anlatan, bu göz kamaştırıcı sayfaları okurken hıçkıra hıçkıra ağlamamak mümkün müdür? Tüm dünyanın düşmanca baktığı milletim; aşağılanıp, köleleştirilmeye çalışılınırken vereceğimiz mücadele ve onun onur timsali Mustafa Kemal Atatürk elbette temel gücümüz olacaktır.

Sömürgesi olmayan komşuları ile toprak kavgası yapmayan tarihimizden ne kadar gurur duysak azdır. Kim benim gibi canını vermeye hazırsa gelsin bu ülkeyi almaya. Her birimiz bu vatan için kan veririz, can veririz, her birimiz ölürüz de bu vatan da tutsak kalmayız; önleyerek ya da ölerek, vatanın tutsaklığını görmeyiz.

Benim dedelerim, üzerine gelen mermilere göğsünü siper etti ve vatanı bana emanet etti. Bu emanete sadık kalacağız. Onların vücutlarında, şarapnel parçaları eridi gitti. Bizimkinde de eriyecektir. Ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık benim canımda, kanımda var. Benim canım alınmadan bu duygu yok olmayacaktır.

Size, yazmış olduğunuz gerçekler ve yeniden hatırlattığınız ulusal benliğimiz için teşekkürü görev bilirim. Böyle yazan kalemlerle aynı yolda yürüdüğümü görmek beni çok mutlu etti. Siz kaleminizi, ben aklımı, yüreğimi ve göğsümü bu vatana siper ettim. Var olun, sağ olun, eksik olmayın, elleriniz ve yüreğiniz dert görmesin. Gözlerimden akan yaşlar daima sizler ve sizin gibi düşünen vatanseverler içindir.

Tarık Saygılı, Astsubay Aday Öğrenci

*

Sayın Metin Bey,

Bugüne kadar birçok kitap okudum, Türkiye’nin dünü, bugünü ve geleceği üzerine yazılmış. Hepsi de beni çok duygulandırmış, üzmüş ve hırslandırmıştı. Ama hiçbirisi sizin yazdıklarınız gibi yüreğime bir hançer olup saplanmadı ve canımı yakmadı.

Sn.Osman Pamukoğlu’nun “Ey Vatan” adlı kitabının ilk sayfasında şu sözleri okuduğum zaman etkilenmiştim. Franz Kafka’ya ait olan sözler sanki “Bitmeyen Oyun” için yazılmıştı.

“Üzerinize bir felaket gibi çöken kitaplar gerek. Bir kitap içinizdeki donmuş değerleri parçalayacak bir balta olmalıdır. İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa, ne işe yarar.”

İlk kez bir kitap, bu cümlelerdeki felaket gibi içime çöküp, bir balyoz gibi beynime vurdu ve beni gönül ve kafa olarak bir daha hiç uyumamak üzere uyandırdı. Hiçbir övgünün, hiçbir iltifatın ve hiçbir duygunun sizin emeğinizin eseri olan bu kitabın değerini anlatmaya yetmeyeceğini bilsem de yüreğimden akan, şu birkaç cümleyi yazmaktan kendimi alamadım. Siz benim içimde ki beni ateşlediniz.

Ben bir asker kızıyım. Şükürler olsun ki, babam beni ve kardeşlerimi Atatürk sevgisiyle yetiştirdi. Bu benim için daima bir övünç kaynağı olmuştur. Ama siz gerçek bir uyandırıcısınız ve kitabınız onu eline alan herkesi tam yüreğinden vuruyor; yeni bir Kurtuluş Savaşı için ölümü göze alan hazır askere dönüşüyor.

Okurlarınızdan gelen mektuplar, Türkiye’nin dört bir köşesinde yürekleri yurt sevgisiyle dolu, sayısız hazır askerlerin sadece bir komut beklediğini gösteriyor. Keşke her yurtsever sizin gibi onurlu davranıp, okurlarından gelen mektuplara kitaplarında yer verse. İşte o zaman, ulus devletini koruyup kollamak için, hiçbir mücadeleden kaçmayacak olan insanların yalnızlıkları yok olacaktır. Siz bize tek başımıza olmadığımızı gösteriyor ve isim isim, şehir şehir birbirimizi tanıma fırsatını da veriyorsunuz. Bu şimdiye dek hiçbir aydın yazar (en azından benim görmediğim) tarafından düşünülmemiş ve uygulanmamış büyük bir incelik. Size bu erdemli davranışınız için de ayrıca saygı duyuyorum.

Ve bu vesile ile affınıza sığınarak, tüm okurlarınıza en gür sesimle haykırmak istiyorum. “Gelin birbirimizi bulalım. Ne yapmalıyız? Sorusuna cevap aramaya, birbirimize ulaşmakla başlayalım. Kim olursak olalım, siyasi tercihlerimiz ne olursa olsun, nerede yaşarsak yaşayalım bu bizim buluşmamız ve tanışmamız için engel değil. İçimizdeki heyecanlar, kafamızdaki projeler ve bedenimizdeki yetenekler sözde, kağıtta, köşede kalmasın. Bu enerjiyi, bireysel hazır askerden, dinamik bir orduya dönüştürelim.”

Bu kitabın yazılmasındaki bir amaç da bu olsa gerek. Önce uyarmak. Sonra uyandırmak. Nihayet birleştirmek ve tüm Türkiye genelinde çoğalmak ve yayılmak.

Sayın Metin Bey,

Siz bir yurtsever olarak Kendiliğinden devreye giren elektrik şebekesinin başlangıç noktası oldunuz, şimdi bu şebekeyi Türkiye geneline yaymak biz okurlarınıza düşüyor. Sizin kitaplarınızın ışığı ile güzel Türkiye’mizi aydınlatarak, Türkiye’nin sahipsiz olmadığını ve dünya durdukça Türkiye Cumhuriyeti’nin var olacağını herkese anlatmalıyız. Artık bunun için düşünme zamanı geçmiştir. Zaman artık karar verme ve uygulama zamanıdır. Ve memleketimizin bize her zamankinden çok ihtiyacı vardır.

Büyük Atatürk ve şehitlerimiz bu vatan için üzerlerine düşen görevleri fazlasıyla yerine getirdiler. Görev sırası şimdi bizdedir. Bu görev yaşamaktan bile önemlidir. Atalarımız nasıl bizi hür yaşattı ise biz de geleceğin gençlerini hür yaşatmak zorundayız. Çünkü hür yaşamak Türk milletinin karakteridir.

Güzel vatanımızın selameti uğruna verdiğiniz emek için size sonsuz teşekkürlerimi sunuyor, tanrıdan sizi eşinize, yavrularınıza ve Türk Milletine bağışlamasını diliyorum. Birlikte daha yapacağımız çok işler var. Saygılarımla.

Engin Demirkollu-İzmir

*

Yazarın Notu

Aşağıdaki mektubu, Mehmet Yalçın’ın kızı ve damadı, emekli öğretmenler Fadime ve Nebi Yılmaz, evime dek gelerek bana ilettiler. Babaları Mehmet Yalçın’ı, 10 Nisan 2005’te köyündeki evinde yitirmişler. Ölümünden, kısa bir süre önce yazdığı anlaşılan mektubu, eşyalarını toplarken kitapları içinde bulmuşlar ve bana getirdiler.

Fadime öğretmenin okuduğu mektup, ben ve evdeki herkesi son derece duygulandırdı. Türk insanının, eğitime verdiği önemi, öğrenene ve öğretene duyduğu saygıyı, Atatürk’e olan sevgi ve özlemini yansıtan sevgili Mehmet Yalçın’ı ve mektubunu hiç unutmayacağım. Bu mektup, bana göre, gerek ulaşma biçimi gerekse içerik olarak, ölçülmez değerdedir. Nur içinde yatsın.

Sayın Metin Aydoğan Bey,

Gönderdiğiniz “Bitmeyen Oyun” adlı kitabınızı aldım büyük bir beğeni ve duyarlılıkla okudum. Damarlarım, en şifalı serumu almış oldu. Çok teşekkür ederim. Duyduğum yakınlık nedeniyle size hayatımı yazmak istedim.

Ben Mehmet Yalçın. 1925 yılında Uşak’ın merkez köyü Ulucak’ta dünyaya geldim. Şu anda 80 yaşındayım. 1932’de Atatürk’ün köy çocuklarının okuma yazma öğrenmeleri için bulup uygulattığı, 3 yıllık köy okuluna başladım. Köyümüze yeni yapılan bu okulda, bir öğretmen ve 78 öğrenci vardı.

Üç yıl çabuk geçti, okulu bitirdim. Ancak, olanaksızlıklar nedeniyle, şimdi Manisa’nın bir ilçesi olan Selendi’deki 5 yıllık okula gidemedim. Köyün çobanı olarak iki yıl daha geçti. Selendi’de okuyan bizim köyden 3 arkadaşım vardı. 29 Ekim Cumhuriyet bayramında köye gelmişlerdi. Dönerlerken, evden kaçıp 4. ve 5.sınıfı bitirmek için onlara katıldım. Cebimde 7,5 kuruşum vardı. Çoban arkadaşlarım, kaçtığım gün bizim koyunlara da baktılar, akşam babama teslim ettiler.

Okula vardığımızda yanlarında geldiğim çocuklar durumumu okul yönetimine anlattılar. Azar işiteceğimi sanarken, Başöğretmenim odasında beni kucakladı, sevdi, yanaklarımdan öptü. “Ben okutacağım bu yavrumuzu” dedi. O sıkıntılı günlerimde bana yardımcı olan çoban arkadaşlarım ve baş öğretmenim artık aramızda değil. Hepsi nur içinde yatsınlar.

İki yıl sonra okulu başarıyla bitirdim. Okula, eğitimime devam etmek istediğimi belirten bir dilekçe bırakarak köye döndüm. Yaz sonunda, çeşme başında bulgur kaynatırken köyün korucusuyla birlikte iki jandarma geldi. “Dilekçe vermişsin, kabul edilmiş. İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nden çağrı geldi, okuman için oradan isteniyorsun; hazırlan” bildiriminde bulundular.

Ancak, ne yazık ki, bu güzel fırsatı babam değerlendirmedi ve beni okumaya göndermedi. O günlerde çektiğim acı ve üzüntüyü hayatım boyunca unutmadım. Ağlayarak ömürler geçti. O gün kendi kendime söz verdim. “Bir gün çocuk sahibi olursam, onları mutlaka okutacağım” dedim. Bu, sözvermekten çok bir ant, neredeyse hayatımı adadığım tutkulu bir amaçtı.

1943 yılında evlendim. Sekiz yıl çocuğumuz olmadı. Daha sonra 2 kız, 2 oğlan 4 çocuğumuz oldu. Ne mutlu ki sözümü yerine getirdim. Dört çocuğumu da; ulu önder Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına bağlı, ona layık, namuslu ve memleketsever pırıl pırıl öğretmenler olarak yetiştirdim. Onlar, yüce önder Atatürk’ün düşünceleriyle donattıkları binlerce öğrenci yetiştirdiler. Bugün, yaşlı halimle, mutluluk ve iç huzuru içindeyim. Büyük kızım ve damadım İzmir Atatürk Lisesi’nde uzun yıllar öğretmenlik yaptılar; öbür damadım ve kızım Uşak Anadolu Lisesi’nden emekli oldu. Oğlumun biri eşiyle birlikte Salihli’de, diğeri Afyon’da yine eşiyle birlikte öğretmenlik yapıyor. Torunlarımdan biri, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, birisi İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nde okuyor. Küçük torunum, bu yıl üniversite sınavlarında Afyon birincisi, Türkiye 33.sü oldu. Onlarla gurur duyuyorum. Cümlemizin yavrularına başarılar diliyorum.

Sayın Metin Aydoğan,

Üç yıllık köy okulunda okurken, değerli öğretmenimiz Murat Pekşen, bizlere yüce önder Atatürk’ü, Kurtuluş Savaşı’nı, devrimleri büyük bir duygululukla anlatır, kendisi dahil hepimizi ağlatırdı. Kitabınızı okurken sanki o günleri yeniden yaşadım, aynı heyecanla duygulandım. Nur içinde yatsın, sevgili öğretmenim Murat Pekşen’in bizlere aşıladığı düşüncelerle, Atatürk’e olan sevgi ve heyecanım hiç eksilmeden bugünlere geldim. Ancak, Türkiye bugün, o büyük insanın bizden istediği yerde değil. Bilinçsiz yöneticiler, bu güzel ülkeyi, borcunu değil borç faizini bile ödeyemez duruma getirdiler. Merhum Aşık Veysel’in söylediği gibi, “aslan yatağı boş kalmaz”. Damarlarındaki asil kanda mevcut güçle, sizin gibi değerli yazarlar ortaya çıkar, gerçekleri korkmadan ve yılmadan ortaya koyar. Siz ve sizin gibi, yüreği vatan aşkı ve Atatürk sevgisiyle dolu, daha nice vatan evlatları ortaya çıkacak, bu güzel ülkeyi sonsuza dek koruyacaklardır. Buna, inancım ve güvenim sonsuzdur.

Sayın Metin Bey,

“Bitmeyen Oyun” adlı emek ürünü uyarıcı eseriniz beni çok duygulandırdı ve bunları yazmama neden oldu. Eserinizi, yarınları görebilen, görmek isteyen herkese okutuyorum. Okutmayı da sürdüreceğim. Duygularımı açarak gereksiz sözcüklerle vaktinizi aldığım için özür dilerim. Mektubumdaki bütün hatalarım için affınızı rica ediyorum. Ülke ve halk için gerçekleri yazan siz vatanseverleri, Allah düşmanların şerrinden korusun; sizi güçlü ve sağlıklı kılsın. Bilginiz çok, kaleminiz işlek olsun, hiç susmasın. Kalbinizdeki güzellikleri, yazıya döktüren gözlerinizden bütün hasretimle öpüyorum.

Mehmet Yalçın Ulucak-Uşak

*

Değerli Hocam Metin Bey,

İlk defa birisine mektup yazıyorum ve inanılmaz derecede heyecanla doluyum… “Bitmeyen Oyun” adlı kitabınızı Milli Güvenlik hocamız olan Erdal Albay’ım tavsiye etti. Bize bir telefon numarası vererek bu numarayı aradığınızda Metin Aydoğan’a ait kitaplara, istersek ücretsiz olarak sahip olabileceğimizi söyledi. Ben bunu duyunca çok şaşırmıştım. Çünkü hangi yazar kitaplarını okuyucuya ücretsiz olarak verirdi ki? Herneyse bu numarayı aradım “Bitmeyen Oyun Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” adlı kitabınıza bu yolla sahip oldum.

Gerçekten ben şunu söylemeliyim ki bu kitabı altınlara bile değişmem. Bu kitapla birlikte bazı şeylerin farkına vardım. Ben kitap okumayı çok seviyorum ve okuduğum kitapların hiçbiri bu kitap kadar muhteşem değil. Bu sözlerime gerçekten inanın.

Bazen okulda hocalarımızla birlikte tartışıyoruz. Onlar da her şeyin farkındalar ve benle aynı fikirdeler, birlik beraberlik içinde örgütlenerek aynen kurtuluş savaşında olduğu gibi vatanımızı savunmalıyız ve olanlara karşı sessiz kalmamalıyız…

Ülkemizde hiç hoş olmayan olaylarla karşılaşıyoruz. Mesela türban olayı, Türkiye yıllardır bununla uğraşıyor. Eşi türbanlı olan Cumhurbaşkanı olamazmış, eğer olursa laiklik elden gidermiş. Bence laikliği, ulus devleti, bağımsızlığımızı ortadan kaldıracak olan IMF ve ABD’dir. Çünkü her fırsat bulduklarında ülkemizi parçalamaya çalışıyorlar. Önemli olan eşinin türbanlı olup olmaması değil, ulusal bağımsızlıktan yana olup olmamasıdır. Buna göre karar vermeliyiz. Bence türbanlı birisi IMF’ye, AB ve ABD’ye karşı çıkıyorsa türbanının önemi yoktur, o gerçek bir yurtseverdir.

Birde şunu söylemek istiyorum ülkemizde özelleştirme fazla yaygın ve bu hiç de iyi değil. Tamam, özelleştirme yapılsın ama o kadar aşırıya gitmeden yapılsın. İngiltere, Japonya özelleştirmeye kısıtlama getiriyor ve bu çok iyi. Keşke diyorum bizim ülkemizde de özelleştirmeyi kısıtlasalar. Geçen günlerde Oyakbank yabancılara, satıldı, ben bunu duyunca çok üzüldüm keşke böyle olmasa…

Etrafıma baktığımda neredeyse herkes Avrupa Birliği’ne girmek istiyor ama ben istemiyorum. Çünkü, Avrupa Birliği’ne girersek Atatürkçülük ve Atatürk inkılaplarından uzaklaşacakmışız gibime geliyor. Zaten onlar da, bizleri istemiyor. Coğrafya öğretmenimizin bir sözü var bunu sizle paylaşmak istiyorum “Küçüklüğümde Avrupa Birliği’ne girecektik büyüdüm hala Avrupa Birliğine gireceğiz” yani kaç sene geçti aradan, onlar bizi oyalayıp duruyorlar…

Vatanımızı parçalamak, bölmek isteyenler şunu unutmasınlar, böyle bir şey yapamayacaklar, yapmaya kalkışırlarsa karşılarında koskocaman Türk gençlerini göreceklerdir.

“Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” kitabınızı bana yollarsanız çok sevinirim ve şunu söylemek istiyorum “Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” kitabınızı bana yolladığınız için size gerçekten ne kadar teşekkür etsem azdır, sağolun…

Ebru Altun, Gaz.Ticaret Meslek Lisesi-İzmir

 

 

 

 

 

 

 

 

 


YENİ DÜNYA DÜZENİ

Kemalizm ve Türkiye

 

yeni-dC3BCnya-dC3BCzeni-1

 

Sayın Metin Aydoğan,

Size birkaç teşekkür borçlu olduğumu hissediyorum. Önce, bu ülkede 33 yıldır yaşayıp, yanlış yönlendirildiğimi(zi) fark edemediğimi bana gösterdiğiniz ve bende, bilinçli bir kendimden utanma ve kızma duygusu yaşattığınız için. Sonra, sürekli bombardıman edildiğimiz gereksiz bilgiler yüzünden perdelenmiş gözlerimin ve aklımın açılmasına yardımcı olduğunuz ve uluslararası arenada ilişkilerin nasıl ve ne üzerine kurgulandığını tarihsel kökenleriyle birlikte anlamamı sağladığınız için.

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınızı, Çin Pamirlerinde bir ekspedisyon sırasında okudum. Ülkemden uzakta, çok sevdiğim dağlarda tırmanıştan arta kalan zamanlarda çadırımın içinde elimden bırakamamacasına kendimi kitaba kaptırdım ve her satırda, her sayfada, Türkiye ve dünya ile ilgili yakın tarihimizin gerçeklerini kavradım; kavrayış arttıkça, karmaşık duygular yaşadım. Bunları nasıl olur da bu kadar zaman bilmeden, duymadan, anlamadan yaşamış olduğuma şaşırdım, üzüldüm, kızdım. Ancak aynı zamanda, kitabınızla benim için böylesine özel bir ortamda buluştuğuma sevindim. Türkiye’ye her zaman duyduğum koşulsuz sevgi, bağlılık ve sorumluluk duygusu, beni derin düşüncelere itti.

Bilginin asıl kıymetinin, eyleme dönüşmesinde ve sonuca ulaşmasında olduğuna inananlardanım. Biz gençlerin de üzerimize düşeni yapmamız halinde, kitabınızda açıkça ortaya koyduğunuz gerçeklerin, Türkiye’nin geleceğinin çok daha bilinçli, planlı ve doğru şekillenmesine büyük katkıları olacağına inanıyorum.

Elinize, yüreğinize sağlık…

Nasuh Mahruki, AKUT Baş.-İstanbul

Sayın Metin Aydoğan;

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye isimli eserinizi acı ve üzüntülü duygular taşıyarak tam iki kez okudum. Daha sonra, eşim dahil olmak üzere çeşitli arkadaşlarımın okumalarını salık vererek, onlarla tartıştım. Ardından SÖYLEV’i bir kez daha okudum.

Bütün bunlardan sonra şu karara vardım. Mustafa Kemal’den sonra Türkiye’yi yönetenler birinci, biz vatandaşlar ise ikinci derecede olmak üzere o büyük ulusalcı ve anti-emperyalist insana karşı suçluyuz.

Bizler, O’nu tanımadan ve eserlerini okumadan Sosyalist olduk, Lenin’i, Stalin’i ve Mao’yu okuyup sosyalist devrim, demokratik devrim diyerek birbirimize düşüp parçalandık. Ulusal ve ekonomik çıkarlarımız aynı olduğu halde, kapı komşumuzla düşman olup öldürdük ya da öldürüldük. Önce bizi bir güzel parçaladılar, sonra da 71 ve 80 deki darbeler vasıtası ile pasifize ettiler. Ne güzel oyun.

Yeni Dünya Düzeni denen musibetin, emperyalizm olduğunu göremeyip globalleşiyoruz diyen yöneticilerimizle birlikte güle oynaya G 7 lerin yağlı kementlerine boynumuzu uzattık.

Mali bağımsızlık, denk bütçe, ulusal ekonomi, ulusal bağımsızlık diyen Kemalizm’e karşı 1925’e geri dönmek isteyen Kemalistler var diyerek suçlayıcı yazılar yazan “marksist” yazarlarımız çıktı.

Mali bağımsızlığı olmayan bir ülkenin gerçek anlamda bağımsız olamayacağını söyleyen Mustafa Kemal’in, anti-emperyalist olmadığını, eğer öyle olsa idi içerdeki kapitalizme de karşı çıkardı diyen, solcu Boğaziçi’li öğrencilerimiz çıktı.

Bağımsızlık benim karakterimdir diyen, bir büyük insanın kurduğu Cumhuriyet ülkesinde, onbeş günde onbeş yasa, yoksa para yok diyen IMF destekli bir bakanın dediklerini yapan parlamento ve bir hükümet çıktı.

Sayın Metin Aydoğan;

Olumsuzlukları uzatmak o kadar kolay ki. Ama bunları uzatmak İstiklal Madalyalı bir babanın evladı olarak bana acı ve üzüntü veriyor.

Sayın Metin Aydoğan;

Bu yazıyı kaleme alırken, amacım, kitabınızla ilgili birkaç övücü şeyler karalamak idi. Ama buna gerek yok, okuyan görür. Çünkü, güneş balçıkla sıvanamaz. Yaşayan görür.

Ama her şeye rağmen bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim. Ülkemin geldiği noktada yeni bir çıkış yolu aramaya gerek yoktur. Mustafa Kemal’in 1923-1938 arasında uygulamış olduğu, denk bütçe, mali bağımsızlık, ulusal ekonomi ve ulusal bağımsızlık ve de kendi gücüne güven, anti-emperyalizm. Bunu uygulayalım yeter, diyorsunuz. Size içtenlikle katılıyorum. Sağ olun. Saygılarımla.

Abdurrahman Evren, İş Adamı-Adana

Sayın Metin Aydoğan,

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı eserinizi alırken hiç düşünmediğim bir şevkle soluksuz okuyorum. Şu anda henüz 2.cilte yeni başladım. Belki böyle bir teşekkür yazısını, 2 kitabı birden okuyunca yazmalıydım, ama heyecanıma dayanamadım.

32 yaşındayım, kendimi bildim bileli okurum. Sayısız kitaba sahibim ve okumaya, okuyana, okutana büyük değer veririm. Sizin kitabınızda yakaladığım değer, ihtiyaç duyduğum gerçekçi bilgilerle ilintili çok sayıdaki kitabın özünü içeriyor olmasıdır. Kaleme aldığınız eser bence kesinlikle okullarda ders kitabı, en azından yardımcı ders kitabı olarak okutulmalıdır.

Hızla etik değerler ve karakter erezyonuna uğrayan Türk Gençliğinin kendisinin ve ülkesinin dünya düzenine karşı yerini alması, dostunu düşmanını tanıması, kötülüğün çok yakınlardan gelebileceğini bilmesi açısından (insanın aklına yüce Atamızın Türk Gençliğine Hitabesi geliyor) tereddütsüz sizin yarattığınız ve para değerleriyle ölçülemeyecek eseri okumaları gerekiyor. Eseriniz bence zorla müfredata konulmalıdır. En kısa zamanda sizinle tanışmak ve eserlerinizi imzalatma fırsatını, şansını vermeniz umuduyla Kemalist bir Türk genci olarak çalışmalarınız için teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

Başar Silare, İşletmeci-İzmir

Sayın Metin Aydoğan,

Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye başlıklı müthiş kitabınız için sizi tebrik ediyor, teşekkürlerimi sunuyorum.

Kitabınızı bu hafta keşfedebildim, birinci cildi büyük bir heyecanla okudum. Bildiğimi sandığım şeyleri aslında derinliğine hiç de bilmediğimi sizi okuduğumda anladım. Özellikle Kurtuluş Savaşı ile ilgili bölümleri gözlerim dolarak okudum.

Ben 34 yaşındayım. Kurtuluş Savaşı için duygulanmak unuttuğum, okul yıllarımda kalmış bir duyguydu. Bu ülkenin nasıl kurulduğunu bana hatırlattınız. Üstelik hiçbir gereksiz övgüye girmeden, kanıtlarıyla, soğuk kanlılıkla…

Kitabınızı kamuoyuna biraz daha tanıtmanız faydalı olacaktır. Ne mutlu size, çevresini aydınlatan gerçek bir aydınsınız. Darısı benim de başıma. Bunun için tavsiyeleriniz olursa çok sevinirim. Size, ailenizle birlikte sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum efendim. Saygılarımla

Hakan Tuncel, İletişim Danş.-İstanbul

Sayın Aydoğan,

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı kitabınızın birinci cildini biraz önce bitirdim.

Biraz sonrada ikinci cildi okumaya başlayacağım. İkinci cildin de konu başlıkları çok ilgi çekici.

Aslında bu yazıyı onu da bitirince yazmam belki daha doğru olurdu. Ancak ilk bölümdeki konular ve işleyiş tarzınız çok hoşuma gitti. Konu başlıklarının içerikleri başlı başına bilgi hazinesi. Akıcı bir dille yazılmış olması da okuyucu için ayrı bir şans.

Kemalizmi bu kadar net aktarmanızın onu anlamakta güçlük çekenlere yardımcı olacağına (anlamak isteyenlere) inanıyorum.

“Bitmeyen Oyun” da çok faydalı bir eser.

Sayın Vural Savaş’ın kitabınız için kullandığı “Her Türk aydınının mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum” ifadesini bu fırsatla ona da teşekkür ederek saygıyla yadediyorum.

Duygularımı sizinle paylaşmak istedim, yazdım.

Bir okurunuz olarak sizleri seviyor ve çalışmalarınız için teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygıyla.

Kamil Ali Savaş, Afyon Gıda San.Ve Tic. A.Ş.,Gen.Md.-Afyon

Sayın Metin Aydoğan,

Bitmeyen Oyun ve Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye (1.Kitap) kitaplarınızı okudum. 2.Kitabı okumayı beklemeden, düşüncelerimi yazmak sabırsızlığını gösterdim.

Büyük bir emek ve bilinç ürünü olarak ortaya çıkan bu eserlerdeki, düşünce, duygu ve yorumların; sizin yaşam biçiminizi de yansıttığını düşünüyorum. Başka türlüsü, bu tip eserlerin ortaya çıkmasına olanak tanımazdı.

Yakın tarihimize ve onun yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk’e olan ilgim nedeniyle, elimden geldiğince okuyup, öğrenmeye çalışıyorum.

Şunu anladım ki: geçmişi, özellikle feodalite dönemini, Osmanlıyı, Avrupa’daki aydınlanma dönemini, kapitalizmin emperyalizm aşamasını ve Rus Devrimi’ni bilmeden, Atatürk’ü ve O’nun Anadolu’daki devrimini anlama olanağı yoktur.

Atatürk’ü anlamak isteyenlere ya da ayakları havada Atatürkçülük yapanlara bunu hep söylemeye çalışıyorum.

Kendime de hep şu soruyu soruyorum: Ülkeyi 1950’den bu yana yönetenler, kendilerinden önceki dönemde ve daha zor koşullarda, başarısı yaşanarak kanıtlanmış bir kalkınma modeli varken, büyük önderin yolunu neden terk ettiler. Bu ihaneti nasıl yaptılar. Nedenleri ve nasılları elbette ki biliyorum. Ancak, yine de içimdeki isyan, bu soruları bana sorduruyor.

Bu ihanetleri yapanlar için söylüyorum: İnsan yaşamı o kadar kısa ki, ulusun ve ülkenin geleceğini bu ihanetlerle karartmaya değer miydi?…

Mehmet Erol Mahmutoğlu, Eczacı-Sivas

Sayın Metin Aydoğan

Marquez’in “Yüzyıllık Yanlızlık”ı anlatışı insanlığa nasıl bir armağan ise “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” ile yüz yılın sorgusunun ortaya konması da o derece önemli bir armağan bana göre… Zira, iki ciltlik bu kitaptaki düşünce çerçevesi, uygarlık düzeyini gerçekçi bir yaklaşımla ortaya koyuyor.

Bugüne dek sosyolojik, ekonomik, siyasi, ayrı ayrı yapılan değerlendirmelerin, sorun tespitlerinin, tarihin neden sonuç ilişkisi içinde tek bir çerçevede ortaya konması, inanılmaz bir netlik kazandırıyor, yaşananlara… Ve hız çağında sis bulanıklığında yaşayan, anlamlandırma güçlüğü çekenlere, berrak bir çözüm sunarak; “ideolojilerin öldüğü”, “ütopyaların son bulduğu” karamsarlık taarruzunda, görmezden gelinmeyecek bir umut ışığı yakıyor…

Sizin ortaya koyduğunuz yüzyılın sorgusundan yola çıkarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da kendilerini sorgulayacağından eminim… Zira, algılara yüklenen gecikmişlik duygusu içinde yaşanan sıkıntılar, küçük sistem sorgularını getirirken, gündeliğin içinde havada kalan sorguların temel nedenlerle buluşmasına büyük katkı yaptınız. Yeni bir yüzyıla girmişken yaşanacakları anlayabilmek için anlamlı bir başvuru kaynağı ortaya çıkardınız, Teşekkürler… Saygılarımla…

Semra Topçu, Gazeteci-Ankara

Sevgili Metin Aydoğan

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye ve Bitmeyen Oyun adlı kitaplarınız, geçen yıl Yeniden Müdafaa-i Hukuk dergisine uğradığım günlerden birinde geçmişti elime. Kitap satan dükkanları dolaşmadan elime geçen ilk kitap bunlar oldu.

Çok büyük bir coşku duydum kitapları okurken. Yeni dünya düzenine ilişkin kafamda oluşan sorular vardı, daha önceleri. Kitapları okuyup bitirdikten sonra, tek bir soru yanıtsız kalmadı. Bilgilenip, aydınlandım. Bilgi ile donandım. Yeni dünya düzeni adı verilen emperyalizme karşı ulusal çıkarlarımızı savunabileceğim, elimde güçlü bir silah var artık. Kitleleri aydınlatanların başta yapması gereken en önemli görevlerden biri de budur bence. Bilgi denen o güçlü silahı insanların eline vermek. Bunu yapabilene ne mutlu.

Dünyada icat edilmiş silahların en güçlüsü bilgidir. İnsanlar bu silahı doğru kullanmasını bilirse, hiçbir güç ve silaha yenilmezler. Bilgi üreticisi, öğreticisi, uygulayıcısı olan Mustafa Kemal, ülkesinin koşullarına uygun olarak bilgiyi en doğru biçimde kullanan bir önderdir. O’nu yenilmez kılan da bu olmuştur.

Bilgiden yararlanabilmek, yararlandığından yeni bilgi üretmek, ürettiğini iyi öğrenmek, doğru kullanmak bir zeka işidir hiç kuşkusuz. Zeka ise rededilmez bir gerçek. Bir aydınlatıcı olan Metin Aydoğan’ın, bilgi denen o güçlü silahı iyi öğretmesi ve doğru kullanması bizleri umutlandırıyor. Umudumuz sizin bizlere özümsettiğiniz Kemalizm’dedir. Kurtuluşumuz, tek çıkar yol olan, Kemalizm’le olacaktır. Buna yürekten inanıyoruz. Bu umut yaşatıyor bizleri. O umudu yüreğimizde taşımasak, emperyalizmin ülkemizde yarattığı vahşete nasıl dayanabilirdik ki!…

Aydınlanmaya gereksinim duyulan bir dönemde, yeni dünya düzeni aldatmacası bir afyon gibi beyinleri uyuştururken, tam zamanında, yaşanan rezalete karşı koyacak kitaplar ürettiniz. Aydınlarımızdan bunu umuyor, bekliyorduk. Bunu siz yaptınız; umudumuzu boşa çıkarmadınız. Beyinleri uyuşturan yeni dünya düzeni afyonundan kurtaracak ilacı, vakit çok geç olmadan elimize ulaştırdınız. Bu yapıtlar zehirin panzehiri oldu. Diliniz, eliniz, beyniniz dert görmesin. Bizi gerçekten aydınlattınız sevgili Metin Aydoğan.

Sabahtan akşama, akşamdan sabaha dek TV de kanal kanal dolaşan yeni dünya düzeni kalemşörleri, biri diğeri ile yarışarak anlattıkları düzmecelere, aldatmacalara bundan böyle inanan insan bulamayacaklardır pek. Öyle anlaşılıyor ki, işleri epey zor. Düzenlerine ve düzdükleri övgülere, kendilerinden başka kimseyi inandıramayacaklar artık. Halkımıza bu afyonu kolay kolay yutturamayacaklar. Yeter ki, Metin Aydoğan’ın ortaya koyduğu eser okunsun, incelensin. Tüm içtenliğimle inanıyorum buna.

Anadolu halkının yanık bağrı, verimli topraklar gibidir. Mustafa Kemal’i yetiştiren o yanık bağır, hala, bıkıp usanmadan nice aydınlatıcılar yetiştirdi. Yetiştiriyor da. İşte bak, o bağır bir aydınlatıcı daha yetiştirdi. Metin Aydoğan’ı çıkardı. Verimli toprağın bol olsun ey Anadolu halkı, ey yüce halk!… Kurak ve çorak kalma. Hep öyle ol!…

Ülkemizin içine düştüğü durum Mustafa Kemal Devrimi’nin bir sonucudur diyor kimileri. Amaçları belli; Mustafa Kemal’den ve devrimlerinden insanları soğutmak. Osmanlının son döneminde yaşanan tüm olumsuzlukları ortadan kaldıran, bağımsız yeni bir devlet kuran, ellili yıllarda da hepten önü kesilen devrim; nasıl olur da, kaldırdığı olumsuzluklara benzer bugünkü olumsuzlukları yaratabilir. Devrim, önderini yitirdikten sonra, başlangıçta olduğu gibi yolunda yürümedi ki, bugünkü durum onun bir sonucu olsun. Kırklı yıllarda ilkeleri budanmaya başlayan devrim, yoluna konan engellerden, aksak topal yürüyerek güçlükle ellili yıllara varabildi ancak.

Mustafa Kemal’e karşı olan, devrimini bir türlü içlerine sindiremeyen ve dışarıyla bütünleşen işbirlikçiler, ele geçirdikleri iktidar olanaklarıyla, devrimin yolunu tümden tıkadılar, yürümesine engel oldular. Onunla da kalmadılar. Günümüze dek dönüşümlü olarak geldikleri iktidarlarda, devrimin onbeş yıla sığan o büyük kazanımlarını, hoyratça, har vurup, harman savurdular.

Ülkeyi bu duruma getirenler, şimdi kendilerini temize çıkarmak için, ülkeye verdikleri zararı, yaptıkları kötülükleri el altından devrime yıkmak istiyorlar. İşledikleri tüm günahlar devrime yıkılsın ki, kendileri temize çıkıp ak pak olsunlar. Ak pak olsun demekle ak pak olunmuyor. Balkanlardan, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşına, ikibuçuk milyon Anadolu insanının döktükleri kanı hiçe sayanlar, tokuçlana tokuçlana sodalı, deterjanlı sularda yunsalar, kazanlarda fokur fokur kaynatılsalar, bu ülkeye verdikleri zarardan, yaptıkları kötülüklerden asla arınmazlar. Arınamıyorlar da.

Yeniden Müdafaa-i Hukuk’un düzenlediği kitap şenliği için Kaş’a giderken, dağların denize değen etek uçlarında kıvrılarak gelen yol, beri yüze dönünce, dağların arasından dolana, büküle giden köy yollarına ve dağlara baktım. Uysal ve görkemli bir duruşları, kahırlı ama soylu bir görünüşleri vardı. Tarihi ansıttı bana. Beni alıp 1919’a götürdü. O günleri anlatmak istiyordu sanki!… Ta ötelerde, uzaklarda bağımsızlık savaşında düşmana sıkılan kurşun seslerini duyar gibi oldum bir an. O soylu dağlarda takılı kaldı gözlerim; oralarda bir yerlerde ayak izleri aradı durdu. Bağımsızlık savaşçılarının Kuvva-i Milliyecilerin ve Mustafa Kemal’in ayak izlerini aradım. Ve bu izleri; yoksul ama onurlu, olanaksız ama direngen, sabırlı ama asla yenilmeyen Anadolu insanının soluğunu duyarak Torosların doruklarında gördüm. Duygulandım ve umutlandım.

Beni coşturan ve umutlandıran duygularla geldim Kaş’a. Çobanoğlu Pastanesinde çalışan Antep’li genç arkadaşın ikram ettiği çayı içip dinlenirken, kitap şenliği için koşuşturan genç insanları gördüm. Köy kahvelerinde yapılan toplantılarda, köylülerin bilinçli tepkilerini gördüm.

Köylü ve kentli, genç ihtiyar herkes, kendi anlayış ve üsluplarıyla sizin yazdıklarınız gibi konuşuyorlardı. Tütünden, pancardan, ithal tohumdan, sosyal güvensizlikten ve eğitimin yetersizliklerinden bahsediyordu insanlar. Sizin yazıp söyledikleriniz, her alanda yaşanıyordu. Emeğini tarlaya gömen köylüler kızgın ve öfkeliydi. Bir dokununca, bin ah işitiyorduk. Ah vah etmenin, sövüp saymanın da bir şey değiştirmediğini biliyorlardı. Tüm bu olumsuzlukları temelden değiştirecek gücün, örgütlü bir mücadele vermekte olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamışlardı. Beni sevindiren, pancarda verimi düşüren nedenin ne olduğunun ayırdına varmalarıdır. Kaş’tan gerçekten umutlanarak döndüm.

Kuvva-i Milliye ruhunu taşımayan particilerin de, parti sevdasına düşenlerin de söylemlerini kös dinler oldum. Boş sözleri sevmiyorum. Öylelerini çok gördük, çok dinledik, dinlemeye de devam ediyoruz, ne yazık ki. Yeri geldiğinde sözümü hiç sakınmadan söylüyorum. Bağımsızlık ruhunu taşımayan insanlar, 1919’u duydukları zaman yüzlerinin anlamı da takındıkları tavır da dakikasında değişiveriyor, ihanete giden bir aymazlık içine giriyorlar.

Sıradan bir insanın sıradan düşüncelerine önem verirseniz beni çok sevindirirsiniz. Sizi ve kitabınıza katkı koyan sevgili ailenizi tanımak benim için büyük bir onurdur. Bu onuru her zaman taşıyacağım. Yarattığınız eserler, Türkiye’nin zor döneminde değeri ölçülemeyecek bir etki yaratmıştır. Türk ulusu hizmetinizi hiçbir zaman unutmayacaktır. Saygılarımla.

Melahat Yılmaz, Emekli Öğr., Bor-Niğde

Sayın Aydoğan;

Ben askeri lisede okuyan bir öğrenciyim. Kitaplarınız olan “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” ile “Bitmeyen Oyun ve Türkiyeyi Bekleyen Tehlikeler”i büyük bir beğeni ve istekle okudum. Kısa olan 19 yıllık yaşamın boyunca nelerden bihaber olduğumu sizin sayenizde öğrendim. Daha önce bana çok yabancı olan tanım ve kavramları, bilimsel güvenilirlik ve gerçek boyutlarıyla sizden öğrendim.

Bir askeri öğrenci olmama karşın, Atatürk’ün gerçekte ne yaptığını, ne söylemek istediğini, bize nasıl bir devlet yapısı emanet ettiğini ve nasıl bir dâhi olduğunu sizin sayenizde pekiştirdim ve bilincime yerleştirdim. Kitaplarınız, bence her Türk gencinin sahip olması gereken “Atatürkçü” düşünceyi, her boyutuyla kavramamı sağladı ve birçok konuda bakış açımın değişmesine neden oldu.

Kız arkadaşım başta olmak üzere tüm arkadaşlarıma kitaplarınızı önerdim ve birçok konuda düşünce birliğine vardığım, Atatürkçü düşünceyi kavramış yeni dostlar edindim. Size belki yabancı gelebilir ama eskiden geceleri yaptığımız yatakhane sohbetlerinde konuştuğumuz konular günlük sıradan olaylarken; şimdi Kemalizmi, Atatürk’ün devletçiliğini, ülkemizin sorunlarını ve Ata’mızın büyüklüğünü konuşuyoruz. Kitaplarınız bizlere gerçekten bir rehber oldu.

Okulumuz kitap satış merkezine kitaplarınızı getirmeye başladık ve pek çok arkadaşımızın kitaplarınıza gösterdiği ilgiyi gördük. Değişen görüşlerimiz, değer yargılarımız, sohbetlerimiz ve en önemlisi bilincimizin gelişen düzeyini sağladığı için kitaplarınıza ve onu yaratan size çok şey borçluyuz. Herşey için teşekkürler.

Ayhan İncesu, Askeri Lise Öğr.

Selamlar Sayın Metin Aydoğan

Önce kendimi tanıtayım. Adım Eray Eralp, 22 yaşındayım ve Bilkent Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümünde yüksek lisans öğrencisiyim. “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” başta olmak üzere, kitaplarınızın hepsini büyük bir heyecan ve dikkatle okudum ve çok beğendim. “Yeniden Müdafaa-i Hukuk” dergisindeki yazılarınızı da ilgiyle izliyorum. Ülkeme ve dünyaya karşı bakışımı, sağlam bir temele oturtmamı sağladınız. Şimdi kendimi, ülkeme yararlı olmada daha donanımlı hissediyorum; özgüvenimi pekiştirdiniz; size çok şey borçluyum.

Sayın Aydoğan, içinde bulunduğumuz koşulların sıkıcılığına karşın biz Bilkent’li gençler boş durmuyoruz. Okuldaki çalışmalarımızın yanında, dışa dönük olarak neler yapabileceğim konusunda sürekli kafa yoruyorum. Siz ve sizin gibi yurtsever aydınlar, ülke gerçeklerini ve Atatürkçülüğün başarılarını, herkesin anlayabileceği biçimde bilimsel kanıtlarıyla ortaya koyuyorken, seçimlerin şu sonucuna bakınız. Dün geceden beri kahroluyorum. Daha fazla çalışmamız, daha fazla çaba sarfetmemiz gerek; bunu açık olarak görüyorum.

Düşünceleri yönünde davranan bir insan olmak için, bir ilk adım olmak üzere, sizin düzenli olarak yazı yazdığınız “Yeniden Müdafaa-i Hukuk” dergisinin Ankara temsilcisi olmak için Sayın Çetin Yetkin’e başvurdum; sağolsun bu yetkiyi bana verdi. Dergiyi okulda ve Ankara’da tanıtmak ve dağıtmak için çaba harcıyorum. Ülke yararına olan çalışmalarımı şimdi ve gelecekte sürdüreceğim. En büyük güç kaynağım, Türk halkına karşı duyduğum ölçüsüz sevgim ve Mustafa Kemal’e olan saygımdır. Yöneldiğim yolu aydınlatıyorsunuz. Bunu bilmenizi isterim.

Sn. Aydoğan, Atatürk’ün başlattığı devrim, bütün ihanetlere ve bütün karşı koymalara rağmen sürecektir. Çünkü sizin gibi gerçekleri ortaya koyan yurtsever aydınlar ve bizim gibi, geleceğine sahip çıkmak isteyen gençler tükenmeyecektir.

Kendinize lütfen iyi bakınız. Unutmayınız ki ülkemizin geleceğini belirleyecek olan biz gençlerin size çok ihtiyacı var. Saygı ve sevgilerimle..

Eray Eralp, Bilkent Üni.-Eğit.Bil.Böl.

Sayın Metin Aydoğan

Kitaplarınızın tümünü okumayı sabırsızlıkla bekleyen bir askeri lise öğrencisiyim. Zamanın çok sınırlı olduğu ve ders çalışmayla yüklü bir öğrenim yılı geçirdim. Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi, geceleri bile okuduğumdan olacak, bir dersten geçer not alamamışım. Dün sınavı geçtim ve yaz tatiline girdim. Şimdi kitaplarınızı doyasıya okuyacak bol zamanım olacak.

Artık bir Harbiyeliyim. Daha sağlıklı düşünen, sorumluluk bilincini daha çok geliştirmiş bir genç olarak, Atatürkçü bir subay olmak üzere, Mustafa Kemal’in de okuduğu Harp Okulu’na gidiyorum. Ben ve arkadaşlarım, kitaplarınızla tanıştığı için, Atatürkçülüğü özünden kavramış olarak o büyük ocağa gidiyoruz. İnanıyorum ki eserleriniz sayesinde daha nice Atatürkçüler yetişecek ve bu ülkenin kaderine yön verecekler.

Eserlerinizle ulusal bilinç üzerinde yarattığınız etkinin, size ne kadar büyük bir mutluluk verdiğini anlıyor ve size imreniyorum. Ne mutlu size. Dilerim, ileride ülkem için yararlı işler yapar ve farklı biçimlerde de olsa, bu mutluluğu ben de yaşarım. Bitmeyen Oyun’un kurmay olacak subayların okuyacağı kitaplar listesine alınması, yazarı için ne gurur verici bir olaydır. Kitabınızı kim listeye almışsa, o gerçekten sağduyulu ve üzerine düşen görevi yapan, vazife bilincini yakalamış birisiymiş; onu da kutlamak gerek.

Yarın eve gidiyorum. Kitaplarınızın tümünü daha önce eve yolladığım için onları kardeşim, annem ve babam benden önce okudular. Onları biraz da kıskanıyorum. Mektubuma cevap vermeniz, beni çok mutlu etti. Ülkemizi ve geleceğini etkileyen konularda bir sorum olduğu zaman, size tekrar yazabilir miyim? Eğer yazarsam sizi rahatsız eder miyim? Sizi, ülke ve dünya sorunlarına serinkanlı, bilinçli ve tamamen objektif yaklaşan bir “dostum” olarak hissediyorum. Ve bu beni yeterince mutlu ediyor. Yaptıklarınızın karşılığını bizler de ancak ülkemiz için birşeyler yaparak ödeyebileceğimizi düşünüyorum.

Aydınlık, bilinçli, Kemalist, uygar ve bağımsız bir Türkiye için sizin gibi insanlara, bu ülkenin ve bizlerin çok ihtiyacı var. Lütfen kendinize iyi bakınız ve yolumuzu aydınlatan eserler üretmeye devam ediniz. Saygılarımla.

Erdal Akçicek, Askeri Lise Öğr.

Sayın Metin Aydoğan,

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye başta olmak üzere tüm kitaplarınızı okudum. Yazdığınız kitaplar sayesinde, perde arkasındaki gerçekleri gün ışığına çıkartarak milletimize ne kadar yararlı olduğunuzu belirtmeme gerek yok sanırım. Günümüzde, ülkemiz üzerinde tezgahlanan küresel oyunları, hiç korkmadan, kimseden çekinmeden dile getirebilen insanlar bulmak neredeyse imkansız hale gelmişti; bize cesaret verdiniz.

Kitaplarınızı bir solukta okudum ve tüm tanıdıklarıma verdim. Sonunda hepsinin yüzünde, bir kitabı bitirmenin mutluluğu yerine sadece korku ve endişe vardı. Çünkü kitaplarınızı okumadan önce, gerçeklerin bu kadar acı, tehlikenin bu kadar yakınımızda olduğunu bilmiyor ve bilgisizliğin geçici “mutluluğunu” yaşıyorduk. Huzurumuz kaçtı, ama bilgilenmiş olmanın özgüvenine kavuştuk. Bunu sağladığınız için size teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

Gül Dereli, İst.Üni.Uluslararası İliş.Böl.

Sayın Metin Aydoğan

Ben 18 yaşında bir gencim. İsminizle ilk kez Sn.Vural Savaş’ın Militan Demokrasi kitabında karşılaştım. Daha sonra arkadaşlarımdan sizin ve kitaplarınız hakkında çok şey duyunca bir arkadaşımdan Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi aldım ve okumaya başladım. Kitabı elimden bırakamıyorum. Bu kadar kapsamlı ve bilgi yüklü bir kitabı bu kadar kolay okuyacağımı hiç düşünmemiştim.

Kitabınızda dünyanın ve ülkemizin sorunlarını çok doğru ve çok güzel bir biçimde ele almışsınız. Ben ve arkadaşlarım, Kemalizmi tam olarak anlayan ve anlatan kitaplarınıza ulaşabilen şanslı kişileriz. Oysa Kemalizm, gençlere eksik ve yanlış olarak öğretiliyor; bunu kitabınızı okuyunca çok açık olarak gördüm. Şu anda gençler Atatürkçülüğü öğrenmeyi ve anlamayı zulüm olarak görüyorlar. Bize ne kadar çok şey kazandırdınız bir bilseniz.

Halkımızın okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Basın-yayının niteliği ortada. Sanki Türkiye’de yayımlanmıyorlar, dışarda basılıp Türkiye’ye getiriliyorlar. Yarattığınız eserlerle, bu eserlere ulaşabilen bizleri aydınlattınız. Ancak, daha çok şey yapılmalı ve gerçekleri Türk halkına ulaştırarak, onları da aydınlatmalısınız. Ben de elimden geldiği kadar çevreme ulaşıyor, kitaplarınızdan öğrendiklerimi onlara anlatıyor ve daha fazla ne yapabilirim diye sürekli düşünüyorum; ülkem ve insanlarım, emperyalizmin sömürüsünden, gerilik ve gericilikten nasıl kurtulur; Türk ulusu Atatürk’le yeniden kucaklaşıp büyük işleri yeniden nasıl gerçekleştirebilir diye kafa yoruyorum. Ben ve arkadaşlarım, bizden gizlenen gerçekleri okuyup öğrenerek, Türkiyemiz için neler yapabiliriz sorusuna cevap arıyoruz.

Sizi Atatürkçülüğümün tüm coşkusuyla selamlıyor ve kutluyorum. Bize yükselecek olan ulusal mücadelede gerekli olan en değerli gücü, bilgiyi veriyorsunuz. Saygılarımla.

Ömer Karakoç, Bandırma-Balıkesir

Sayın Metin Aydoğan

Büyük basın-yayın organlarınca yürütülmekte olan psikolojik savaşın etkisinde kalmak oldukça kolay. Her yaştan, her konumdan insanlar rahatlıkla yanlış yönlendirilebiliyor, çıkarlarını ve geleceklerini göremez hale getirilebiliyorlar. Aldatıcı propagandaların ve psikolojik savaşın yıkıntıları altından sayenizde çıktım.

Bazı konularda doğruyla yanlışı yer değiştirerek biliyormuşum. Bu acı gerçeği eserlerinizi okuduktan sonra gördüm ve büyük bir öfke duydum. Bize neler öğretmişler, gerçek dışı uydurmalarla bizi nasıl etkilemişler, hayret doğrusu. Şimdi büyük bir hırsla ve daha çok okuyarak, kendimi ve çevremi aydınlatmaya çalışıyorum. Karşımızda ülke çıkarlarıyla adeta alay eden, az ama etkili bir grup ve bir mütareke basını var. Bunlara karşı halkımızı aydınlatmak için çok çalışmalıyız, ben çalışacağım.

20.Yüzyılı, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye ile sorguladım. Bitmeyen Oyun ile diziyi tamamlıyorum. Kitaplarınız bir bütün olarak, gerçek bir bilgi hazinesi ve bir “şaheser”dir. Biz gençlerin doğru bilgiye meğer ne kadar çok ihtiyacı varmış. Bana kazandırdıklarınız için kendimi size karşı borçlu hissediyorum. Sizi hiçbir zaman unutmayacağım.

Kitaplarınızda bir genel tutum dikkatimi çekti. Araştırma ve incelemeyi yapıp kuramsal bir çerçeve oluşturmuş ancak sonuç çıkarmayı okura bırakmışsınız. Geleceğe dönük eylemler, yeraltı kaynaklarımız için yapılması gereken işler ve ülke dinamiklerinin birleştirilmesi konularında somut önermelerde bulunsanız acaba daha iyi mi olurdu diye düşünüyorum. Böyle bir çalışma yapmayı düşünüyor musunuz? Yeni eserlerinizi dört gözle bekliyorum. Saygılarımla.

Behiç Kula, ODTÜ Bilg.Müh.Böl., Hazırlık Sın.

Sayın Metin Aydoğan,

Adım Aykut Karakule, Harp Okulu öğrencisiyim. Size çok önceden ulaşmak istiyor ve kitaplarınız için sizi kutlamak istiyordum. Ancak övgüden başka bir şey yazamayacağım ve herkesin görüp teslim ettiği bir başarıyı kutlamaktan öteye gidemeyeceğim için yazmadım. Bugün, iki arkadaşımın daha elinde gördüm şu “yeşil kaplı iki ciltlik şaheserinizi”.

Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kitabınızı bana öneren bölüm öğretmenimin sözleri aklıma geldi. Aslında bu sözleri size belki iletmemem gerekirdi ama olumsuz gidişe duyduğu öfke ve size olan hayranlığı açıkça belli olan öğretmenim bana, “BAK OKU, İŞTE METİN AYDOĞAN. SEN OKUMAZSAN, SAHİP ÇIKMAZSAN YARIN O DA YALNIZ KALACAK ONU DA ÖLDÜRECEKLER!”

Bu sözler aklımdan hiç çıkmayacak. Ben, ülkem için ölümü, bilerek göze alan bir mesleğin insanıyım. Bizler gerçek boyutunu bize yeniden hatırlattığınız Mustafa Kemal’in yetiştiği ocakta nefes alıyoruz. Bu ülke için canımızı vermeye hazırız. Eserleriniz, ulusal bilincimizin güçlenmesinde değeri ölçülmeyecek katkılar sağlamıştır. Size teşekkür ederiz.

Sayın Aydoğan, kitaplarınızdan aldığım hızla, inanın artık çok okuyor ve çok düşünüyorum. Bugünkü sıkıntılı dönemi, bilgiye dayalı bilinçle aşacağımıza inancım tamdır. Sizin değerli vaktinizi fazla çalmak istemiyorum, buna borç da diyebilirsiniz. Şu anda, ülkeme olan hizmet borcumdan, size olan zaman ve Akçay kitabevine olan kitap taksitlerimden başka kimseye borcum yok. Saygılarımla.

Aykut Karakule, Harp Okulu Öğr.

Değerli Yazar Metin Aydoğan

Çukurova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisi olarak, yapmakta olduğum dönem ödevim için bana, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı kitabınızı okumam önerilmişti. Kitabınızı bir solukta okudum. Bu büyük eseriniz ödevim için çok yararlı olduğu gibi, bunun çok ötesinde, dünyaya bakışımı değiştirdi, sanki bambaşka bir insan oldum. Kendimi şimdi çok bilgili ve bilinçli hissediyorum. Kitabınızı bana öneren insana, yaşamım boyunca teşekkür borçlu olacağım.

Eserinizi okumanın verdiği heyecanla yazdığım ve çalışmam için yardım isteyen mektubumu, çok ümitsizce ve sadece şansımı denemek amacıyla yazmıştım. Benimle ilgilenmeniz, aklımın ucundan bile geçmiyordu. Düşünsenize, koskoca bir yazar Özlem Özcan’ı arayacak. Ancak, siz gecikmeden yanıt verdiniz ve yardımcı olabileceğinizi yazdınız. Bana verdiğiniz heyecan ve güven sonsuzdur, sağolun. Mektubunuzu değerli bir anı olarak saklayacağım.

Toplumumuzda, gençleri bilgisiz gören ve onların birşey yapamayacağına inanan insan sayısı çok fazla. Gençlere kapalılar ve onları gerçekleri görmeyen, bu nedenle sürekli nasihat verilmesi gereken cahil insanlar olarak görüyorlar. Sizin gibi düşünen ve davranan çok az insan var. Şu an size olan hayranlığım daha çok artmış durumdadır. Herşey için size çok teşekkür ediyorum.

Ödevim bittiği zaman, bir örneğini size göndermek istiyorum. Tabii sizi sıkmazsam? Ayrıca sizden son bir şey daha isteyeceğim. Eğer kısmet olur da Adana’ya gelirseniz, sizinle mutlaka tanışmak ve sohbet etmek isterim. Umarım bu onuru kazanmamı bana çok görmezsiniz.

Size, bana kazandırdıklarınızı anlatmak için aşağıdaki kısa öyküyü gönderiyorum. Dilerim ülkemizde, daha çok kişi, sizin yaptıklarınızı bu öyküdeki anlayışla yapar ve ülkemiz aydınlık bir geleceğe doğru ilerler.

“Birgün sormuşlar ermişlerden birine: Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce, sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken kaseler içinde sıcak çorbalar ve arkasından da ‘derviş kaşıkları’ denilen bir metre boyunda kaşıklar vermiş sofradakilere. ‘Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz’ diye bir de şart koşmuş.

‘Peki’ deyip içmeye girişmişler. Fakat, o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. Sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine ‘şimdi’ demiş ermiş: Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu kez. ‘Buyurun’ denilince, her biri uzun kaşıklarını çorbaya daldırdıktan sonra karşısında oturan kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

‘İşte’ demiş ermiş ve eklemiş: Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşlerini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır.”

Sahip olduğunuz bilgi hazinesini bizlerle paylaşıp beynimizi doyurduğunuz için size çok teşekkür ediyorum. Sağlıklı ve mutlu kalın. Bizlere bilgi ulaştıran kitaplar yazmaya devam edin. Saygılarımla.

Özlem Özcan, Çukurova Üni.-Adana

Sayın Aydoğan,

Kitabınızı okuduktan sonra, kitaplığımda saklayamazdım. Ekteki notu yazarak arkadaşlarıma gönderdim. Bu değerli çalışma için size ne kadar teşekkür etsek azdır. Sağolun, varolun…

Bugün diğer dört kitabınızın da siparişini verdim. Yeni eserlerinizi bekliyoruz. Sağlıcakla kalın, selam ve sevgiler…

Arkadaşlarıma gönderdiğim not şöyledir: “Metin Aydoğan’ın iki cilt halinde 964 sayfada hazırladığı ve hiç bir telif ücreti almadığı Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı eserini okudum. 24 milyon liraya sahip olduğum bu eşsiz eseri, kitaplığımda saklayamazdım. Saklasaydım verilen emeğe ve Metin Aydoğan’a haksızlık olurdu. Okuduğum birçok kitabın adını hatırlayamazken, kitaplığımda yer almayacak olan bu eseri unutmayacağım.”

Kitabı üç haftada okudum ve bugün bitirdim. Bildiğim birçok şeyi yinelerken, bilmediğim çok şey öğrendim. Bu kitabın elden ele dolaşarak herkes tarafından okunması gerektiğine inanıyorum. Bunun için, okumayı seven ve en kısa sürede okuyacağına inandığım arkadaşlarıma, onun da kendi arkadaşına göndermesi istemiyle yolluyorum.

Kitabı her okuyan, adını soyadını, kitabı bitirdiği tarihi yazarak imzalasın. Elli kişi tarafından okunduktan sonra kitabın, değerli dostum ve arkadaşım sevgili Ö.Özhan İskenderoğlu anısına yaptırdığımız kitaplıkta yer almasını istiyorum. Bu nedenle ellinci okuyucunun kitabı, Halk Eğitim İlçe Müdürlüğü Kemah/Erzincan adresine göndermesini özellikle rica ediyorum.

A.Uğur Gökalp, Kemah/Erzincan

Değerli Hocam Sayın Metin Aydoğan,

Ben Antalya’dan yazıyorum. 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. Bugüne dek yalnızca roman, öykü ve şiir okumuştum. Ancak, altı ay önce kız arkadaşım sizin Bitmeyen Oyun adlı kitabınızı armağan etti. Ve o günden beri de roman okuyamaz oldum, ne yazık ki.

Son olarak Yeni Dünyü Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi okudum. Yeniden Müdafaa-i Hukuk’ta yazdığınızı duydum ve bürosuna gittim. Haydar Çakmak beyle tanıştım ve eski sayılar dahil tüm yazılarınızın fotokopilerini çektirdim. Şimdi onları okuyacağım.

Yazdıklarınızdan inanın çok şey öğrendim. İnsan okudukça öğrendikçe, kendini daha bir başka (güçlü ve mutlu) hissediyor. Ve bunun yanında insanın içinde, kendisine bilgi ulaştıran insana karşı bir sevgi, saygı ve tanımlaması güç değişik bir bağ oluşuyor. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” özdeyişinin anlam ve değerini şimdi daha iyi anlıyorum.

Kitaplarınızı okuduktan sonra, kendime kızarken ülkem için üzüldüm. Türkiye’nin sömürüldüğünü biliyor, ancak sömürünün bu denli yoğun olduğunu bilmiyordum. Bunu öğrenmek insana elbette üzüntü veriyor. Bana gerçekleri öğretip gözümü açan yapıtlarınıza geç ulaştığıma inanıyorum; kendime kızmamın nedeni de buradan geliyor.

Kitaplarınızı olağanüstü güzel bulup iki kez okudum. Şimdi olay ve gelişmelere farklı ve sağlam bir dünya görüşüyle bakıyorum. Kitaplarınızda, anlatımı zor konular o denli açık ve anlaşılabilir bir biçimde ortaya konmuş, dildeki akıcılık ve duruluk o denli ileri düzeyde sağlanmış ki, hayranlık duymamak olanaksız. Türk diline gösterdiğiniz özen nedeniyle size ayrıca teşekkür ederim.

Bilmenizi isterim ki, kitaplarınızı çevremdeki hemen herkese tanıtıyor ve öneriyorum. Ne yazık ki ulus olarak kitap okuma, araştırma, sorgulama gibi konularda olanaklarımız son derece sınırlanmış durumda; halkımız kitap okuyamıyor, bunu aşmak zorundayız. Sizin gibi değerli aydınların bize uzattığı ışığı yayacağım. Zamanınızı aldığımın farkındayım, ancak izninizle birkaç şey daha yazmak istiyorum. Mektubunuzda adresimi istemiş ve Avrupa Birliğinin Neresindeyiz adlı kitabınızı armağan olarak göndermek istediğinizi yazmışsınız. İnanın bunu okuduğuma çok şaşırdım, fakat aynı zamanda oldukça sevindim.

Yazacaklarımı bir duygu sömürüsü olarak algılamayacağınızı umuyorum. Ekonomik durumum oldukça kötü. Annem bir trafik kazasında sakat kaldı, babamın da okuma-yazması yok ve yaşlı. Yani ikisi de çalışmıyor. Abim ve okuldan artan zamanlarımda ben çalışarak güç de olsa geçinebiliyoruz. Bu yüzden malesef, her istediğim kitabı almak konusunda oldukça zorlanıyorum. Bu bağlamda kitabınızı gönderme öneriniz beni çok mutlu etti. Çünkü insanların aydınlanmasına böylesine emek veren bir düşün insanının, bir araştırmacı aydının emeğinin karşılığı ödenmeli. Keşke bu olanağım olsaydı. Bu arada siz göndermeseniz de kesinlikle alırdım, ancak yalnızca biraz geç olurdu. Kitabevine girdiğimde, bütün kitaplarınızı alıp çıkmak istemiştim, ancak mali gücüm buna yetmemişti. Neyse, kişisel sorunlarımla zamanınızı aldığım için bağışlayın. Ancak kitap gönderme önerinizi neden kabul ettiğimi açıklamak zorundaydım. Ne kadar teşekkür etsem azdır.

Oldukça vaktinizi aldım. Son olarak sizi tanımamı sağlayan kız arkadaşım Emine’ye mektubunuzu gösterdiğimde şaşırdı; inanamadı. O da sizi ilgiyle takip eden okurlarınızdan biridir. Size saygı ve selamlarını iletiyor. Benim için sizinle yazışmak büyük bir onurdur. Bir paragraf dahi olsa yazmanızı heyecanla bekleyeceğim. Herşey için tekrar teşekkür ederim.

Elinize, yüreğinize sağlık! Mutlu ve umut dolu yarınlar…

Özgür Dönmez, Akdeniz Üni.-Antalya

Sayın Aydoğan,

Ben Hüseyin Tuğcu, size Mersin’den yazıyorum. İsminizi ilk önce, Sn. Oktay Sinanoğlu’nun Hedef Türkiye adlı kitabında gördüm. Hava Kuvvetlerinde üsteğmen olarak görev yapan abimle beraber, Şubat ayında Bitmeyen Oyun kitabınızı aldık ve gerçekten çok etkilendik; daha doğrusu ne kadar körleştirilmiş olduğumuzu gördük. Şimdi tüm kitaplarınızı edinmiş ve seriyi tamamlamış durumdayız. Kitaplarınızı bu kadar geç okuduğumuz için kendimize çok kızıyoruz. Şu anda kız arkadaşım okumaya başladı ve diğer okuyucular sırada bekliyorlar.

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi yeni bitirdim. Ülke ve dünya gerçekleri konusunda gözlerim daha çok açıldı, bu nedenle size minnettarım. 15 gün önce, henüz Ocak ayında mezun olduğum Mersin Üniversitesi’nde konferans vereceğinizi duyduğumda gerçekten çok mutlu oldum. Gelmenizi dört gözle bekliyoruz. Umarım sizinle tanışma fırsatı bulurum. Sizin ve sizin gibi aydınların, ne kadar değerli olduğunu başımızdakiler bilmeseler de, daha doğrusu bilmek istemeseler de; biz toplum olarak gayet iyi biliyoruz, hiç kuşkunuz olmasın.

Sayın Aydoğan, tüm kitaplarınızı, iyice özümseyerek notlar çıkarıp bir kez daha okuyacağım. Ve çevremdeki insanların okumasını sağlayacağım. Çünkü gün geçtikçe ve insanlarımızdaki bilinçsizlik körüklendikçe, ülkemizin durumu daha kötüye gidiyor. Görünen o ki, kitaplarınızda da belirttiğiniz gibi, ulusal bir bilinç oluşmadıkça ve kitleler örgütlenip ses çıkarmadıkça, ülkeyi yönetenler her gün daha da azıtarak ülkemizi bataklığa sürükleyecekler.

Sizin kitaplarınızla tanışmamla birlikte, ülkemde ve dünyada yaşananlara bakışım tümüyle değişti; daha doğrusu bakış açım oluştu. Çünkü bugüne dek, bu tür yayınları pek okumadığım ve güncel olaylarla pek ilgilenmediğim için herhangi bir bakış açım da yoktu. Televizyonlardan, gazetelerden izlediklerimin ne kadar tek yanlı olduğunu sizin sayenizde görebildim; boşa harcamış olduğum zaman için de kendime çok kızdım.

Bilinçlenmem yalnızca bir başlangıçtır. Edindiğim bilinci tabana yaymam gerektiğini görüyorum ve bunu yapacağım. Kız arkadaşımla birlikte, bu amaç doğrultusunda çalışmaya başlamış bulunuyoruz; düşüncelerimizi en kısa süre içinde çevremize yayacağız ve bunu sürdüreceğiz. Çünkü her kitabınız bir bilgi hazinesi, bu hazineden herkesin yararlanması gerekiyor; yaşadıkları sorunlara ancak böyle çözüm bulabilirler.

Avrupa Birliğinin Neresindeyiz kitabınızı okuyunca sizin de belirttiğiniz gibi gerçekten “dehşet”e düştük. Böylesi politikalar nasıl yürütebiliyor, bunları yürütenler nasıl insanlar! Hiç zaman yitirmeden gerçekleri halkımıza anlatmalıyız, yoksa çok geç kalacağız. Gerçek ve doğru bilgi konusunda birinci kaynağımız her zaman siz olacaksınız.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Yeni çalışmalarınızı dört gözle bekliyoruz. Saygılarımla.

Hüseyin Tuğcu, Mersin

Sevgili Metin Aydoğan,

28 Nisan-13 Mayıs 2004 günleri arasında; zamanında düzeniyle rüyalarımızı süsleyen Rusya’nın başkenti Moskova ve daha sonra da Leningrat’da (St.Petersburg’da) bulundum.

Uğruna ölümlere gidip geldiğimiz düzenin nasıl ve neden yıkıldığını gözledim. Birçok dostla tanıştık. Sonunda vardığımız yargı: Kurtuluş savaşımızın bu dost ülkesi de, Türkiye’mizin bugün karşı karşıya olduğu saldırılarla karşı karşıyaydı ve aynı yöntemler burada da uygulanıyor, aynı yol izleniyordu. Ancak, biz onlardan şanslıydık. Çünkü; bizim yaşananları tesbit edip yazan ve ulusunu aydınlatan bir Metin AYDO-ĞAN’ımız vardı.

Umar ve dilerim ki; Kurtuluş Savaşı’mızı destekleyen Rus halkı da bir Metin AYDOĞAN’a sahip olsun! İşin ayrıca en hoş olan tarafı ise; Metin AYDOĞAN’ın kitaplarından haberdar olan ve alıp okuyabilen Rusya’daki dostlarla bu tesbitler üzerinde de konuşabilmiş olmaktı.

Ertuğrul Barka, Kimya Müh./İzmir

Sn. Metin Aydoğan,

Sözlerime sonsuz saygılarımı belirterek başlamak istiyorum. Kitaplarınızın tümünü, en son olarak da Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye’yi okudum. Bilmediğim daha ne çok şey varmış meğer. Kitaplarınızda öyle alıntılara rastladım ki, bunların doğruluğuna önce inanamadım. Böyle şey nasıl olur dedim; daha doğrusu olabilirliğine aklım ermedi. Ulusal onurumuzdan pek çok ödün verildiği şu günlerde, sizin gibi bir aydının çıkıp bizleri şöyle bir silkelemesi, sanırım bizi kendimize getirecektir. Ben henüz 19 yaşındayım, ancak genç yaşımın tek sorunu inanın, ülkemizin içinde bulunduğu kötü durumdur. Seçimini böyle yapan bir insan için, kitaplarınızın ne kadar yüksek bir değere sahip olduğunu söylememe sanırım gerek yoktur.

Kitaplarınız bana üzüntü, ancak aynı zamanda mücadele azmi verdi. Üzüldüm, çünkü kötü yönetiliyoruz ve zenginliğimiz talan ediliyor. Mücadele azmim yükseldi, çünkü bu gidişe dur demenin görevim olduğunu anladım. Ben insanım, insan olan herkes, şartlar ne olursa olsun ülkesini korumayı görev bilmez mi? Atatürk bunu yapmadı mı? Bizim de yapmamızı söylemedi mi?

Yazdıklarınızdan, sizin de belirttiğiniz gibi birçok konuda “dehşet”e düştüm. Bana göre işin çok daha “dehşet” verici yönü, yazdığınız acı gerçeklerin halka yeterince ulaşmaması ve halkın durumdan haberdar olmamasıdır. Bunun aşılması gerekiyor. Paramız, gazete ve televizyonumuz yok ama elbette duracak değiliz. Öğrendiklerimizi, biz halka götüreceğiz. Bu girişim, başlangıçta kimileri için önemsiz ve cılız çabalar olarak görülebilir, ancak biliyorum ki, gerçeklere dayanan bilgi ve bilinç yenilmez ve dilden dile dolaşarak yayılır, örgütlü bir güç haline gelir.

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınızı tanıtmak için, Atatürkçü Düşünce Derneği Denizli Gençlik Kolu’nun çıkardığı “Cumhuriyet Çınarı” dergisine bir yazı hazırladım. Dergi’nin içeriği tamamlanmış olmasına karşın parasızlık nedeniyle basamadık. Bunu yakınmak için yazmıyorum. Doğru düşüncelerin yayılmasına örnek olsun diye yazıyorum. Dergiyi çıkaramamıştık, ancak o günlerde, gönderdiğiniz kitaplarınız geldi. Bu kadar çok kitabı görünce çok sevindim. Bir takımını Uludağ Üniversitesi’nde okuyan ablama, Bursa’ya yolladım. Diğer takımı, ADD kitaplığına sizin adınıza hediye ettim. Kitapları derneğe verdikten sonra inanılmaz bir biçimde ilgi görmüş ve daha kütüphane raflarına girmeden kapışılmış. Bunu sonradan derneğe gittiğimde öğrendim. Ablamdan aldığım bilgilere göre, kitaplarınız Bursa’da da olanca hızıyla elden ele dolaşıyormuş. Parasızlık nedeniyle dergiyi çıkaramamış ve kitabınızı tanıtamamıştık ama kitap bizim tanıtımımıza hiç ihtiyaç duymadan hızla yayılmıştı. Bu durum doğru düşüncelerin hiçbir zaman önlenemeyeceğinin bir göstergesi değil midir?

Türkiye’de gerçek Kemalistlerin soykırıma uğradığı kesin. Bir de çevremizde Atatürk’ün Bursa Söylevine ve Gençliğe Hitabe’sine bir gözatmak gerekiyor. Ülke satılırken, çağdaşlığı kıyafetlerde arayan gençler; ekonomik soyguna, kültürel yozlaşmaya, emperyalizme ses çıkarmıyorlar, çünkü bunları bilmiyorlar. Şunu açık ve net söylüyorum; bir daha, bir kez daha Atatürk gelmeyecek. Ancak merak etmeyiniz, kitaplarınız elden ele dolaşıyor artık. Bilinçlenen Türk halkı saatli bir bomba gibi, emperyalizmin üzerimize örttüğü demokrasi denilen ihanet örtüsünü parçalayacaktır. Halk şu anda düşmanını tam olarak göremiyor. Düşmanı somut olarak görse, savaşı kaybetmemiz zaten mümkün değildir. Ancak dediğim gibi, demokrasi kılıfı, insan hakları kılıfı, yardım kılıfı parçalanmak üzere. Düşman artık kendini gizlemede zorlanıyor, kendini belli ediyor. Sonu başarıyla bitecek mücadelenin ilk belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkıyor, gözlerdeki sis perdesi artık aralanıyor. Bu gelişmede kitaplarınızla sizin, çok önemli bir yeriniz var.

Son olarak size sevgilerimi sunarken, yeni kitaplarınızı beklediğimizi belirtmeliyim. Size çok şey borçluyuz. Saygılarımla.

Volkan Gür, Denizli

Saygıdeğer Vatansever Metin Aydoğan’a

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınızın birinci cildini bitirmek üzereyim. Daha önce Bitmeyen Oyun’u okumuştum.

Belki biraz tuhaf ama inanın kitaplarınızı okuduktan sonra, okuma ve araştırma yapma isteği bende iki haftadır yeşillenen bir ağaç oldu. Okuduğum ilk kitap Can Dündar’ın Yaveri, Atatürk’ü Anlatıyor’du. Daha sonra Söylev’i, şimdi de sizin kitaplarınızı okuyorum. Belki biraz yolun başındayım, ama inanın ülkem adına çok şeyler yapmak istiyorum. Bu nedenle kitaplarınızla tanışmak, benim için bir hazine bulmak gibi birşey oldu.

Ben 23 yaşında ve kendi imkanlarıyla ayakta kalmaya çalışan bir gencim. Beş senedir turizm sektöründe aşçı olarak çalışıyorum (Çeşme). Son üç aydır Ankara’dayım. Bunları size neden yazıyorum bilmiyorum; herhalde kim olduğumu bilmenizi istemiş olacağım.

Şu anda gecenin oldukça geç bir saati. Bu satırları karmaşık duygular içinde, masamın başında derin düşüncelere dalarak yazıyorum. Belki geçmiş tarihimizden gelen ve ortak olan ulusal bağımsızlık duygularını dile getirdiğiniz için, belki de gelişen dünya içindeki Türkiye’nin yerini gösterdiğiniz için, kendimi size karşı borçlu hissediyorum. Şükran borcumu, çok çalışarak ve ülkemin yararı için mücadele ederek ödeyebilirim; bir Türk genci olarak size çok teşekkür ederim.

Benim de içinde bulunduğum gençliğin, ülke sorunlarına uzaktan yakından hiçbir ilgilerinin olmaması, kitabınızı okuduktan sonra üzüntümü bir kat daha arttırdı. Biz ki yüce Türk devletinin ileride başına geçecek gençleriz, bu toplumu yöneteceğiz. Ancak ne yazık ki, malum çevreler tarafından sürekli yaşam derdine sürüklenerek, sanki gençleri ileride pırıltılı bir hayat bekliyormuşçasına, yalanlarla dolanlarla uyutulduk, bu yönde eğitildik.

Artık, bu çemberden kurtulmak ve bizi bekleyen acı gerçekleri görerek, hangi allı boyalı oyuncaklarla oyalandığımızı ve oyalanmakta oluğumuzu görmek zorundayız. Bizlerden gizlenen, ancak benim kitaplarınızdan öğrendiğim gerçekleri, Türk gençlerine hiç durmadan anlatmak, onları uyarmak istiyorum. Bu yoldaki amacıma inşallah, daha çok okuyarak ve daha iyi bir eğitim alarak ulaşacağım.

Şimdi üniversite sınavlarına hazırlanan bir genç olarak, daha sıkı ve daha istekli biçimde amacıma dört elle sarılmaya karar verdim. Gerek kazanırsam öğrenciliğimde ve gerekse çalıştığım çevrede, kitaplarınızda dile getirdiğiniz oyunları, gözlerini açmak için gençlere anlatacağım; yüce önderimiz Atatürk’ün çizdiği yoldan, sapmadan yürüyeceğim. Sizin bu uğurda elde ettiğiniz başarı bana örnek olacak.

Bugünden sonra (15.03.2003) tek amacım, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize (gençliğe) bıraktığı mirası korumak için her türlü iç ve dış düşmana karşı savaşmaktır. O’nun da dediği gibi, “muhtaç olduğumuz kudret” damarlarımızda yeterince vardır.

Metin Bey, yazdığınız kitaplarla bize yol gösterdiğiniz için size tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.

Selçuk Atasayar, Aşçı-Ankara

Sayın Metin Aydoğan

Değerli büyüğüm. Bitmeyen Oyun’dan sonra Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye başlıklı eserinizi okudum. Kitaplarınızı okuduktan sonra, Türk insanı olarak kafalarımızı duvarlara vurmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu kadar “gaflet, delalet ve hıyanet” nasıl olur. Ancak inanıyorum ki bu kadar ihanete karşın hala ayakta kalan bir millet, sömürücüleri ve onların işbirlikçilerini bu ülkeden söküp atmayı da bilecektir. Genç bir Türk kadını olarak, yazdıklarınızın sadece ülkemiz için değil, tüm dünyanın mazlum halkları için de önemli olduğunu görüyorum, görüyoruz…

Türk gençliği, eserlerinizin taşıdığı önemi anladığında, yeni bir kurtuluş mücadelesinin başlayacağı inancındayım. Bu kıvılcımı eserlerinizle siz çaktınız. Bu kıvılcımla bilinçlenen Türk gençliği, Atatürk’ün Bursa nutkunun gereğini yaptığı gün; bu millet, Mustafa Kemal Atatürk’ün Amasya Tamimi’nde tüm dünyaya ilan ettiği, Milletin istiklalini yine ”Milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır” düsturuna sadık kalarak harekete geçecektir. Gerekirse kıyamete kadar sürecek olan ikinci kurtuluş mücadelemiz, o zaman başlayacaktır.

Sayın Aydoğan; yazdığınız kitaplarla, yükselen milli şuurumuza, hiçbir zaman unutulmayacak olan katkılar yaptınız. Düşünceleriniz insanlarımıza ulaşıp onları uyandırdığında, yenilmez bir güç ortaya çıkacaktır. Çünkü Türk milletinin hasletleri çok yüksektir. Onu benliğinden koparmak için uğraşanlar, onu cahil bırakanlar; kitaplarınız sayesinde çabalarında başarısız olacaklardır. Yeter ki gerçeği görebilsinler, sizin ortaya koyduğunuz gerçekleri kavrasınlar. Bizler size minnettarız, minnettar olmaya da devam edeceğiz. Sizi korumaya gücümüz şu anda yetmese de, Türkün Tanrısı’ndan sizi millet adına korumasını diliyoruz, bunun için dua ediyoruz.

Türk milleti, siz değerli büyüğümüzün tarihe belge olarak sunduğu paha biçilmez eserleri sayesinde, Atatürk’ü adeta yeniden öğrenmektedir. Yüce Atatürk’ün düşünceleri ve ilkeleri üzerine serilen toprağı kaldırdınız ve gerçek hazinesini, Türk milletinin önüne koydunuz. Bu millet bunu yapanı asla unutmaz ve onu gönlünün en güzel yerine oturtur. Eserleriniz; birlik olmak, birlikte hareket etmek ve örgütlenmek için herşeyden önce gerekli olan fikir birliğini sağlamaktadır. Tanrının Türk milletine bir lütfu olan Atatürk bir daha gelemeyeceğine göre, millet olarak topyekün onun vasiyetinin gereğini yapacak ve kanımızdaki cevherin gücünü harekete geçireceğiz. Buna kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Sayın Aydoğan, yarattığınız eserlerin milli duygularımızı yükselterek çelikleştirdiğini size haber vermek mutlulukların en güzeli. Yüce Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yaşadığı sürece size minnettar kalacaktır. Atatürk’ün, “Bir millet unsurî aslisinin içinden çıkanlarca yönetilmiyorsa, yok olmak mutlak ve mukadderdir” sözlerinin gereğini yapmalıyız. Bu konuda rehberliğinizi ve yardımlarınızı Türk milletinden esirgemeyeceğinizi düşünüyor ve Türk milletinin kendi kaderini kendisinin tayin edeceği bir duruşa getirilmesi için girişilecek örgütlenmede, emirlerinize hazır olduğumuzu bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Ve sizi, Türk milletini uyandırmaya devam etmeniz için Tanrı’ya emanet ediyoruz. Tanrı aklınıza ve bedeninize sağlık versin, kaleminiz keskin olsun. Sizin gibi bir Türk evladı yetiştirdikleri için anne ve babanıza Tanrı’nın asla sual sormayacağını biliyoruz, onlara minnettarız.

Sayın Aydoğan, Bitmeyen Oyun ve Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye başlıklı eseriniz Türk milletini uyandırmaya devam edecektir. Kaleminizin hiç durmaması dileklerimle. Saygılarımla.

Neriman Aydın, Ziraat Ban.-Ankara

Metin Bey Merhaba

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı kitabınızı okudum. Daha önce de Bitmeyen Oyun adlı kitabınızı okumuştum. Ayrıca Avrupa Birliğinin Neresindeyiz kitabınızı da aldım, bitirmek üzereyim. Emperyalistlerin yer yer kendi sözlerini kullanarak yaptığınız alıntılarla, olayları ve insanlığın geçirdiği aşamaları bir bütün halinde anlatmışsınız. Bunun, kitaplarınızın en önemli özelliği olduğu kanısındayım. Bunu siz yapmamış olsaydınız, olayları birbirine bağlamada çok zorlanacak ve ilişkileri bütünlük içinde görmede yetersiz kalacaktık.

Üç yıl önce geçirdiğim bir trafik kazasında, belden aşağı felç oldum. Bu nedenle tekerlekli sandalyede yaşıyorum. Kitaplarınız bana umut ve savaşma gücü verdi. Böyle bir dünyada pasif kalmak gibi bir lüksümün olmadığına inandım. Bu yıl üniversiteyi kazandım. Şu anda derslerimde çok başarılıyım. Sakatlığım ve ulaşım koşulları nedeniyle, eve yakın olan İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi’ni tercih ettim. Burslu kazandığım bu okulun, İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler bölümünde okuyorum. Okulda, öğretim üyeleri dahil önüme gelen herkese kitaplarınızı anlatıyorum. Üyesi olduğum internet sitesinde kitaplarınızı tanıttım. Site yönetimi de şu an kitaplarınızı yayıyor.

Ülkemizde tam 8,5 milyon engelli var. Bu insanlar da içinde bulunduğumuz dünyanın gerçeklerini öğrenmek durumundadır. Toplumun mistik acıma duygularına terk edilmekten kurtulmuş, birey olma savaşı veren, engelli ama onurlu, kendine ve ülkesine güvenen vatansever insanların oluşturduğu bir engelliler topluluğunun oluşmasında kitaplarınızın büyük katkısı olacaktır.

Kitaplarınızı okuttuğum arkadaşlarımın tümünün, yapıtlarınızı çok beğendiklerini söylemeliyim. Yürütmekte olduğunuz yaratıcı çalışmalarınızda ve onurlu mücadelenizde yanınızda olduğumuzu bilmenizi isterim. Sizin ve ailenizin, sevgi ve saygı duygularımızı kabul etmenizi rica ediyorum.

Bülent Yılmaz, Bahçeşehir Üni.- İstanbul

Sayın Aydoğan

Adım Hüseyin Tilkioğlu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Maliye Bölümü 1.sınıf öğrencisiyim. Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye ve Bitmeyen Oyun adlı kitaplarınızı derslerden arta kalan zamanlarımda okudum. Açıkçası bütün dünyamı altüst ettiniz. Bu kitapları nasıl okumamışım, nasıl 21 sene kör gibi yaşamışım diye kendimi acımasızca eleştiriyorum.

Gerçekleri görebilmem için kitaplarınızla karşılaşmam gerekiyormuş. Yazdıklarınız sizinle uyanışa geçen ve kitaplarınızla alevlenen inancımı bir kat daha arttırdı. Emin olunuz ki, yazdıklarınız hayat felsefemin temelleri olacak. Bilinçli inancımın başlangıç noktası siz oldunuz. Sizin sayenizde artık korkmuyorum. Çünkü ülkem için geç kalınmadığını sizden öğrendim.

Bitmeyen Oyun’u kız arkadaşıma verdim. Kitabınızı o gece sabaha kadar yurtta okumuş. Dünyası, benim ilk okuduğumda olduğu gibi başına yıkılmış. Bana “Hüseyin, biz bitmişiz” dedi. “Hayır, bitmiş gibi görüneni uyandırmamız gerekiyor” dedim. Bu hafta ailesinin yanına giderken, kitabı yanında götürüp Bülent Ecevit fanatiği babasına okutacağını söyledi. Kararlı bir tutum içinde, inanın onun da pes etmeye hiç niyeti yok. Çünkü o da sayenizde uyandı artık. Size teşekkürlerimi yolluyorum.

Sayın Aydoğan, ben Trakyalıyım. Atatürk’ün Trakya’daki en büyük miraslarından olan Alpullu Şeker Fabrikasının (Türkiye’nin ilk şeker fabrikası) bulunduğu Alpullu beldesinde oturuyorum. Şeker Fabrikaları özelleştirme kapsamına alındığında ve bir şeker işçisinin oğlu olmamdan dolayı kitaplarınızdaki özelleştirme ve KİT satışlarıyla ilgili bölümleri dikkatlice ve altını çize çize okudum. Yüce önderimizin büyük zahmetlerle kurmuş olduğu ve bir zamanlar şeker üretiminde dünya rekoru kırmış olan bu fabrikanın, şeker kotaları ve uygulanan yanlış tarım politikalarıyla neden en fazla 2 ay çalışabildiğini şimdi daha iyi anlamış bulunuyorum.

Alpullu Şeker Fabrikasının birçok bölümü şu anda atıl durumda. Özel sektörün ürettiği nişasta bazlı şekerin önünün açılması için devlete bağlı birçok şeker fabrikasının kesme şeker bölümleri çoktan kapatılmış durumda. Alpullu Şeker Fabrikasına bağlı Sarımsaklı Tarım işletmesinin hali içler acısı. Sarımsaklı Tarım işletmesine bağlı birçok tarla senelerdir ekilmiyor. Çiftliklerdeki birçok tarım aleti çürümeye terkedilmiş.

Ve bu şartlar altında Atatürk’ümüzün bu önemli mirasının kimlere özelleştirme adı altında peşkeş çekileceğini bilmiyorum ama merak ediyorum. Merak ediyorum çünkü gözlerimiz önünden geçmişimin de, geleceğimin de çalındığını görecek olmam beni çok üzüyor. Uygulanana yanlış ekonomik politikalara, eğitim sistemimizdeki berbatlığa ve sayamayacağım birçok bozukluğa benim gibi sayenizde gözlerini açmış ve açacak olan Atatürkçü gençliğin yakın bir zamanda dur diyeceğine inanmanızı istiyorum. Sizin gibi aydınlar öncülüğünde geçmişi ve geleceği çalınan bu gençlikle; emeği çalınan, satılan, asgari ücrete mahkum olan işçi kesimi herşeyin hesabını gerekirse yeni bir kurtuluş savaşı çıkararak soracaktır. Dediğiniz gibi “Emperyalizm varoldukça Kemalizm’de varolacaktır” ama şunu da unutmayın ki sizin gibi aydınlar varoldukça inançlı gençlik herşeyin hesabını er ya da geç soracaktır.

Sayın Aydoğan: Kitaplarınıza bu kadar geç ulaştığım için kendimi çok eleştiriyorum. Geç de olsa gözlerimi açtınız size minnettarım. Diğer kitaplarınızada en kısa sürede ulaşmaya çalışacağım. Herşey için çok teşekkür ederim.

“Yeryüzü tanrılarına”! karşı yapılacak ilk savaşta omuz omuza olmak dileğiyle…

Hüseyin Tilkioğlu, KTÜ Maliye Böl.,Trabzon

Metin Bey Merhaba

İstanbul’da yaşayan 24 yaşında bir bilgisayar mühendisiyim. Kendi geçmişinden ve dünyadan habersiz duyarsız gençler yetiştirmenin moda olduğu günümüzde, kitaplarınızı çok değerli ulusal değerler olarak görüyorum. Devlet ve medya el ele verip kültürsüzlük yayarken, tek başınıza büyük bir iş başarıyorsunuz. Gençleri, en azından benim çevremdeki gençleri düşünmeye yönlendirerek etkiliyor, halkımızı bilgilendirici eserler meydana getiriyorsunuz.

Bir noktada size bir öneride bulunmak istiyorum. Kendi halkımızı bilinçlendirmek ilk aşama olmalı, ama bence Avrupa halkları da kendi geçmişlerini bilmemektedirler. Kendilerini demokratik ve insan haklarına saygı gösteren Avrupa devletlerinin geçmişinden habersiz halkına, bugünkü gelişmişliklerinin ve refahlarının neye dayandığını göstermek gerek. Avrupa kültürünün, askeri temelli sömürgelere (katliamlara) ve şu an gerçekleştirilen ekonomik sömürgelere (fakirleştirilen ülkelere) dayandığını göstermek için, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınızın, yabancı dillere çevrilmesi ve Türkiye dışında yayınlanması bence çok güzel bir adım olur. Batı ülkeleri bize istedikleri zaman, istedikleri ideolojiyi benimsetebiliyorlar. Gerçeği yansıtan düşüncelerimizi bilimsel bir doğruluk içinde onların dilinde anlatabilirsek, batılılara kendi silahlarıyla yanıt verebiliriz kanısındayım.

Şimdiye kadar, eserlerinizi yabancı dilde yayınlatmadıysanız, bunu gerçekleştirmek için aklımdan geçenleri size iletmek istedim. İyi çalışmalar ve saygılar.

Tolga Karadurak, İstanbul

Metin Bey,

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı eserinizi, özlemini çektiğim bir tarih kitabı gibi okudum. Çocukluğum Tarih derslerinden hiçbir şey anlamadan geçti. Oradan oraya atlayan bilgileri bir türlü denkleştirememiştim. Ömür boyu bu eksikliği kendimce gidermeğe çalıştım. Tarihi seven ama anlayamayan bir çocukluk ve gençlikten sonra, altmışıma merdiven dayadığımda sizin bu eserinizle taşlar yerli yerine oturdu.! Size ilkten bunun için teşekkür etmek istedim.

Bilgi Çağı dendiği halde, en önemli bilgiler özen ile gizleniyor. Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı yapıtınızdan, bilhassa Atatürk hakkında, bizlerden ne kadar çok bilginin saklandığını öğrendim. Üstelik, Atatürk’ün silah arkadaşı olan rahmetli dedemden Atatürk hakkında çoğu kişinin bilmediklerini duymuş olmama rağmen, bilgimin ne kadar kısıtlı kalmış olduğunu keşfettim. Milleti Atatürk’ün arzuladığı tarzda bir uyanışa götürecek bilginin önüne çekilen setleri aşabildiğiniz ve topluma kazandırdığınız için de size teşekkür ederim.

Geçen ay Bitmeyen Oyun adlı kitabınızı okudum ve resmen hastalandım. Bir de kendimi uyanık ve bilgiye bir biçimde ulaşabilen bir kişi sanırdım. Türkiye’yi etkileyen konuların dışında, dünya çapında döndürülen dolapların farkındaydım ama Türkiye ile ilgili bilgilere ulaşamamıştım. Bir de bu kitapta Atatürk’ün dehasını ve öngörüsünü çok güzel sergilemişsiniz. Size teşekkürü borç bilirim.

Bitmeyen Oyun’da bir nokta dikkatimi çekti ve bilgimi sizinle paylaşmayı istedim. 12. Baskı’da sayfa 126’da Dünya Bankası Avrupa Başkan Yardımcısı Jean François Richard, 4 Kasım 1999’da yapılan 8.Ulusal Kalite Kongresi’nde şunları söylüyor: “Gelecek 20 yılda yeni dünya ekonomisinde, zenginler daha zengin fakirler daha fakir olacaktır” dediğini naklediyorsunuz.

Tarihin garip tecellisi mi diyeceksiniz? 1973’de bir Fransız Dünya Bankası’nın gidişatının dünyayı nereye götüreceğini açıkladığı için işinden atılıyor. 26 sene sonra yine bir Fransız kehanette bulunuyormuş gibi aynı açıklamayı yapıyor. Her ikisi de aynı kurumun çalışanı.

Bir ilave bilgi de Earnest (Dünya Bankası içinde Ernie diye bilinir) Stern, Mc Namara Dünya Bankasından Başkan olarak ayrılmadan evvel Senior Vice President (Direktör değil) olarak atanmıştı. Yanılmıyorsam sene 1971 veya 1972 idi. Kitabınızdan anladığım kadarıyla 1994’te Earnest Stern hala Senior Vice President imiş. Ayrıldı mı, hala orada mı, öldümü bilmiyorum. Bir kişinin bunca sene aynı konumda, Başkanın gölgesi olarak kalması ne uluslararası kuruluşlarda, ne de “Kız Kardeşler” olarak anılan WBIMI teşkilatlarında görülmüştür. Senior Vice President olarak atanmasından sonra Dünya Bankasında kararları alan, onaylayan ve gidişatı belirleyen daima Earnest Stern olmuştur. Başkanlar bir nevi zevahiri kurtaranlar konumunda olmuştur. Earnest Stern “naturalized German Jew” yani Amerikan vatandaşı olmuş Alman yahudisidir. Başkanlar ise Hıristiyan Amerikalılardır.

Bu bilgilerin kitabınızda yansıttığınız verilere farklı tonlar da katacağını düşündüm. Derin uykuya dalmış bu milleti silkinip uyanmaya teşvik eden yapıtlarınız için teşekkür eder, daha çok uzun seneler nice bu tür kitaplar yayınlamanızı umar, size sağlık, enerji ve huzur dolu günler dilerim.

Faruk Kazancı, İstanbul

Sevgili Metin Aydoğan,

Öncelikle iyi günler dilerim. Uzun zamandır size mail yollamak istiyordum bu güne kısmet oldu. 1976 İstanbul doğumluyum. 1995 yılında Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdim. Şu an İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktayım. Ben sizin Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye adlı kitabınızı okuyana kadar Mustafa Kemal’i, Türk Devrimi’ni ve İnkılap tarihini iyi biliyorum zannediyordum, ancak yanılmışım. Bütün kalbimle söylüyorum gerçekten müthiş bir kitap biz gençlere özellikle Kemalizmin yok edilmek istendiği bir dönemde paha biçilmez bir armağan. Teşekkür ederim.

Evet yukarıda da belirttiğim gibi üzülerek söylüyorum ki, biz Türk halkı olarak mirasyedilerden başka birisi değiliz. Mustafa Kemal’in ardından hiçbir yenilik ve devrim yapılmadan hala Mustafa Kemal’in mirasını yiyoruz, yiyoruz ancak henüz bitiremedik. Kitabınızı okuduktan sonra kendimi oldukça değersiz hissetmeye başladım. Keşke dedim hep anlattığınız 1923–1938 yılları arasında yaşasaydım. Keşke Mustafa Kemal’in cephelerdeki askerlerinden, devrimleri gerçekleştirirken çalışma arkadaşlarından birisi olsaydım. Şu an çoğu insan ben dahil, yalnızca işe gidip geliyoruz o kadar. Kemalizm’in uğruna bu ülke için hiçbir şey yapmıyoruz. Hiçbir şeye sesimizi çıkarmıyoruz. Sadece şımarıkça miras yiyoruz. Bu ülkenin sömürülmesine ve ulusal bilincin yok edilmesine karşı kılımızı bile kıpırdatmıyoruz.

Siz daha iyi bilirsiniz; Atatürk der ki, “özgürlük benim karakterimdir. Ancak benim özgür olarak yaşayabilmeme için her şeyden önce bulunduğum toplumun özgür olması gerekmektedir”.İşte bu anda özgür olmadığımız için kendimi değersiz ve kişiliksiz hissediyorum. Yeni çıkan İcra İflas Yasasındaki bütün Kanun maddelerini IMF hazırlamıştır. IMF’ye sormadan noktasına virgülüne dahi dokunamayız. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, Devlet olmanın en temel unsurlarından olan YASAMA görevini bile yerine getirememektedir.

Kusura bakmayın Sayın Aydoğan, bana bırakırsanız size daha sayfalar dolusu yazı yazarım. Diğer kitaplarınızı da buldum en kısa zamanda okuyacağım. Bir kitabınızın özsözünde Müdafaa-i Hukuk Kurultayı’ndan bahsetmişsiniz. Böyle bir oluşum var mı, varsa katılma imkanı olabilir mi? Mesleğim ve kişiliğimle Kemalizm adına her şeyi yapmaya gönüllüyüm. Bu ülkenin size ve sizin gibi Kemalistlere çok ihtiyacı var. Sizinle tanışmak, konuşmak isterim. Sizin sayenizde Mustafa Kemal’e olan sevgim ve saygım milyonlarca kat daha arttı. Teşekkürler sevgili Aydoğan. Saygılarımla.

Av.Alp Tunga Çelebi, İstanbul

Sayın Metin Aydoğan,

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınız, Türkiye’de bugün gelinen noktanın nedenlerini çok net bir biçimde açıklıyor.

Kitabınızın değerini ifade etmeye sözcükler yeterli değil. Bu ülkeyi o kadar çok seviyorum ki; kitabınızı okurken gözyaşı döktüm, sinirlendim. Bizim bu kadar cahilce şeyler yapmamız beni kahretti… Herşeyi belgeleriyle, bu kadar açık-seçik belirlediğiniz halde, hala yanlışlara imza atmaya devam ediyorsak, siz ve biz okuyucularınız, görevlerimizi yeteri kadar yapmıyoruz demektir.

Yetkim olsaydı; hiçbir üniversite öğrencisini kitabınızı okuyup irdelemeden mezun etmezdim; kitabınızı okumadan hiçbir parlamenteri meclise sokmazdım; yurtdışına öğrenci yollamazdım, subay yapmazdım, öğretmen yapmazdım, iş adamı yapmazdım… Bugün gelinen noktada fazla konuşmaya gerek olmadığı kanısındayım. Kitabınız herkesçe mutlaka okunmalıdır. Bütün dostlarıma adeta yalvarıyorum; okuyun, lütfen okuyun diye…

Sizden cesurca yazdıklarınızı, cesurca dile getirmenizi de diliyorum. Sizinle sonuna kadar beraberiz. Bir başka dileğim de, Irak’ta çıkacak istemediğimiz savaşın milletimize, Kurtuluş Savaşı ruhunu yeniden kazandırmasıdır. Buna çok ama çok ihtiyacımız var.

Meral Coşkun, E.Öğr., Seyhan-Adana

Sayın Metin Aydoğan

Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye kitabınız ve düşüncelerinizle ne yazık ki geç tanıştım. Kitabınızı okuyanlara gönderdiği yanıtlardan, her yurtsever gibi benim de aynı görüşleri taşıdığımı anlamış bulunuyorum. Her türlü beklentiden uzak, karşılık beklemeksizin türlü fedakarlıkları yapmaya hazır olan kişilerin gönüllerinden kopan çığlıklarını dile getiren samimi tepkilerdir bu yanıtlar.

Sayın Aydoğan size geldiği gibi, sayın Oktay Sinanoğlu’na, sayın Attila İlhan’a, sayın Erol Manisalı’ya ve pek çok aydına insanlar ne yapmaları gerektiğini soran yazılar göndermektedirler. Bu samimi, özveriye hazır yazışmaların sahipleriyle bir araya gelinemez mi, çoğunluk oluşturulamaz mı? Sesimiz daha gür çıkmaz mı? Anadolu’nun her yerinde öbek öbek çoban ateşleri yakılmak istenmekte. Tek eksiğimiz güven ve samimiyet.

Sayın Aydoğan ne yazık ki her partiye dağılmış olan yurtseverler, parti kimliklerini terk ederek bir araya gelememektedirler. Birlik ancak ulusumuzun bağımsızlığı ve onurunu yüceltme düşüncesinde olan samimi kişilerden oluşmalı. Zaman geçirmeksizin bu doğrultuda düşünen önder aydınlarımızın biraraya gelerek toplumun diğer kesimlerine çağrı yapmasını bekliyorum. Bu günlerde yükselen değer olarak Kuvayi milliye hareketleri oluşmakta. Şüphesiz çok sayıda özverili insanın çalıştığı derneklerde az da olsa samimiyetsiz insan ileride bir köşe kapabilirim düşüncesi ile üye olabilmektedir. Bu samimiyetsizlikleri gözardı etmeden oluşacak her türlü yapılanmaya hazırız. Yazının benzerlerini sizin gibi ülkemizin bağımsızlığı için çaba harcayan değerli kişilere göndermeyi borç biliyorum. Saygılarımla.

İbrahim Kumluk, Balıkesir

Sayın Metin Aydoğan,

Bilinen bir öykü vardır, büyük bir fırtınanın ardından, sahile milyonlarca deniz yıldızı vurur. Ve bir adam, çıkan güneşin altında her an ölüme biraz daha yaklaşan deniz yıldızlarını toplayıp denize atarken, bir başkası yaklaşır yanına. Umutsuz ve umarsız bir sesle; “Daha milyonlarca var. Hepsine yetişemezsin. Birkaç tanesini denize atmışsın, ne farkedecek?”

Ve o aydınlık insan, çabalarına ara vermeden bir deniz yıldızını daha denize atarak ölümden kurtarırken, yanıtlar; “işte bunun için farketti…”

Evet, benim için farketti. İnanıyorum ki, Sayın Aydoğan’ın “Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye” ile “Bitmeyen Oyun” adlı eserlerini okuyan herkes, o engin maviliklere tekrar kavuşan bir deniz yıldızı gibi duyumsayacak kendisini.

Yalnızca sorunları ortaya koymakla kalmayıp, “Ne yapmalıyız?” sorusunun yanıtını da veren, örneğine az rastlanan bu eserleri kaleme alan Metin Aydoğan’ı kutlamak için söz bulamıyorum. “Sözün bittiği yer”  bursı olsa gerek…

Oğuz Uyan, Sanayici – İzmir

 

 

 

 

 


AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ

TANZİMATTAN GÜMRÜK BİRLİĞİNE

 

 

avrupa_birliginin_neresindeyiz

 

“ONUNCU KÖY’, DAİMA ‘HALK’ TIR!

Attila İlhan

Cumhuriyet, 18.10.2002

 

O yıllarda, yerli bir ilaç (adı ‘Nevrozin’ di galiba) gazetelere reklam vererek, satış arıyor; başı ağrıyan bir kadın resmi, zemine zamana uyan, birkaç söz!

Şöyle bir olay yaşanmıştır: Kasaba okumuşu, kıraathanede çektiği ağrıdan şikayetçi dostuna, bu ilacı öneriyor; öteki anlaşılan, daha bir ‘alafranga’dır, belki de sadece ‘yerli’ diye beğenmez, burun kıvırır; kasaba okumuşu, ısrarını, inanılmaz bir kanıtla destekleyecektir: “… iyidir, gazete yazıyor yahu!”–30’lu yıllarda, taşra gazete okuru, bu inanılmaz saflıktadır; parayla yayımlanmış reklamı, gazete ‘mutfağının’ haberinden ayıramaz. Peki günümüzün Media tutkunu, ondan çok mu farklı? ‘Kiralık’ haber sütunlarını, satın alınabilir Hit sıralarını, ‘maaşlı’ magazincileri duyup bildiği halde; ekranda gördüğüne, kağıtta okuduğuna, aynı saflıkla inanıyor mu? Kanıtı aynıdır : “-… gazete yazıyor, televizyon söyledi!”

Durumu daha da vahimleştiren nedir? Solcu Türklerle hayli içli dışlı olmuş, FKP’li bir kız tanımıştım, adını unutmuşum; söz arasında bir akşam (Cafe Dupont, fıstık yeşili neonlar yanmış, havada siyah tütün ve şarap kokusu, camlar bütün buğu) bana demişti ki : “-… siz Türkler tuhafsınız, ciddi gazete diye The Times’da ya da Le Figaro’da, ne okursanız inanıyorsunuz!” Haber mutfağında, kendini basbayağı ‘muhalif’, dahası ‘solcu’ zanneden, nice meslektaşın; Reuter’in, AFP’nin, TASS’ın geçtiği haberleri, gazeteye ‘tartışmasız’ ve ‘yorumsuz’ aktardığını görünce, hep bunu hatırlamışımdır.

Bugün her TV kanalının, sabahtan akşama kadar ipe dizdiği bütün haberlerin, aynı kalıptan çıktığı gibi; öteki kanalların bütün haberlerinin de, aynı mantık üzerine kurulmuş olduğu, tartışılır mı? Oysa ‘Aydınlanma’, ‘Cogito ergo sum’la, yani Descartes’la başlıyor; felsefenin ‘ruhu’ ‘bilimsel şüphe’dir!

‘Media’nın Sultanları’ kimler?..

İsmi lâzım değil, hayli ünlü bir Yeşilçam oyuncusu; ‘sultan’ ilan edilmiş bir yıldızdan söz açıldı mı, yüzünü ekşitip derdi ki : “… ne ‘Sultan’ be? Gazetelerin ‘Sultanı’!” şimdi oradan yola çıkıp, son on yılın ünlü yazarlarına ‘Media’nın Sultanları’ mı diyeceğiz. Yoksa Liberal/Kapitalist üretimin ‘malları’ mı? Öyle ya, üretim ‘seri halinde’, pazarlama Marketing kurallarına uygun; yazar ve eseri, edebi kalitesiyle değil, yaptığı ‘iş hacmi’yle ölçülüyor; sizce bu, aklı başında okur için, farklı–galiba çok daha sağlıklı–bir değerlendirme ‘kıstas’ı (ölçütü) yaratmamış mıdır? Doğru dürüst bir kitap okumak istiyorsan, media ünlüsü olmayan, yazarları okumalısın! Aşağı yukarı gazetenin yazdığı, TV’nin gözüne soktuğu adam, 1920’lerin Nevrozin’ini aratmaz: ne övülmesinin kıymet-i harbiyesi vardır, ne yazılmasının; yazar milletini değişik kıstaslar değerlendirir, en başta o korkunç eleyici, ‘zaman’!

Cumhuriyet, Türkiye’de, son elli yıl boyunca, ‘Sistem’ tarafından alttan alta oyulmuş; XX.yy’ın Tanzimat’ı (‘Özelleştirme’ ve ‘Küreselleşme’), yeni ve eşi bulunmaz bir ‘matah’mış gibi, bu Media tarafından ‘pazarlanmıştır’. Reklamcılığın ‘ruhu’ ne; yalan söylemek, rakibi küçük düşürmek, zayıfı hiç önemsememek! Son dönemde, hele çoluk çocuk Post/Modernizm’i keşfettikten sonra; ‘fikriyat’ta ‘ahkam kesmek’, ‘edebiyat’ta ‘abesle iştigal’, esası teşkil ediyor. Doğru dürüst yazar, ya devre/dışı ya da ‘ayıplı’; Media’nın önemsediği, doğruların ve değerlerin, en uzağındaki! Peki ya gerçeği söyleyen değerliler? Ünlü atasözünün öngördüğü akıbete mahkum (mu?). Doğru söyleyeni dokuz gazete, dergi ya da yayınevinden kovuyorlar, belki ama; onların yerleşip yaşayacağı, ‘onuncu köy’, daima mevcut: halk!

Bu satırları kim yazmış?

Şu satırlara bir göz atar mıydınız?

“…’Batılılaşmak’, ‘Avrupalı olmak’ ya da ‘çağdaşlaşmak’ umuduyla yürütülen ve ‘Avrupa’yla bütünleşmek’ olarak ifade edilen anlayış; toplumun her kesimine uzanabilen resmi ya da sivil, kapsamlı bir örgütlü güç haline getirilmiştir.Mali ve siyasi gücü yüksek sermaye çevrelerinin, devletin önemli bir bölümünü ele geçirmiş olması, bu güçleri mutlak egemenler haline getirmiş ve siyasal sistemin, ‘oligarşik’ bir diktatörlüğe dönüşmesine neden olmuştur; ulusal devlet, önemli oranda kendini yok edecek olan, dış bağlantılı kadroların eline geçmiştir…”

“…bu durum mali ve siyasi güç sahiplerine, üzerinde özgürce hareket edebilecekleri, geniş bir serbest alan yaratmaktadır. Küresel güç, işbirlikçi sermaye ve politikacı ekseninde sağlanan birliktelik; yoksul ve örgütsüz hale getirilen halkın politikadan uzak tutulmasını sağlamıştır. Politikanın belirleyici öğesi halkın ve ulusun çıkarlarının savunulması değil, uluslararası güç merkezleriyle kurulan yakınlık ve bunlara sağlanan hizmettir…”

İçinde yıllardır debelendiğimiz ‘rezilliği’, böyle beş on satırla özetleyiveren kimdir? Bunu hangi kitabında yaptı? Kim biliyor? Hangi gazetedeki, kimin kaleminden, bunu öğrenebilirsiniz? Hiçbir yerden! Onların size öğretecekleri, ‘Sanal Seks Yöntemleri’, ‘Yıldız Falındaki Yenilikler’ ya da ‘Aldatmak/Aldatılmak’ üzerine, sade suya tirit ‘çeşitlemeler’! Post/ Modern ‘ciddiyet’ ise, ancak ‘etnik mozayik’ ya da ‘formalist hezeyan’a imkân tanıyor…

Belki bu yüzden, biraz doğru dürüst kitap karıştırsak diyorum…

–•–

 

“…AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ?..”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 21.10.2002

 

Hazindir, ama doğrudur: ‘İhtilâl’in lideri, ‘İnkılâb’ı oluştururken, ‘Mevzuatı’da lâikleştirmek azmindedir; ‘lâik’ ama ‘ulusal’ bir Medeni Kanun istiyor; ‘Mecelle’, neresinden bakılsa, bir hukuk şaheseridir ama, ‘Ulusal Demokratik Devrim’in, ‘medeni’ ihtiyaçlarını karşılayamaz! Gâzi, ‘Türk Medeni Kanunu’ için, İnkılâb’ın hukukçularına, yanılmıyorsam, iki yıl süre tanımıştı; iki yıl sonra uzmanlar, hem o yasayı öngörüldüğü üzere; hazırlayamazlar; hem de yerine, ‘İsviçre Kanunu Medeni’sinin uyarlanmasını’ önerirler; dedikleri olmuştur, zaten İdâre Hukuku’nda Fransız, Ceza Hukuku’nda İtalyan ‘Mevzuâtı’ etkili olmuş, düpedüz örnek alınmıştır; rahatlıkla sorabilirsiniz:ne biçim bir ‘Ulusal Demokratik Devrim?’

Gâzi’nin Müdafaa-i Hukuk ‘kadrosu’nda, sırtını halka dayayıp ‘Emperyalist’i kovacak, rejimi değiştirecek; ‘İhtilâl’ gerçekleştirecek, yürekli vatanperver çoktu: İnkılâb’ı, çağdaş ve ulusal bir ‘birleşim’ olarak somutlaştıracak, ‘aydın’ yoktu; eldekilerin çoğu ‘Tanzimat Aydını’, ‘çağdaşlaşmayı’ Batı’nın ‘maymunu olmak’ zannediyor. Unutmuş olamazsınız, Fâlih Rıfkı Bey’in ‘tanzimatçı’ diye vasıflandırdığı, yalnız Ali Kemal Bey değildi; İsmet Paşa’yı da, ‘ilerici bir tanzimatçı’ diye vasıflandırarak, eleştirmiştir. İnkılâp, biliyorsunuz onun yönetiminde ‘ulusallığı’ bırakmış, ‘Yunaniliğe’ kaymıştı; günümüzdeki ‘yunanilik merakı’nın kökleri, ta oralardadır.

Çünkü, AB kıstaslarına göre bir Türkiye biçmek, neticede hiç de sanıldığı gibi ‘çağdaş’ bir model ortaya çıkarmayacaktır;-eğer parçalanmayı başaramazlarsa-ya ‘dominyon’a benzeyecektir ya da üstü örtülü bir ‘manda’ya! Mütareke’de, payıtaht’taki ‘köpeklerine’, hararetle ve ısrarla ‘talep ettirdikleri’, bu değil miydi?

Liberal / Kapitalist ‘oligarşi!!..

Kuşkunuz mu var? Öyleyse, hadi konuşalım! ‘Soğuk Savaş’ Türkiye’si–tabii, ‘Sıcak Savaş’ Türkiye’si de-, Basın Özgürlüğü nedir bilmezdi:adı ‘Cumhuriyet’ ya da ‘Demokrasi’ olabilir ama, yayın hayatı son derece kısıtlanmış: hatırlarım, 50’li yılların başında, elimde–bilahare üç kitap oluşturabilecek-iki dosya şiir ve iki romanla ortadayım; kimse yayınlamayı düşünmüyor; yayıncılık ‘tek parti oligarşisi’nin ‘tekel’ini sürdürmektedir; ‘Varlık’, ‘Yeditepe’, ‘Yenilik’ ve benzeri dergilerin ‘çetesine’ dahil edilseniz; hele maazallah–adınız ‘Solcu’ya çıkmışsa, bekleyeceksiniz ki, ya Avni Dökmeci, ya Sâlim Şengil gibi gözüpek aydınlar çıkıp, sizi yayınlasın; ya da bazı ‘Solcu’ dergiler, arka çıksın!

O günler, çok şükür, geride mi kaldı? Hadi canım, şaka mı ediyorsunuz, Allah aşkına! Son beş yıldır ülkemizde, AB ve ABD-kısaca ‘Sistem’–aleyhinde açık seçik ve doğru eleştiriler yapan, yazarlar da, kitapları da, ‘Holding Basını’ tarafından, ‘resmen’ gürültüye getiriliyor; ‘kırmızı topuklu’ bir roman, ‘aldatmak’ vb. kitaplar, daha yayınlanmadan ‘çok satmaya’ başlar; ‘listeler’ aylarca, onların ‘taht-ı işgalinde’dir; oysa çıkmış, yoğun alâka görmüş, bilmem kaç kere ‘sahiden’ basılmış ‘eserlerin’, lâfı bile edilmez; bırakın övgüyü yergiyi, ‘haber’den sayılmaz! Peki bu AB ve ABD (‘Sistem’) mantığıyla, belirgin bir ‘sansür’; en azından bir ‘kısıtlama’ ya da ‘haksızlık’ değil midir? Liberal demokraside yeri var mı?

Tısss!

Metin (Aydoğan), bu haksızlığa uğramış yazarlarımızdan birisi; meraklısı hatırlayacaktır, ilk kitabını, birkaç yıl önce, bu köşede size tanıtmıştım. (“Yeni Dünya Düzeni/Kemalizm ve Türkiye”); bu eser en az üç yayınevi tarafından, şimdi tam sayısını hatırlayamayacağım kadar çok basıldı; yükselen ‘Dip Dalgası’nın eğilim, özlem ve değerlendirmelerini ifâde ettiği için, bütün ‘Ulusal Cephe’de geniş alâka topladı; ilâç için olsun diye, basında, ondan söz eden tek satır okuyabildiniz mi?

Lehinde aleyhinde, kaç ‘eleştiri’ yayımlandı? ‘Tık’ yok! Şimdi bu ‘eşitsizlik’, ‘alenen ve resmen’ bir tarafı kayırma; Kopenhag Kriterleri’ne tıpatıp uyan AB ‘demokrasisi’ mi oluyor?

Boş versenize!..

‘Ben dahil’ demiş!..

Metin’in (Aydoğan) sonraki kitabı; daha az ilginç, daha az alâka görmüş değil; o da kapışıldı kapışılıyor; ‘toplu alımlar’ yaşıyor, çünkü ‘açık bir yara’dan, AB ile ‘ilişkilerimizden’ söz ediyor: “Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz? ‘Kum Saati’, Güncel Kitaplar, Mayıs 2002.” İkinci başlığı, içeriğini, galiba daha iyi özetlemiş; “Tanzimat’tan Gümrük Birliği’ne!” Önceki söyleşide şöyle bir göz attığımız paragraf, bu eserden rastgele seçtiğim bir paragraftı; kitabın bütünü, yazara mahsus su gibi temiz ve akıcı Türkçe, sağlam bir Cumhuriyet ‘mantığı’; doğru seçilmiş, doğru yorumlanmış belgelerle dolu; hassaten İhtilâl ve Inkılâp konusunda, ‘sonrakiler’in tutumu ve davranışı, gerçeğe tıpatıp uygun. Bakar mısınız, neler diyor?

“…Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Atatürk’ün yanında yer alarak, önemli görevler yapan İsmet İnönü, Atatürk öldükten sonra, ‘tercihini’ devrimlerin sürdürülmesinden yana değil, Osmanlı Reformculuğu’ndan (Tanzimatçılık) yana kullanmıştı; bunu da açıkça ifâde etmişti; anılarında şöyle diyordu…”

“… Terakkiperver Fırka ileri gelenleri ‘reformcu’ kimselerdi ama, ‘Osmanlı reformcusu’ idiler; ben dahil hiçbirimiz reformculukta Atatürk metodlarını daha önce görmüş, düşünmüş, benimsemiş değildik…” (a.g.e., s.93)

İsmet Paşa’nın, ‘Hatıraları’nda, ‘Osmanlı Reformculuğu’na, ‘ben dahil’ diyerek katıldığı, daha önce kimin dikkatini çekmişti?

–•–

 

“…NEDEN ‘SUS’ İŞARETİ YAPILMIŞTI?”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 23.10.2002

 

Hasan Âli (Yücel) Bey’i, ömrümde bir kere gördüm: Mamak (Ankara) Muhâbe Okulu’nda, yedeksubay öğrencisiydim; Tank Okulu’ndaki Asım (Bezirci), Can’ın (Yücel) dünya evine gireceğini duymuş; hafta tatili, iş yok güç yok; “-… kardaş, gidelim!” dedi gittik. Nasıl olduysa, apartmanın sahanlığındaki önümüze açılan kapının, arkasında o; “İnönü Cumhuriyeti’nin ünlü Milli Eğitim Bakanı, Hasan Âli Yücel! Hâ-lâ şaşkınlığını üstümden atamadığım, görür görmez, kim olduğumu anlamış olmasıdır; hâlâ anlayamadığım ise, işaret parmağını dudaklarına götürüp, neden ‘sus’ işareti yaptığı?”

Bilir miydiniz, Hasan Âli Bey o yıllarda, ‘feylesof’ Rıza Tevfik Bey’e, pek saygılı bir mektup yazarak, ‘New Yunanilik/Yeni Yunancılık’ hakkındaki fikrini sormuş; meğer sayfalar dolusu cevap da almış. Merakını anlamak, mümkün; Cumhuriyet’in eğitim ve öğretimini, ‘ulusallık’tan, Yunan/Latin’e kaydırıyorlar; eğer Osmanlı geçmişinde ‘new/Yunanilik’ varsa –ki varmış–bu ikisi, pekâlâ birbirine eklemlenebilir. Batı, Yunan/Latin’e, Hıristiyanlığı yüzünden ve Roma üzerinden gitmiştir; hâlâ orada olduğu, görülüyor; Osmanlı’nın Tanzimat ‘alafrangası’, aynı şeyi, Bizans üzerinden yapmayı mı tasarlamıştı acaba? Ama, o Hıristiyan değildi ki!

‘Tarih ve Toplum’ dergisindeki, (Sayı 225, Eylül 2002, s.41) o yazıyı okur okumaz beni çarpan bu değil; daha önemli bir şey; Anadolu İhtilali’nin ‘ulusal’ kültür ve eğitim politikasını geliştirmekle görevli bakan, Mütareke’de görev yapmış, Hürriyet ve İtilaf’çı, -‘yüzellilikler’den–bir ‘feylesof’tan medet ummakta, işbirliği istemektedir; belki de, Osmanlı Masonları Maşrık-ı Azamlığını, onun, İttihatçı–ve de Sabataist-Maliyeci Cavit Bey’den, ‘devralmış’ olduğunu bilerek!

Şu işe bak! Kırkbeş yıl ‘mukaddem’ apartman sahanlığındaki bana yaptığı ‘sus’ işareti, bu yüzden olmasın? Çünkü, ayıp ediyorlardı.

‘Bekleme odasında iğfal edilmek!..’

O ‘ayıb’ın, nasıl yaygınlaşarak devam ettiğini, Metin’in (Aydoğan) kitabında okuyorsunuz; Batı Avrupa’nın Türkiye’ye nasıl baktığını, ne güzel saptamış; Fransız ‘Le Figaro’ gazetesinin yazdığı malûm:

“… Türkiye, ne IMF’ye terk edilecek ne de sahipsiz bırakılacak bir ülkedir”! Metin’e göre, “…(bu) yaklaşım, AB’nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının ‘özünü’ oluşturan bir saptamadır. Türkiye’nin ‘sahipsiz bırakıldığı’ zaman neler yapabileceğini, 1923/1938 arasındaki uygulamalarla gören Batı dünyası ‘çıkarlarıyla’ tam bir çatışma içinde olan böyle bir dönemi, Türkiye’ye yaşatmamakta kararlıdır…”

“… Türkiye, batılılar için gerçekten sahipsiz bırakılmaması gereken bir ülkedir ama, AB için, IMF’ye de (ABD diye de okuyabilirsiniz) ‘terk edilmeyecek’ bir ülkedir. ‘Terk etmemenin ve ‘sahipsiz bırakmama” nın somut sonucu ise, elbette, ulusal ekonomi ve devlet başta olmak üzere, ulusal varlığı oluşturan temel dayanakların aşındırılması; ve Türkiye’nin güçsüzleştirilerek, AB’ye bağlı tutulmasıdır. Türkiye ne içeri alınmalı, ne de kapının önünden uzaklaşmasına izin verilmelidir. AB’nin yürütmekte olduğu Türkiye politikasının özü budur. Prof.Dr.Sn.Erol Manisalı, bu konumu, ‘Türkiye’nin bekleme odasında iğfal edilmesi’ olarak tanımlıyor…” (a.g.e. s.414)

Gerçek bu, çırılçıplak da ortada; Brüksel ne vakit ağzını açsa, bunu bir kere daha doğruluyor; hal böyle iken, Liberal/Kapitalist Türk ‘aydını’nın giderilmez ‘aymazlığına’ ne demeli? Gerçekten görmüyorlar mı, yoksa, bile bile mi ‘ecnebi’nin davuluna oynuyorlar? ‘İşbirlikçilik’, liberalliğin içinde mi yazılı; yoksa bizimkilere bu, Tanzimat’tan mı miras kalmış? Galiba, ikincisi doğru!

1920’nin Ankara/İstanbul çatışması…

Şu var ki, Anadolu İhtilâli’nin bıraktığı miras, daha az etkili sayılamaz; o yüzden Metin (Aydoğan) sözlerini, şöyle anlamlı bir ‘tespite’ bağlamış:

“…Türkiye’de, ekonomi ve politikadan başlayarak, yönetime dek uzanan, geniş bir alan üzerinde kurulmuş olan ‘tekelci egemenlik’; Türk halkını yoksul ve örgütsüz bırakarak, çok yönlü toplumsal bozulmalara yol açmaktadır; ancak, ‘ulusal bilinç’in yayılmasını önleyememektedir. Zamana yayılmış politikaların, ulusal direnç noktalarını ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri, giderek yoğunlaştırılmaktadır ama, bu yoğunlaşma kendi karşıtına dönüşerek, ‘direnme eğilimini’ de yaratmaktadır…”

“…Türkiye, Osmanlı’nın son dönemine benzeyen bir sürece girmiştir; bir yanda, dış desteğe bağlı ekonomik ve politik egemenlik, baskıyı arttırmakta; diğer yanda, bu egemenliğe karşı, halkın ve ulusun haklarını savunacak olan ‘direnme eğilimi’ gelişmektedir. 1920’nin Ankara/İstanbul çatışması, hemen aynıyla bugün yaşanmaktadır. Bağımsızlık/Mandacılık, Özgürlük/Tutsaklık, ya da İşbirlikçilik/Ulusçuluk temelinde gelişen bu çatışmanın, politik ve ideolojik ifadesi, uluslararası boyut ve içeriğe sahip olan, Kemalist/Anti/Kemalist çatışmasıdır…”

“…Türkiye’ye yönelen ve giderek artmakta olan Batı baskısının hem nedeni hem de doğal tepkisi olan bu karşıtlık; aynı zamanda Türkiye’nin, AB’nin neresinde olduğunun da açık ve somut bir göstergesidir…” (a.g.s. s.414)

Yoksa bu somut ve net saptamayı işitmek mi, New/Yunaniler’in işine gelmiyor? Hasan Ali (Yücel) Bey’in, işaretle bana ‘sus’ dediği, yoksa bu mudur? Baksanıza Media’mız, halkın tarihten gelecek haklı ‘tepkisini’, bir türlü ‘duymak’,-hele hele, ‘duyurmak’–istemiyor.

–•–

 

“MASAMDA BİRİKMİŞ KİTAPLAR”

Meral Tamer

Milliyet – 14.06.2002

 

AB karşıtı bir kitap

Ama hazır laf AB’den açılmışken, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz? başlıklı kitaptan da birkaç satırla söz edeyim. Metin Aydoğan imzalı çalışma, AB–Türkiye ilişkilerini tarihsel süreç içinde ele alıyor. Bu ilişkiyi iyi kavramak için Tanzimat’tan Gümrük Birliği’ne kadar olan sürecin bir bütün içinde ele alınması gerektiğine işaret eden Aydoğan, anti–AB’ci bir söylemle diyor ki: “AB üyeliğinin, Türkiye’nin geleceği olduğunu söyleyenlerden, kitapta yer alan bilgi ve görüşlerden hepsini değil, yalnızca bir tekini çürütmelerini ve yanlışımı bulmalarını bekliyorum!”

Çok iddialı bir çağrı.

–•–

 

“AVRUPA BİRLİĞİNİN NERESİNDEYİZ?”

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj, 07 Haziran 2002

 

Önümde Metin Aydoğan’ın son kitabı duruyor: “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”

Tabir-i caizse bir içim su. Bir çırpıda okudum bu enfes kitabı.

Metin Aydoğan, Avrupa Birliği denilen ve bazı uydu aydınların bir kara sevdaya tutulmuşçasına pazarladığı “sürecin” nasıl bir balon olduğunu siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan derinlemesine irdelemiş. Yüzlerce belge ve delil kullanmış.

Avrupa Birliği Türkiye için bir imha projesi. Türkiye’yi adım adım ve sistematik olarak yok etmek için bir çok projeyi uygulamaya koyan “Avrupalı dostlarımız”(!) bunu, içerdeki mandacılara “Batılılaşma kriterleri, Kopenhag Kriterleri vs.” gibi uyduruk kriterler bombardımanı ile servise koyduruyor.

Bu “imha sürecine de Avrupa Birliği’ne giriş süreci” adını veriyor.

Metin Aydoğan Avrupa Birliği’ne giden sürecin yeni olmadığını, Tanzimat’tan bu yana Türkiye’nin önüne konulan Batılılaşma şartlarının aynı paralelde yürüdüğünü anlatıyor.

Şöyle diyor: Avrupa ile ittifakı Atatürk’ün bir emri olarak yutturmaya çalışanlara ‘Atatürk’ün sözlerini’ hatırlatarak cevap veriyor.

“Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz korumasına bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.” (a.g.e. sy. 75)

“Durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.” (a.g.e. sy.77)

Metin Aydoğan AB’ye giriş sürecinde ardı ardına yapılan Nice, Lüksemburg, Helsinki gibi zirvelerde alınan kararların Türkiye’yi bölünmeye götürecek dayatmalarla dolu olduğunu, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin Sevr’den daha ağır maddeler içerdiğini, Kıbrıs, Ege, Güneydoğu gibi ulusal konularımız “AB kriterleri adı altında” tek tek elimizden alındığını belgeleriyle anlatmış.

Avrupa Birliği konusunda bir başucu kitabı olan bu eseri bütün okuyucularıma tavsiye ediyorum.

Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki:“Avrupa Birliği’nin neresindeyiz?” sorusunun cevabını “Avrupa Birliğinin çukurundayız” şeklinde vereceksiniz.

 


EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA

ekonomBunalm

 

 

“HERŞEYİ ANLATAN SOYADI: HERGÜNAÇ!”

Attila İlhan

Cumhuriyet, 23.12.2002

 

Cumartesi gecesi (7Aralık 2002). ‘Zaman içindeki Yolculuğu”’mu, Cumhuriyet Türkiye’sinin gelişmesine ‘parelel’ yapmayı denemiştim; bitirir bitirmez, bir telefon sağanağı başladı; önce eli kalem tutan Anadolu çocukları (Mahmut Makal ve Osman Şahin); arkasından, Gâzi’nin ‘hakiki müstahsil’ diye vasıflandırdığı, köylülerimiz: Hepsinde, içlerine sığmadığı hissedilen bir heyecan!

Ertesi gün, faks mesajları başlıyor; en etkileyicisi, kuşkusuz benzerini daha önce hiç yaşamadığım, Samsun ‘mahreçli’ o talep, düpedüz ‘resmi’ bir yazı bu; TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Samsun Şubesi’nden; Başkan Ünal Işıker, Genel Sekreter Kenan Atagün, Yazman Ayşe Ertürk imzalarıyla geliyor; dedikleri aynen şudur: “…yapmış olduğunuz konuşma, tarım ve ülke gerçeğini ortaya koyması bakımından, çok önemliydi. Böyle bir konuyu TV ekranına taşıdığınız için, size sonsuz şükran ve teşekkürlerimizi sunuyoruz; ayrıca bu konuşmanızın Cumhuriyet’te tam metin yayınlanmasının çok yararlı olduğunu düşünüyoruz…”

Farkındasınız ya, ‘metnin’ yayınlanmasını istiyor; isteyen yalnız onlar da değil, Ege Üniversitesi’nden bir profesör, Konya’dan bir çiftçi, vs. Maalesef hepsine, boynum bükük cevabım aynıdır: “-Özür dilerim, elimde yazılı bir metin yok; on yıldır bu programda, irticalen (doğaçlama) konuşuyorum”. Ne var ki ısrar o kadar içten, o kadar yürekten ki, bu yazı -belki onu izleyecek, bir iki başkası-dinleyicilerin ‘arzuyu umûmisi üzerine’ kaleme alınıyor: Arz ederim.

Muz bilmeyen öğrenciler

Tesbit/1. “… beş yaşımda var mıyım, belki?. 20’li yılların sonu, Mahmut Celâleddin Bey’in, Soğukkuyu’daki (Karşıyaka/İzmir) büyük ve muhkem, evindeyiz. Emine Nine’nin, bizimle büyüyen küçük kızı Muhatter Abla’yla aramızda, bir çekişmedir gidiyor: O yaldızı beyaz, üstünde takkeli, saçı örgülü, elinde çay fincanı taşır bir Çinli resmi bulunan, zarif çay kutularını paylaşmıyoruz; elimi uzattığım an, ne görüyorum, o çoktan almış! Mesele anneme aksedecektir, o bana sabırla kutudaki cazibenin sırrını anlatıyor. ‘-… oğlum, ülkemizde çay yetişmez, bunlar ‘ecnebi’den geliyor: İngilizler, Çin çayını paketleyip, satıyorlar; o kutuları biz yapamayız; bulmak zor!’ Böylelikle, ‘Avrupa Malı’nın üstünlüğüne dair, ilk dersimi alıyorum…”

Tesbit/2. “… 30’lu yılların ilk yarısı, aynı yerde ilkokula başlamışım, yalnız evimiz farklı; bu defa Jokinyolar’ın yalısında oturmaktayız; içinde kaybolduğum, bir ‘berhane’; babamın, nâdir meyve ve turfanda sebze düşkünlüğü sayesinde, yemediğimiz yok; bu arada, muza bayılıyoruz; o da çarşıda gördü mü, alıp gönderiyor. Bunu okulda öğrenci arkadaşlarıma anlattığım gün, utancımdan yerin dibine girmiştim; birden ne farketsem iyi, muzu neredeyse kimi bilmiyor; böylece kendimi, görgüsüz bir zengin çocuğu olarak görüyorum; az utanç mıdır bu?.

Teselli yine annemden gelecektir: “-… oğlum, ne bilsin yavrucuklar? Memleketimizde muz yetişmez ki, Arabistan’dan getiriyorlarmış, galiba Mısır’dan!…’

Böylelikle, ülkemizde muz bile yetişmediğini öğrenmiş bulunuyorum…”

Altmış yıl sonra, o ilkokul çocuğunun ne olduğunu tam değerlendiremediği ‘acı gerçeği’; “Metin Aydoğan’ın yeni kitabı Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma’da verdiği bilgilerden öğreniyorum.

Tesbit/3. “… Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı tarım durumu şöyle imiş: ‘1923 yılında ülkenin sahip olduğu ziraat mühendisi adeti yalnızca yirmiydi (20). Halkalı’da bir tarım yüksek okulu; Bursa’da, orta dereceli bir tarım okulu vardı. Ülke topraklarının, çok azı işlenebiliyordu. Köylünün büyük bölümünün, ne tohumluğu, ne pulluğu, hatta ne de sabanını çekecek bir çift öküzü vardı. Eğitim köye girememişti, yoksulluk çok yaygındı. Âşar vergisi, yani ‘Öşür’ köylünün baş belası haline gelmiş; ürün öncesi borçlanma, tefecilik, kanayan yara halini almıştı. Üretilen buğday, halkı doyurmaya yetmiyor, sürekli ithal ediliyor; Yokluk ve yoksunluk olağanüstü yaygın, eldeki olanaklar, her türlü umudu kıracak kadar zavallı idi…” (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Kum Saati Yay. Sf.281)

İzmir kurtulmuştu, ama…

Çevremde yaşanan, bu ‘tesbiti’ doğrular mı? Bunu, 60’lı yılların ikinci yarısında, İzmir gazeteciliğim sırasında öğrendiklerim cevaplamıştır: ‘Kurtuluş’, İzmir’i üç yüz bin nüfulu, son derece faal bir liman, işleri yolunda bir ‘komprador’ şehri olmaktan çıkarmış; içinde yarısı ‘mübâdil” -yâni göçmen-, iktisadi yapısı bozuk, 90 bin nüfuslu tenha bir şehre dönüştürmüştü. Belki de bu sebepten, ilkokul arkadaşlarım arasında okula yalınayak ve önlüksüz gelenler olabiliyordu. Kırsalda, Emval-i Metrûke’den ‘mübâdiller’e, aile başına galiba kırkar dönüm toprak dağıtılmasına rağmen, ciddi bir ‘intibaksızlık’ seziliyordu.

Fakat, en çarpıcı örnek ‘seyyar kitapçı’ Lütfi’dir; eski dergi ve kitap alır satardı, sıska, kara kuru bir adam; ikide bir, rafları boş dükkânlar açar, çok sürmez kapatır. Onda, sinemalardan topladığı film kesikleri satılırdı; meraklıyım ya, on kuruşum olsa, koşardım; idare lambasıyla aydınlanan, elle çalıştırdığım, göstericimde seyredeceğim; kovboy atına biner, dağlarda kaybolur.

Soyadı kanunu çıkınca, Lütfi’nin aldığı soyadını, öğrenmek istemez misiniz; her şeyi anlatan, başlıbaşına bir romandır: ‘Hergünaç!”.

 

 

 

“… RAKAMLARIN İNSAFI YOKTUR”

Attila İlhan

Cumhuriyet-27.02.2002

 

O yaz (hangi yaz?), Adnan Bey (Düvenci) kafasını o ‘meseleye’ takmıştı; ziyaretine kim gelirse, bir punduna getirip soruyor: “-… rejim, yirmi senede Türkiye’yi hatırı sayılır bir güç, kendine yeten bir ekonomi haline getirmeyi başardığı halde: neden Menderes ve şürekası, onu değiştirdiler?” Bilenler sorunun, Düvenci’nin Menderes’e ‘şahsi’ öfkesinden ileri geldiğini sanıyor; oysa Naci Ağbi (Sadullah) gayet ciddi bir cevap vermiştir: “-… Mustafa Kemal’in rejimi dirayet, haysiyet ve vekar rejimi idi; rüşvet ve irtikaba tahammül edemezdi; halbuki yeni iktidar, karaborsacı muhtekirlerin menfaatını koruyacak, değiştirmeden olur mu?” O akşam, vapurla Karşıyaka’ya geçiyorum; aydınlık bir yaz akşamı, güneş batmış; ufukta (pembe, turuncu, eflatun) bir renk cümbüşü; içimde yine o soru: “-başarısını dünyaya kanıtlamış bir rejim niye değiştirildi?”

Beş yıl sonra, Ankara’da; Tunalı Hilmi’deki yayınevi ofisinde, İlhami’yle (Soysal) aynı konuya bulaşıyoruz; esnaf kahvelerinde, fakülte kantinlerinde öğrencilerin katledildiği, o dağdalı günler! Bence değiştirmenin asıl nedeni, Kemalizm’in iki ana ekseninden kaydırılmış olması, ‘Hürriyet’ (Özgürlük) ve ‘İstiklal’ (Tam Bağımsızlık)!; bir manada, artık boşa çalıştırılması! Bu ortam oluştu mu, o faşizan alaca karanlıkta, yarasalar mutlaka belirir. Karşımdaki masada İlhami (Soysal) başı kalın bir duman halesinde kaybolmuş gözleriyle gülümseyerek başka, daha somut bir gerçeği işaret ediyor: “-… serbest pazar ekonomisi, ‘açık kapı politikası’ anlamına gelir; -yerli ortaklarıyla beraber- Türkiye’yi yeniden yemeye başlayacak!…”

Ne dersiniz? Yoksa Metin Aydoğan’ın–rakamlarını da vererek-kitabında sergilediği, bu yeni ‘sindirilme’ süreci midir?

O şanlı cumhuriyet kuruluşları…

Tesbit/1. “…önce Cumhuriyet’in tarım ve işletmeleri ‘işlevsizleştiriliyor’; 80’li yıllardan itibaren ya kapatılıyorlar, ya satılıyorlar ya da yoğun bir adam kayırma uygulamasıyla hantallaştırılıyorlar; bu rantabilite’i yok ediyor: Cumhuriyet’in ‘ulusal tarım gücü’ yönetim ve planlamadan nasıl yoksun bırakılmıştır bakar mısınız?

  1. a) 1984’te Türk tarımına can veren Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele Genel Müdürlüğü, Hayvancılığı Geliştirme Genel Müdürlüğü, Gıda İşleri Genel Müdürlüğü, Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü, Su Ürünleri Genel Müdürlüğü; ayrıca toprak ıslahı ve erozyon konusunda, üst düzeyde nitelikli hizmet veren Toprak/Su Genel Müdürlüğü kapatılıyor. b) Hepsi bu mu, hayır! Arada, adlarını duyar duymaz, bilinmez ne çeşit çağrışım zincirine dolaştığımız o Cumhuriyet kuruluşları, yâni Süt Endüstrisi Kurumu, Et/Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu, ‘özelleştirme’ etiketi altında satılıyor; yeni sahipleri o kuruluşların ve ideallerinin çapında olmadıklarından, bazılarını kapatıp, tesisleri çürümeye terk ediyorlar. c) En önemlisi elbette, ‘tarım bilincinin’ tahribi. 80’li yıllardan itibaren, Tarımsal Ürün Planlaması’ndan vazgeçilecektir; artık hakiki müstahsil köylümüz, ne ekip biçeceğini kestiremez olur, ciddi bir şaşkınlığa itilmiştir…”

Tesbit/2. “… ‘Tarımsal Ürün Planlaması’ndan vazgeçmek, ‘ulusallık’tan vazgeçmek demekti; iş, ülkenin ekonomisini, ‘Sistem’in ‘güdümüne’ bırakmaya dönüşünce, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı programlarla tarımda ‘ihracatçı’ konumundaki Türkiye, şaşılacak bir sür’atle tarımda ‘ithalatçı’ derekesine düşürülüyor.

  1. a) 1980 yılında, tarımsal ürün ihracatı, tarımsal ürün ithalatının 7 (yedi) katıdır. b) 1995 yılında ithalat ihracatı yakalar, eşit olurlar. c) 2000 yılındaki rakamlar ise şöyle: tarımsal ürün ihracatı, 3 milyar dolar; buna mukâbil, tarımsal ürün ithalatı, 4 milyar dolar!” (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Kum Saati Yay. sf. 282)

Nasıl beğendiniz mi?

Hem üretim düşüyor, hem ihracat

Peki ya üretim? Ya onun durumu? Bu konuda rakamlar, hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık ve anlamlıdır.

Tesbit/3. “… 1980’de 851 bin ton olarak üretilmiş pamuk, 2000 yılında 739 bin tona düşüyor. 1990’da 355 bin ton olarak üretilmiş olan incir, 2000 yılında 290 bin tona düşmüştür. 1990’da 860 bin ton üretilmiş olan nohutun, 2000 yılındaki üretimi ancak 280 bin tondur. Aynı yıllar arasında, söz gelimi kırmızı mercimek üretimi 630 bin tondan 216 bin tona; yeşil mercimek üretimi, 216 bin tondan 73 bin tona; ayçiçeği üretimi ise 860 bin tondan 800 bin tona gerilemiştir…

Bu gerilemelerin önemli ve ortak nedenleri arasında, acaba şu ithalat rakamları zikredilmez mi? 1990’da 198 bin ton olarak ithal edilen pirinç, yüzde 277 artışla, 2000 yılında 450 bin ton olarak ithal edilmiştir. Aynı sürede mısır ithalatındaki artış yüzde 247,519 bin tondan 1.286 tona yükseliyor. On yıl önce sadece 14 bin ton olan baklagillerin ithalatı ise, inanılmaz bir artışla, tam tamına 432 bin tona yükselmiştir…” (a.g. kitap sf. 283)

O zaman soru şu: peki bu ‘tesbitler’, münhasıran Metin Aydoğan’ın ‘tesbitleri’, bundan çıkan kötü sonuç, yalnız ona mı ait? Hayır, alınız Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Doç.Dr.Bülent Gülçubuk’un ‘tesbitleri’ni ve vardığı ‘sonucun’ vahameti aynıdır:

“… izlenilen tarım politikaları sonucunda, Türkiye kendine yeter ülke konumunu yitiriyor, gittikçe dışalımcı bir ülke durumuna düşüyor; nüfusunun önemli kısmının beslenmesi kötü, kırsalda gelir giderek azalmaktadır; tarım politikalarını, ‘dışsal faktörler biçimlendiriyor’; tarım piyasamız, uluslararası tekellerin eline geçmektedir…”

Ne denmiştir: ‘aklın yolu bir’, sonuç da aynı!

 

 

 

“BİR OPERASYON SONRASI

DAHİLİ VE HARİCİ SİYASET”

Doç.Dr. Emin Gürses

Cumhuriyet 09.11.2002

 

AKP’nin 3 Kasım seçimini kazanması için ortamın son derece uygun olduğunu kimse inkar edemez. Önce mali krizle altından kalkamayacağı faiz ödemeleriyle karşılaşan sanayici, ihracatçı kesiminin borçlarını ödeyemez duruma düşürülerek tasfiye edilmeleri gündeme gelmiş, bunu büyük oranda işten çıkarmalar ve dolayısıyla toplumsal huzursuzluk takip etmişti. Ardından hükümette sorumlu mevkide bulunan Derviş’in 6 Temmuz’da siyasi istikrarsızlıktan bahsetmesinin ve bazı sermaye guruplarının bu koroya katılmasının arkasındaki neden, dumanlı havada yeterince öne çıkarılmadı. Bahçeli’nin 7 Temmuz’da siyasi belirsizlik çağrısına kapılarak seçimin 3 Kasım’da yapılmasını istemesi, “operasyonu” kolaylaştırdı. 8 Temmuz’da ise DSP ve MHP içindeki millicilerin, Kuzey Irak ve KKTC konusunda direnç göstermeleri, hem içerde hem de dışarda birçok çevreyi rahatsız etmekteydi. Tasfiyelerle, Batı’nın ve yerli işbirlikçilerin dahili ve harici operasyonlarına olur verecek bir hükümetin gündeme getirilmesi hesap edildi.

Bu oyunda DSP’nin, Şükrü Sina Gürel’in de belirttiği gibi, kundaklama sonucu yorgun düştüğü için kolayca tasfiye edilebileceği hesabı yapıldı. AB’nin ve IMF’nin talimatlarını yerine getirmedeki dirençsizliği nedeniyle MHP yeterince yıpratılmıştı. ANAP ise, zaten bu çevrelerin işine yaramayacak kadar yıpranmış ve tasfiye zamanı gelmişti. Böyle bir hesapla başlatılan yoğun kampanya sonucu, seçimde beklenenden daha fazla bir oyun AKP’ye gitmesinin yolunu açtı. Bunda hangi hesap peşinde olduğu belli olmayan bazı kamu görevlilerinin yaptığı açıklamalar ve uygulamaların da katkısı oldu…

AKP Batı’dan kendisine yönelen olumlu havanın rehavetine kapılarak emperyalizmi iyi huylu ur gibi görürse tuzağa düşer. Bu tuzağa karşı kalkan, minare kubbesi değil, milli siyasettir. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın vasiyet ettiği mili siyaset, “milletin ve memleketin saadeti için uğraşmak” tan geçer. Bunun başarılı olarak sürdürülmesi için yine Gazi’nin belirttiği gibi, “dahili ve harici siyaset uyumlu olmalıdır”. Harici siyasetteki hatalar, sürmekte olan operasyonun başarıya ulaşmasının yolunu açar. Yine harici siyasette kurtarıcı olarak gösterilen ve aşağılık kompleksine vardırılan bir Batı hayranlığı ise emperyalizmin dayattığı talepleri arttırmaktan başka bir işe yaramaz.

Son siyasi gelişmeleri ekonomik bağlantılarıyla birlikte görebilmek ve anlamak için, Metin Aydoğan’ın Türkiye’de son krizin ve yağmalama sürecinin nasıl uygulamaya konulduğunu inceleyen, “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” kitabı okunmalıdır. Bu önemli çalışma, “operasyon”un hem genel çerçevesini hem de ayrıntılarını, herkesin anlayabileceği biçimde ortaya sermektedir.

 

 

 

“EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA”

Su Alp Tigin

Yeniden Müdafaa-ı Hukuk Kasım 2002 Sayı 50

 

Üretken çalışmalarını sürdüren Metin Aydoğan’ın “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adını verdiği yeni kitabı Kum Saati yayınlarından çıktı. Son üç yıl içindeki ekonomik-politik gelişmeleri, halkın ve ulusun çıkarları açısından ele alan Metin Aydoğan bu kitabında; Türkiye’nin içine düştüğü açmazı en ince ayrıntısına dek inceliyor, herkesin anlayabileceği bir biçimde açıklıyor ve yalana dayalı propagandaların yoğunlaştığı günümüzde gerçekleri yalın olarak ortaya koyuyor.

Kitapta; DSP’nin parçalanması, “Yeni Oluşum Hareketi”, erken seçim, Kemal Derviş’in CHP’ye girişi. CHP-AKP ilişkileri, Batı’dan gelen siyasi değişim istekleri, bu isteklerin ne anlama geldiği, ne amaçla yapıldığı ve sonuçlarının ne olacağı gözler önüne seriliyor. Özellikle son dört ayda ortaya çıkan ve pek çok insanın kavrama güçlüğü çektiği siyasi olayları anlamak için bu kitabın okunması, hem de dikkatlice okunması gerekiyor. Hangi siyasi eğilimde olursa olsun, Türkiye’nin çıkarını ve ulusal varlığını düşünen herkesin bu ki-tabı okuyunca, ciddi biçimde sarsılacağı ve derinden üzüleceği açıktır. Türkiye, sanki girdabı bol bir kara delik etrafında dönüp duruyor ve tehlikeli bir süreçten geçiyor. Aydoğan, yaşanan tehlikeyi Türk halkına gösteriyor ve artık sayıları azalmış olan namuslu aydın tavrını bu kitabında da sürdürüyor.

Halkın yoksulluğuna yol açan ekonomik uygulamaları, bu uygulamalar içindeki: “9 Aralık 1999 Enflasyonu Düşürme Programı”nı, Kasım ve Şubat mali bunalımlarını, Kemal Derviş’in yaptığı işleri, “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nı ve bu programın sonuçlarını, ulusal bankacılığın yok edilmesini, tarımda yapılanları, satılan milli şirketleri, halka yüklenen dolaylı vergileri, “Takas”ı, “özelleştirme” uygulamalarını, KİT satışlarını ve bütün bu uygulamaların ulus-devlet yapısında yarattığı bozulmayı öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Okumayla da kalmayıp çevrenizde ve her yerde tartışıp yaymalısınız. Çünkü rakamlar ve verilerle kanıtlanan gerçekler sizin sorunlarınızdır; halkın ve ülkenin sorunlarıdır.

Metin Aydoğan’ı bu kitabı yazdığı için kutluyorum. Kutlamayı yaparken, Müdafaa-i Hukuk okurlarının dikkatini bir konu üzerine özellikle çekmek istiyorum. Okurlarımız, Aydoğan’ın yaklaşık üç yıl önce yazdığı ve dergimizde yayınlanan iki yazısını özel bir dikkatle incelemelidirler. Bunu yaptıklarında, “9 Aralık Kararları ve Türkiye’yi Bekleyenler” ve “Bunalım Kopyalamak” başlıklı yazılarda, Türkiye’de daha sonra yaşanan olayların o günden saptandığı, uyarı ve önlem önerilerinin yapıldığı ve çıkış yolunun gösterildiği görülecektir. Bir bilinç sorunu olan bu öngörü her türlü kutlamayı hak ediyor.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adlı kitap okunduğunda, Türkiye’nin dışardan kurtarıcı beklemesinin nasıl bir aymazlık olduğu bir kez daha anlaşılacaktır. Ülkemizde her alanda, yurtseverlikten başka bir kaygısı olmayan iyi yetişmiş çok değerli kadrolar vardır. Ülkenin sorunlarını bunlar çözecektir. Metin Aydoğan bunlardan yalnızca biridir ve ürettiği bu eserle kendimize güven duygusu aşılıyor. Her alanda var olan bu tür insanların bir araya geldiklerinde, Türkiye yaşadığı sorunlardan kurtulma yoluna girecektir. Kitabı okuyun bunu siz de göreceksiniz.

 

 

 

“BİR ÜLKE NASIL SATILIR”

Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj, 04.12.2002

 

Şu Türkiye’nin garip haline bakın;

Türk Lirası değer kazanıyor, ekonomi kurmaylarının ödü patlıyor!

Dünyada parası değer kazandığı için korku krizine tutulan başka bir ülke yok!

Sadece Türkiye!

Türkiye’de ekonominin temeli Türk lirasının sürekli olarak değersizleştirilmesi, dolar hakimiyetinin cenderesine girilmesi ve “içerdeki ve dışardaki uluslararası şirketlerin” sürekli kâr eder hale getirilmesi üzerine kurulmuş.

Bu “temeli” sarsan bir ekonomi modeli çıkmadı bugüne kadar.

Böyle gelmiş böyle gidiyor!

Hal böyle olunca, halk sürekli kaybediyor, bir avuç “kene” sürekli kazanıyor.

Önümde değerli dostum Metin Aydoğan’ın son kitabı var: “Ekonomik bunalımdan, ulusal bunalıma”.

Türkiye’de ekonomi yönetiminin nasıl uluslararası güç odaklarının tekeline girdiğini, nasıl sömürüldüğümüzü ve sonuçta nasıl “batırıldığımızı”, mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor Aydoğan.

Bakınız neler diyor Metin Aydoğan bu belge kitapta:

“Uygulamalar sonucunda bugün Türkiye’de mali sermaye spekülatörleri, kara para sahipleri, borsa simsarları ve uluslararası şirket ortağı holdingler dışında, halinden memnun olan hiç kimse kalmadı. Türk ekonomisi 1999 yılında, İkinci Dünya Savaşından sonra ilk kez yüzde 6.4 küçüldü. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de gelir dağılımı, Tanzanya, Uganda ve Ruanda’dan bile bozuk hale geldi. 213 ülke içinde son 25 ülke içine girdi.”

İşsizlik ve yoksulluk arttı, ulusal nitelikli tarım ve sanayi çözüldü, dış ticaret açıkları arttı, iç ve dış borçlar ödenebilir sınırları aştı, bütçe açıkları büyüdü.” (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, M. Aydoğan sf.74)

Metin Aydoğan, 9 Aralık Kararları sonrası şirketlerin kârlılık tablosunu inceliyor ve şu sonuca varıyor:

“Türkiye halkı hızlı bir yoksullaşma içine girerken, devlet kuruluşları zarar ettirilirken, halka yeni dolaylı vergiler çıkarılırken, uluslararası şirket ortağı büyük holdingler, mali sermaye şirketleri ve spekülatörler olağanüstü kâr ediyorlardı.

Halktan alınan kaynaklar büyük şirketlere veriliyordu ve bu sonuç 9 Aralık Kararlarının “Enflasyonla Mücadele” kılıfıyla örtülmüş temel amacıydı. IMF bir taşla bir kaç kuş birden vuruyordu. Bir yandan işbirlikçi büyük sermaye güçlendirilirken, diğer yandan ağırlaşan yaşam koşullarıyla bunalan kitleler, sorunlarına çözüm getiremeyen devletten uzaklaştırılıyor, sosyal çatışmalara ve istikrarsızlığa ortam hazırlanıyordu. (A.g.e. sf. 78)

Türkiye’nin işinin bitirilmesi sürecinde, iş ve dış işbirlikçilerin nasıl bir ihanet kumpası içinde olduklarına da değiniyor Aydoğan:

“Türkiye’ye işinin çok yönlü Batı baskısı, dışarıda ve içerde, diplomasi nezaketinden uzak, açık ve ilkel bir kabalıkla sürdürülmektedir. Dışarda “Ermeni Soykırımı” “Kürt azınlık hakları”, “Kıbrıs işgali”, “İnsan hakları ihlalleri” başlıklarıyla yoğun bir Türkiye düşmanlığı yapılmakta ve Batı kamuoyu olası bir Türkiye müdahalesine hazırlanmaktadır.

İçerde, karar süreçlerinde yetki sahibi politikacıların bir bölümü değişik yöntemlerle ‘elde edilmiş’, bir bölümü de seçeneksiz olduklarına inandırılmışlardır.” (A.g.e. sf. 119)

Türkiye’deki ihanet kıskacı, dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde gelişiyor.

Nitekim bu satırları yazarken Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz’ün kaleme aldığı bir kitapta yer alan ilginç bir “ihanet örneği” yansıdı basına. Öksüz’ün anlattığına göre, “Telekom’un satışı ile ilgili yoğun toplantıların yapıldığı günlerde, bir ekonomi bürokratı odasında hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Diyormuş ki bu ağlayan bürokrat: “Ben Cottarrelli’ye söz verdim. Şimdi sözümüzü tutamıyoruz. Ben şimdi Cottarelli’nin karşısına nasıl çıkacağım?”

Dün bu olayın ayrıntılarına köşemde yer vermiştim.

Başka “ülkelerin talimatlarını yerine getirmek ve başka ülkelerin çıkarlarına kul köle olmak için, kendi ülkelerinin bağrına hançer saplayan bu ihanet şebekesi ülke ekonomisini işte bu hale getirdi.

Metin Aydoğan’ın ifadesiyle “ekonomik bunalımı ulusal bunalıma doğru ittiler.”

Türkiye’de ekonomi yönetimindeki türlü entrikaları, ihanet şebekesinin çalışma biçimini, ekonominin nasıl bataklığa sürüklendiğini ve bu bataktan nasıl çıkılacağını öğrenmek için bu kitabı mutlaka okuyun.

“Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” Kum Saati Yayınlarından çıkmış. Kütüphanenizin en güzel yerine layık, bir güzel kitap.

 

 

 

“YONTUNUN, BALENİN UNUTULMAZ TADI”

Bertan Onaran

Adam-Sanat Ocak 2003 Sayı: 204

 

Son seçim, ellerindeki bütün araç gereçlerle herkese bilginin doğrusuna değil, uyutucu masallarla yanlışı anlatanların; sözüm ona demokrasicilik oynayarak, dünyanın öbür köşelerindeki gibi bizde de nasıl bir canavar yarattığının somut örneğidir.

Yine atasözümüzün amansız kıskacına düştük: “Öğütle uslanmayanın hakkı kötektir.”! Bu arada, bu “köteği” hak etmediğini düşünen bir avuç düşçüye ise doğa sabır, dayanma gücü versin; günün çok uzak birinde, sıra onlara da gelebilir!

“Nedir en zor şey?; görmek gözünün önündekini…” demiş ozan. Metin Aydoğan kaçırmamış. Satılmamış olanlar için, bu “zor” şeyi kolaylaştırmak için, güzel bir çalışma yapmış: “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma”

Aydoğan, ülkemizi soyup parçalamak isteyen dış açgözlülerle, onların bir kemiğe razı yerli bekçilerinin sözlerinden, demeçlerinden; sayısız örneklerle başımıza gelenlerin hiç de rastlantı olmadığını, bizim “sersemliğimiz” ya da “tembelliğimiz”den kaynaklanmadığını gözler önüne sermiş.

Bugün bu kitabı okuyup benimsemeden görüş ileri sürmek, konuşmak, yazı yazmak; düpedüz hainliktir.

 


Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-1

MUSTAFA KEMAL VE KURTULUŞ SAVAŞI 

 

ulkeye_adanmis_bir_omur_1

 

Sevgili Metin,

Ülkemiz, Cumhuriyet tarihinin belki de en sıkıntılı dönemini deneyimlerken, içinde bulunduğumuz şu olağan üstü zamanlarda, yayınlarınızla halkımıza yön göstermekte, aydınlığı işaret ederek adeta mihrakını şaşırmış kitlelere rehberlik etmektesiniz.

Yurdumuzun içinde ve dışında giderek artan bir şiddetle karşılaştığı tehlikeleri işaret ederek, halkımızı bilgilendiriyor ve fevkalade önemli bir görevi yerine getiriyorsunuz. Bu bağlamda, bilgiyi yayma adına şahsıma da tanıdığınız imkanlardan ötürü çok müteşekkir olduğumu belirtmek isterim.

Ülkemizi aydınlığa kavuşturma mücadelesinde ne yaman bir çaba harcadığınızı yakından hayranlıkla izleyen biri olarak teşekkürlerimi sunarken, bu mektubumun bir belge olarak saklanmasını temenni eder, saygılar sunarım.

Hayrettin Karaca, TEMA Vakfı Onursal Başkanı

 Sayın Aydoğan,

Göndermiş olduğunuz “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı kitabınızı aldım.

Hangi toplumsal koşulların Mustafa Kemal’i ortaya çıkardığını, vatanı için yapmış olduğu mücadelesini ve kaynak göstererek Türk Halkının çektiği acıları anlattığınız kitabınız için teşekkür ederim.

Kurtuluş Savaşı’nın sadece kanla kazanılmış bir zaferi ifade etmediğini, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve kültürel bir zaferi ifade ettiğini ve bu yolun takip edilmesi gerektiği hususunda sizinle aynı görüşleri paylaşıyorum.

Bu vesile ile çalışmalarınızda başarılar diler sağlık ve esenlikler dilerim. Saygılarımla

Hurşit Tolon, Orgeneral 1 nci Ordu Kom., Selimiye-İstanbul

Sayın Aydoğan

Sizinle yemekte birlikte olmak büyük mutluluktu. Gönderdiğiniz imzalı “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” kitabınızın değerini ölçmeme imkan yok. İtiraf etmeliyim ki, kitabınız elime geçmeden gidip almıştım.

Okuduktan sonra hemen bir arkadaşıma verdim. Şimdiye kadar Osmanlıya aşık, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk’e bilmeden düşman olan bir kişiydi. Daha önce Kutsal İsyan ciltlerini vermiştim. İkinci ciltten sonra okumaktan vaz geçmişti. Kitabınızı okuduğunu söyledikten sonra Falih Rıfkı Atay’ın Çankayası var mı? Diyerek istedi. Vereceğimi bildirdim.

Sayın Aydoğan, kitabınızın başında bahsettiğiniz İkinci Viyana Kuşatması bozgununun etkisini hiç bu kadar derin düşünmemiştim. Kitabınızda daha ilk sayfadan itibaren düşüncelerime derinlik kazandırdığınız için teşekkür ediyorum. Bu derinlik, okuduğum kitaplarda Fatih Sultan Mehmet abluka altına aldığı, dünya ile ilişkisini kestiği Bizans şehrini neden savaşla aldığını açıklıyor. Bin yıldan fazla direnen şehir, Türklere ve onun Hakanı Fatih Sultan Mehmet’e boyun eğmişti. İşte bu yenilmezlik ve güç, Avrupa kıta ülkelerine yaşatılan psikolojik korkunun temeliydi.

Sayın Aydoğan! Öyle çarpıcı ve her okuyanın kendinden bir parça bulabileceği bir kitap yazmışsınız ki, hayran olmamak mümkün değil. Nutuk’un taşıdığı devrimci ruh, halkın duyguları, birlik ve dayanışma becerisi, mücadele azmi ve bunların sonucu gelen muhteşem zafer. Bunları o kadar çarpıcı yazmışsınız ki, bir nefret yüreğimi ele geçirdi, coşku ve sevinç acı ve hüzünle harmanlandı. İşte ete kemiğe dönüşen Kurtuluş Savaşımız, ve onu okunabilir hale getiren kitabınız. Dünyaya meydan okuma isteğim, ve okunabileceğini öğrendim kitabınızla. Atamızın olağan üstü koşullarda oluşan kişiliği ve bu kişiliği bulan ulusumuzun görkemli kültürünün harmanlaması.

Sayın Aydoğan özverili uğraşınızı, ulusumuza sahip çıkan eserlerinizden dolayı size borçlu olduğumu söylememe izin verin. Yaptığınız hizmeti bu ulus asla unutmayacaktır. Atatürk’ü adeta kuyudan çıkardınız, ete ve kemiğe büründürdünüz. Sağ olun var olun. Saygılarımla

İsmail Kumcu, Balıkesir

Sayın Metin Aydoğan,

Ülkeye Adanmış Bir Yaşam Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı kitabınızı okudum. Böyle bir kitap yazdığınız için size teşekkür ederim. Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının Osmanlı yıkılırken ve çaresiz duygular içindeyken güç aldıkları Ziya Gökalpleri, Namık Kemalleri vardı. Ne mutlu bizlere ki bugün bizlerin de Metin Aydoğanları, Attila İlhanları, Oktay Sinanoğulları, Erol Manisalıları var. Zor şartlar altında yaşamaya alışmış olan milletimiz, yine bıçağın kemiğe saplanmasını beklerken, bu kez daha önce hareket etmeyi ya da bıçağın zaten kemikte olduğunu fakat uyuşturucu etkisiyle bunu hissetmediğimizi söyleyenler var.

Sizler halkımıza doğru yolu ve yapılması gerekenleri, büyük Atatürk’ün sözleri ve yaptıklarıyla gösterdiniz. Sizin kitaplarınızı okurken özellikle gençlerin, “neden bir parti kurup insanları etrafında toplamıyorsunuz” dediklerini duyuyor gibiyim. Sizin kitaplarınızı okuduktan sonra, düşüncelerimi başka insanlarla paylaşırken en sık karşılaştığım soru; “peki o zaman şimdi ne yapmalıyız bundan nasıl kurtulabiliriz?” sorusudur. Konuştuğum insanların çoğunda, ne yazık ki, benliklerine televizyon kültürünün (kültürsüzlüğünün) sindiğini görüyorum. İnsanlara, istediği şeyleri, kolaycılığa kaçarak hap kültürüyle elde etme inancı sinmiş. Bana, yapılacak şey konusunda hap soranlara söylediğim şu “Kanserin hapı yok! Ya kendi inancınla, kendi gücünle ayakta kalacak ve bunun için yaşama sarılarak hastalığı yenecek ya da doktorların verdiği haplarla belki biraz daha hayatta kalacak ama sonunda öleceksin! Seçim senin” diyor ve onlara büyük önderimizin şu sözünü hatırlıyorum. “Çalışmadan, üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar önce onurlarını, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da bağımsızlık ve geleceklerini kaybederler.” Bu safhanın neresinde olduğumuzu da herkesin kendi vicdanına bırakıyorum.

Şuna inanıyorum ki, savaşa önce benliklerimizde başlamalıyız. Önce, kendimizle ve bugüne kadar bazen bilerek bazen bilmeyerek yapmış olduğumuz yanlışlarımızla savaşacağız. Hemen bir yerlere üye olmak, ne söylenirse onu yapmak çözüm değildir. Önce kendi düşüncelerimizi sonra davranışlarımızı değiştirmeli, birlikte harekete geçmeli ve bunu çok geç kalmadan yapmalıyız. Birilerinin vereceği haplardan önce kendi hastalıklarımızı bulmalı, bunun için kendi iç güçlerimizi kullanmalıyız. Bunları yapmadan çözüm istemek ancak yeni çözümsüzlükler getirecektir.

Oktay Sinanoğlu’nun kitaplarını okumuş birisi hala e-posta’ya e-mail(imeyil), kısa mesaja sms (esemes) diyor çocuğunu yabancı dille eğitim veren bir okula hem de küçük yaşlardan itibaren yolluyor ve çocuklarına şov (Show) haber seyrettiriyorsa. Sizin kitaplarınızı okuyan bir kişi hala AB’nin ülkemizin tek kurtuluş yolu olduğunu söylüyor, tarıma verilen desteğin ekonomimizi olumsuz etkilediğine inanıyor, demokrasinin beşiğinin Amerika olduğunu zannederek oraya gitmeye çalışıyorsa üzülerek söylüyorum ki boşa kürek çekiyoruz. Artık şunu öğrenmeliyiz, toplumsal değişim, ilerleme ya da kurtuluş, kişinin kendisiyle başlar, sonra toplumla bütünleşir. Çevresinin kirliliğinden yakınan kişi etrafındakileri suçlamak yerine izmaritini yere atmamayı öğrenmelidir önce.

Ben bu nedenlerle, eğitim birliğinde çalışan bir subay olarak, “ne yapabilirim”i düşündüm ve uygulamaya geçtim. Benim askerlerim, artık yürüyüş komutunu sadece “Ne mutlu Türküm diyene!” şeklinde değil. “Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene!” şeklinde sayıyorlar. Gelen acemilerin, bir iki saatlik konferans şeklindeki konuşmalarımdan sonra; Metin Aydoğan, Oktay Sinanoğlu’ndan, ülkemizin karşı karşıya olduğu sorunlardan haberi oluyor ve gözlerinin bağının açıldığını söylüyorlar. Evden getirdiğim kitaplarımla kütüphanemizi her geçen gün zenginleştiriyor ve hedefimi onlarla paylaşıyorum. Onlara, eğitim verdiğim bir aylık süre içerisinde en az bir Metin Aydoğan, bir Oktay Sinanoğlu kitabı okutmak hedefimdir. Her geçen gün de hedeflerimi arttırıyorum.

Yalın anlatımınızla, bundan 85 yıl önce Meclisimiz’i kurarak bize Cumhuriyet’i armağan eden Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptıklarını bize ve halkımıza gösterdiğiniz ve geçmişimizle gurur duymamızı sağladığınız için size teşekkürü bir borç biliyorum. Her kitabınızda acı gerçekleri gözlerimizin önüne sermenizin yanında, geleceğe dair umut dolu ifadelere de yer vererek bize mutlu yarınların var olacağı inancını aşıladınız. Ben de bu yüzden diyorum ki: “Geçmişiyle gururlu, bugünüyle mutlu, geleceğiyle umutlu nesiller yetiştirmek bizim görevimizdir”. Bunu sağlayabilmek için de “önce okumalı sonra okutmalı anladığımızı anlatmalı ve anlattığımızı uygulamalıyız.” Bu basit zincirin herhangi bir halkasını atlamak başaramamaktır. Saygılar sunar ellerinizden öperim.

 

Not: Sizden, bölüm kitaplığımız için, özellikle Bitmeyen Oyun ve Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı isimli kitaplarınızdan gönderebileceğiniz kadarını rica ediyorum. Elbette diğer kitaplarınızdan gönderirseniz de ne kadar mutlu olacağımı söylememe gerek yok. Emin olun ki bu kitaplar bizler için çok değerli olacak, sürekli okunacak ve okutulacaklardır.

Mutlu Ulupınar, İs.Ütgm.- Manisa

Sayın Metin Aydoğan,

Ben 14 yaşında İlköğretim 8.sınıf öğrencisiyim. Kitaplarınızı teyzem nedeniyle biliyorum. Ele aldığınız konulara ilgi duyuyorum, ancak bunların benim için şu an biraz ağır olduğunu görüyorum. Önsözlerinizi ve Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı kitabınızı okudum, çok etkilendim. Ülkesine bağlı bir Türk genci olarak, bu tür kitapları yazdığınız için size çok teşekkür ederim.

Umarım önümüzdeki yıllarda ben ve benim yaşımdaki arkadaşlarım, Metin Aydoğan’ın kitaplarını daha yakından takip edeceğiz. Kitaplarınızı okudukça yurdumuzda ve dünyadaki sorunlardan haberdar olacak ve daha fazla bilgileneceğiz.

Siz, benim gibi genç bir neslin, örnek alması gereken değerli yazarlarımızdan birisiniz. Sizin sayenizde, Ulu Önder Atatürk’ü, sınıflarımızdaki resim olmaktan çıkarıp onu anlamaya ve uygulamaya çalışacağımızdan emin olunuz. Kitaplarınızı okudukça, Atatürk’e, devrimlerine ve ülkemize daha fazla sahip çıkmayı öğreneceğiz.

Önsözünüzde yazdığınız gibi okuyor ve okumayı herkese öğütlüyorum; okuyalım ki, ülkeye yararlı olabilelim diyorum. Kitaplarınızın tümünü okuyacağım ve çevreme okutacağım. Yurduma yararlı, çalışkan yeni bir birey olacağıma söz veriyor ve sizin için yazdığım bir şiiri gönderiyorum. Saygı ve sevgilerimle.

 Bir Yazara Şiir

Bir yazar biliyorum / Öyle güzel kitaplar yazar / Ah bir okusanız / Ne anlamlı sözcükleri var.

O da aynı benim gibi / Atatürk’ümüzü çok sever / Sever ve anlatır / Çünkü o da benim gibi bir yurtsever

Yalnızca yazarlar mı sever Atatürk’ü / Sokaktan geçen kime sorsanız, / Aynı yanıtı alırsınız / En büyük Türk Atatürk sözünü duyarsınız.

Atatürk hakkında birçok şeyi / Ben o yazardan öğrendim / Atatürk’ü kim mi bana anlatan / Sevgili yazar Metin Aydoğan

Öyle çok kitabı var ki / Bize yarar sağlayan, / Yurdu ve dünyayı / Gençlere anlatan.

Şimdi ona bu şiiri yazıyorum / O kadar mutluyum ki / Onunla aynı ilde yaşıyorum / Ona çok şey borçluyum / Bilginin borcu ödenmez / Öğretmenin hakkını sevgiden başka ne öder / Sana sevgimi yolluyorum / Büyük yazar, öğretmen / Sevgili Metin Aydoğan

Füsun Abancı, Hilal Necmiye-Hüsnü Ataberk İlk Öğr. Oku.8.Sın. Öğr., İzmir

Sevgili Metin Hocam,

Öncelikle yeni çıkan, Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı isimli kitabınız için size teşekkür ediyorum. Hocam, kitabı bir gün içerisinde okuyup bitirdim aynı günün akşamı sizinle telefon ile görüştüm kitapla ilgili düşüncelerimi birkaç cümle ile ancak anlatabildim. Kitabınız o kadar anlamlı, sade, anlaşılır ve güzel bir eser ki, kitapla ilgili düşüncelerimi telefonla anlatamayacağım için, yazma gereği duydum.

İlk olarak kitabın kapağındaki küçük yazı ile yazılmış Ülkeye Adanmış Bir Yaşam cümlesi çok anlamlı ve derin bir cümle, Bu cümlenin büyük punto ile yazılması ve ilk bakışta görünmesi bence çok güzel olurdu. Çünkü bu cümlenin hayatımızda pek kullanılmayan ve bilinmeyen bir anlamı var.

Kitabın önsözü beni çok etkiledi. Bu etkiyi, benim hayat prensibim olan ve çok kullanıp hayatımda da sık sık belirttiğim atasözü, deyim, vb. sözlerden örnekler vererek anlatacağım. Kitabın önsözü, “Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir” sözünde olduğu gibi, kitabın ne olduğu hakkında bilgiyi önceden veriyor.

“Vatanseverlik baskı altında, hıyanet, getirisi yüksek bir meslek durumunda”;

“Bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyen, onu koruyamaz”;

“Yaşam en iyi öğretmendir ve gizlenmiş gerçekler göremeyenlerin önüne çıkmakta gecikmez. Düşünerek öğrenmeyenler yaşayarak öğrenirler”;

“Ülkesi için herkesin yapabileceği bir şey vardır. Abartmadan ve küçük görmeden herkes elinden geleni bu ülkeye vermelidir.”

Evet hocam maalesef düşünerek değil de yaşayarak öğreniyoruz. Bağımsızlık nasıl kazanıldı, nasıl korunması gerekir, nasıl geliştirilir? Bunlar bilinmediği için bugün bağımlı, sömürge ve gizli işgal altındayız.

Metin Hocam, kitapta yazılanlara, geri dönüp kendimize bakıyorum, okullarımıza bakıyorum, gençliğe ve çocuklarımıza bakıyorum; arada uçurumlar var. Bugün okullarda çocuklarımıza öğretilen Atatürk sanki başka bir Atatürk. “Şurada doğdu, annesi ve babası şöyleydi, bu tarlada karga kovaladı, asker oldu vatanı kurtardı”. Gençlere bunlar öğretiliyor. Bunlara ilave olarak bizlerin dahi hala hafızamızda duran; “Doktor doktor kalksana/Lambaları yaksana/Atam elden gidiyor/Çaresine baksana” dizeleri: 10 Kasımlarda anma töreni birkaç şiir ve konuşma, üzülmemek elde değil. Dünyanın tüm uluslarına örnek olmuş eşi benzeri olmayan Atatürk’e sahip çıkamıyoruz. Tanımıyoruz, bilmiyoruz, anlayamıyoruz.

Hocam, öncelikle kitabınızda sanki Atatürk’le birlikte yaşadım. Çektiği çileyi sıkıntıları ve hastalığını ve maddi imkansızlıklara rağmen mücadelesinden yılmayışını bütün açıklığı ile anlayabildim. Günümüzde bazıları Atatürk için, “erken öldü, keşke on yıl daha yaşasaydı, o zaman Türkiye’nin sırtı yere gelmezdi” diyor. Bunlar, elbette iyi niyetli söylemlerdir. Belki doğrudur, ama bu işin birde başka yönü var bunu kitabınızdan anladım.

Atatürk Osmanlı’nın çöküşünden sonra, yokluk içerisindeki bir halk ile Kurtuluş Savaşını kazandı. Kurtuluş savaşı içerisindeki maddi sıkıntılar, parasızlık ölüm fermanı öldürülmek için kurulan pusular ve suikastler, zehirleme teşebbüsleri, göğsündeki saate gelen şarapnel parçası. Daha da kötüsü, sağlık sorunu ve hasta haliyle cepheden geri kalmaması için kaburga kemikleri kırık olduğu halde cepheye gitmesi, en güvendiği birçok arkadaşının bile zaman zaman kendisine muhalefet etmesi vb.. Daha birçok olaylardan sonra bu büyük insan çok bile yaşamış, buna insan vücudu dayanır mı? Robot olsa kısa devre yapar, demir olsa erir. İlginç gelebilir ama, Atatürk bu kadar çok iyi hayatta kalabilmiş.

Kitabı okurken çok etkilendim, tüylerim sürekli diken diken oldu. Hocam, siz kitabı okurken ağlayanlardan bahsettiniz. Ben maalesef 18 yıllık görev yaptığım askerlik hayatımda Güneydoğu’da görev yaptığım PKK-Kadek bölücüleri ile girdiğim çatışmalardan olacak ki, doğal olarak göz pınarlarımdan yaş gelmez oldu. Ağlayamayan insan olur mu? İşte ben uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar duygulandım.

Kitapta geçen; Yunanlıların yaptığı zulümler, Isparta da doğup büyümüş ve Türkiye’de mülk satın alıp yerleşmiş yerli Rum ailenin çocuğunun anlattıkları, hele o Pozantı direnişi ve Gülek Boğazı, Çankırı’nın Kızılkaya köyü, bugünkü milletvekillerimize örnek olacak Uşak milletvekili Hoca İbrahim Efendi’nin vekillikten sonraki davranışı, anlatmakla bitmez.

Hocam benim yazacaklarım da bitmez. Ellerinize sağlık, özellikle her Türk evladının okuması ve her evde bulunması gerekli bir kitap yazmışsınız. Atatürk’ü daha iyi anlatan başka bir kitap görmedim. Siz ve sizin gibi aydınlarımızdan, size yardımcı olanlardan, kitabınıza emeği geçenlerden ve yakınınızda bulunan, size büyük destek veren ailenizden Allah razı olsun. Bu ülke sizin gibileri unutmayacaktır. Saygılarımla.

Sezgin Aydın, Çeşmeli / Erdemli / Mersin

Saygıdeğer Büyüğüm Sayın Metin Aydoğan

Sizinle Sayın Hakan Erdem sayesinde tanıştım. Bu fırsatı bulduğum için kendimi şanslı sayıyor, Sayın Erdem’e teşekkür ediyorum

Bitmeyen Oyun, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, son olarak da Ülkeye Adanmış Bir Yaşam -Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nı okudum. Kitaplarınız sayesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun hiç de iç açıcı olmadığını kavradım. Ancak umutsuzluğa kapılmadım. Düşündüm ki, sizin gibi ülkeyi ve Türk milletini gerçekten düşünen insanlar oldukça ve bizim gibi gençleri aydınlatmayı sürdürdükçe, bugünkü zor durumdan kurtulabiliriz. En umutsuz anımda bile, bu inancımı hiç yitirmiyorum. Kendi adıma, sizin yazdıklarınızdan öğrenmem gerekenleri fazlasıyla öğrendiğimi söyleyebilirim. Bana mücadele bilinci verdiniz, sağ olun.

Kitaplarınızdan öğrendiklerimi çevreme anlatıyor, Türkiye için büyük önem taşıyan düşüncelerinizi yayıyorum. Kitaplarınız elden ele dolaşıyor. Bizim gibi düşünen insanların çığ gibi büyümekte olduğunu görmek, beni çok mutlu ediyor. Böyle devam ederse, gelişen milli bilinç karşısında hiçbir güç tutunamayacaktır. Bunu, çevremdeki gelişmelerden açık olarak görüyorum. Kurtuluş Savaşı’yla gücünü gösteren bu millet, bu gücü yine gösterecektir.

Yazıp bize ulaştırdığınız şahane eserlerle, bizleri aydınlattığınız için, size teşekkür ediyorum ve sonsuz saygılarımı sunuyorum. Türk gençliği size duyduğu minneti, milli bilinci yükseltip bu yolda mücadele ederek ödeyecektir.

Yazdığınız eserler için yüreğinize ve emeğinize sağlık. Daha nice eserler yazmanız için, size güç ve sağlık diliyorum. En içten saygılarımla.

Yeliz Çakıroğlu, Ankara

Sayın Metin Aydoğan,

Atatürk haftası içinde olduğumuz şu günlerde yaşadığım en mutlu olay sizin “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” isimli kitabınızı okumuş olmamdır.

Kitabınızı bir akrabamın hediyesi olarak edindim. Daha öncede Atatürk ile ilgili birçok kitap okudum. Özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in kitaplarını beğenerek okumuştum. Ancak ilk kez beni bu kadar etkileyen ve Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yaşadığı zorlukları tüm çıplaklığı ile ortaya koyan bir kitap okuyorum. Sizi, bir okuyucunuz olarak bu konudaki başarınızdan dolayı kutlarım.

Doğu Anadolu’da bölük komutanı olarak görev yapmaktayım. Bölüğümdeki askerlerime gece derslerinde sizin kitabınızı okuyor ve onlara Kurtuluş Savaşı mücadelemizi anlatmaya çalışıyorum. Böyle bir kitabı bizlere kazandırdığınız ve bilgilerinizi paylaştığınız için şükranlarımı sunarım. Saygılarımla.

Kazım Kıray, Van

Değerli Hocam Metin Aydoğan,

Sevgili hocam hürmetle ellerinizden öperim. Umarım sağlık afiyettesinizdir. Bendeniz, Cumhuriyet Üniversitesi Felsefe Bölümü 2.sınıf öğrencisiyim. İsmim Mustafa Tendik. Afyonluyum, yani hemşehrinizim. Hocam kitaplarınızla ve sizle tanışmam geçen dönem 3.Ulusal Genç Tema kongresinde sayın Hayrettin Karaca beyefendinin vesilesiyle oldu. Bitmeyen Oyun ve Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler ve Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı kitaplarınızdan sonra, Afyon’da zorluklarla bulabildiğim Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı ile Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz adlı kitaplarınızı okuma imlanı buldum.

Kitaplarınızdaki dilin akıcılığı, benim gibi siyasi kitaplara mesafeli duran birinin bile çok kısa zaman zarfında kitaplarınızı bir çırpıda bitirmesine sebep oldu. Türkiye’nin arkasından oynanan oyunları, Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda neden vites arttıramadığını, ulusal varlıkların satışını, devlet yönetiminin el değiştirmesini ve bunu yapanların yandaşlarını tanıma imkanı buldum. Sağolun, varolun. Eşsiz bilginiz ve yorum yeteneğinizle bize ışık tuttunuz yol gösterdiniz.

Sayenizde olaylara farklı bir perspektifle bakabiliyorum artık günlük gazeteleri bile başka bir gözle okumaya başladım diyebilirim. Keşke sizin kitaplarınızla daha önce tanışma imkanım olsaydı. Şimdi geçen onca boş zamanıma yanıyorum. Yurdumuzda bu kadar oyun oynanırken, bir şeyden haberi olmadan yaşamışım.

Atatürk’ün bize armağan ettiği bu Cumhuriyet’i ve vatanı yıktırmayacağız. Çağdaşlaşma yolunda, elimizden geleni yapacağız. Atatürk ölse de onun izinden gelen binlerce Türk genci bu vatan için seve seve canını vermeye hazırdır. Bu böyle biline.

Hocam kitaplarınızı bulmakta güçlük çekiyorum. Koskoca Sivas’ta bıraktım kitaplarınız bulmayı, sizi tanımayan kitap dostu yurtseverlerin! çıkması beni nasıl kahrediyor tahmin edersiniz. İnşallah göndereceğiniz kitaplarla Sivas’ta ulusal bilinçlenmenin ilk ayağını başlatacağız. Birilerinin artık, taşın altına elini koyması lazım. Ben seve seve Sivas’ta bu onurlu göreve hazır olduğumu söylüyorum.

Sevgili hocam, kafanızı ağrıttım. Hakkınızı helal edin. Mektubumda yer yer geçen anlatım bozuklukları için kusura bakmayın. Size ulusal kurtuluş yolunda başarılar diliyorum. Sevgilerimle.

Mustafa Tendik, Üniversite Öğrencisi, Sivas

Sayın Metin aydoğan,

Ben 20 yaşında bir evrenkent (üniversite) öğrencisiyim. Hacettepe Evrenkenti Fen Fakültesi Aktüerya Bilimleri 2.sınıfında öğrenimimi sürdürmekteyim.

Öncelikle canım Türkiyeme ve –ne yazık ki büyük çoğunluğu hala uyuyan- akranlarıma ülkem üzerinde oynanan oyunları yakın tarihçesi ve tüm çıplaklığıyla gösterdiniz. “Bitmeyen Oyun-Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler” ve “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı yapıtlarınız için size sonsuz şükranlarımı ve teşekkürlerimi sunarım.

Her sayfasında bir sanatçı titizliği ve düşün adamı emeğiyle hazırlandıklarının bilincindeyim.

Kıymetli büyüğüm!

Eserlerinizle ve Metin Aydoğan ismiyle biraz geç tanıştım. En kısa sürede diğer yapıtlarınızı da okuyacağım.

Ne mi oldu? Kitaplarınız sayesinde gözüm açıldı, uyandım, silkindim. Atatürkçü ol(a)madığımı anladım. 1938’den özellikle de 1950’den sonra gelenlerin “Atatürk’e evet Kemalizme hayır”cı olduğunun tüm netliğiyle ayırtına vardım.

Şimdi mi? Kemalizm rehberliğinde ve siz değerli Kemalist aydınların öncülüğü sayesinde Cumhuriyetime, altıoka, anti-emperyalizme sımsıkı sarılarak onları ölümüne kucakladım.

Sizi temin ederim ki Kemalist gençlik bu ülkeyi hiçbir zaman böldürmeyecek. Laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist güçlerin güdümündeki gerici ve bölücü örgütlerin eline bırakmayacaktır. Geriye gitmesine izin vermeyecektir.! “Serbest piyasacı” hain işbirlikçilerin vicdansızlıklarına tüm gücüyle karşı koyacaktır.

Yeter ki siz bizi aydınlatmayı tüm gücünüzle sürdürün.

Sayın Aydoğan, sizden imzalı bir yapıtınızı istesem, değerli zamanınızı çalar mıyım?

Tekrar teşekkürler aydınlatıcılığınız ve üreticiliğiniz için.

Hasan Çelik, Hacettepe Üniv., Beytepe/Ankara

 


ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM (2)

ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ

 

atatC3BCrk-ve-tC3BCrk-devrimi28129

 

METİN AYDOĞAN’DAN ‘ÜLKEYE ADANMIŞ BİR YAŞAM’

Öner Yağcı

Cumhuriyet Kitap Eki 13.04.2006

Kurtuluş Savaşında ve Devrimlerde Mustafa Kemal 

“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş. Bunlardan sonra içeride ve dışarıda saygı duyulan bir vatan, yeni bir toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için sürekli devrimler. İşte Türk Devrimi’nin kısa ifadesi… Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur…” Mustafa Kemal Atatürk

1945 Afyon doğumlu, İlk ve Ortaöğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra girdiği KTÜ Mimarlık Fakültesi’nde 1968 öğrenci hareketlerinin aktif bir örgütleyicisi olan devrimci öğrenciliğini; 1970-1973 arasında üç dönem TMMOB Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu ve TEKSEN (Teknik Personel Sendikası) İzmir Şube Sekreterliği, 1974-1980 arasında TÜTED (Tüm Teknik Elemanlar Derneği) İzmir Şube Başkanlığı, 1997-1999 yıllarında Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) İzmir Merkez Şube Başkanlığı görevlerini üstlenerek aktif bir demokratik kitle örgütçüsü olarak sürdüren bir yurtsever Metin Aydoğan.

Kendi deyişiyle “teoriyle pratiği ve söylemle eylemi” yaşam biçimi kılarak sürekli yazan Türkiye sevdalısı bir aydın ve bu sevda ile ardı ardına yayımladığı kitapların tümü de Türkiye ile ilgili kafa yormasının, araştırmasının, yaratıcılığının ürünü.

Metin Aydoğan, araştırmalarına verdiği yıllardan sonra yayımlanmasını son birkaç yıla sığdırdığı yapıtlarıyla bilinçli, duyarlı, kararlı aydın olmanın örneğini gösteriyor. Ülkemizde ve dünyada yaşanan olayları, ülkemizin karşısına çıkan/çıkarılan sorunların kökenleri, nedenleri, getirdikleri ve bu sorunların aşılması için neler yapılması gerektiği konusunda düşünceler üretiyor.

Bitmeyen Oyun

Aydoğan’ın bilinçlendirme sorumluluğunun dikkat çeken bir ürünü olan, ABD’nin yeni dünya düzeninin ve küreselleşmenin aslında emperyalizmin böl-yönet politikasının bir devamı olarak tüm dünyayı sömürgeleştirme operasyonu olduğunu aktaran Bitmeyen Oyun: Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler adlı çalışması, güncelliğini yitirmeden uyarma görevini sürdürüyor. Bilgi gereksinmemiz olan konularda araştırmalarını sürdüren Aydoğan, geleceğimizi belirleyen gerçekliğin ne olduğunu araştırarak, 20.yüzyılda yaşanan olayları birbirine bağlayan Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye: 20.Yüzyılın Sorgulanması (2 cilt) adlı yapıtında, bugünleri anlamamızın temel verilerini bütünlüklü olarak sunarken, Avrupa Birliği’nin Neresindeyiz ve Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma adlı yapıtlarıyla, yakın geçmişimizi belirleyen ve geleceğimizin yapılanmasının önemli temellerini içeren Avrupa Birliği serüveni ile emperyalizmin ekonomik kıskaçlarla bunalımlara ve yıkıma sürüklediği toplumsal yapımız konusunda derli toplu bilgilerle bilincimizi yükseltiyor. Onun Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler ve Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005 adlı çalışmaları da dünyanın bugününde karşımıza dikilen sorunları aşmamız için gereken bilgi donanımını sağlıyor.

Tüm bu çalışmalarıyla çalışkan, kararlı, yurtsever, duyarlı bir aydın kimliği sergileyen Aydoğan’ın, Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili çalışmasında (Ülkeye Adanmış Bir Yaşam 1: Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı, 2: Atatürk ve Türk Devrimi) aynı kimliği sürdürdüğünü ve hakkında onlarca kitabın yazılmış olduğu bir konuyu da kendine özgü yöntemi ve derinlikli yaklaşımıyla ele aldığını görüyoruz.

Metin Aydoğan’ın, yaşadığımız sorunlarla ilgili nelerin nasıl yapılması gerektiği konusunda yakın tarihimizin yarattığı önder Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamanın ve onun düşünceleri ve eylemleri doğrultusunda davranmanın gerektiği bilinciyle oluşturduğu bu yapıtlar; “Nutuk” (“Söylev”) başta olmak üzere Kurtuluş Savaşı’yla ve devrimlerle ilgili olarak yazılan Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam”, Doğan Avcıoğlu’nun “Milli Kurtuluş Tarihi”, Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan”, “Kutsal Barış”, Şerafettin Turan’ın “Türk Devrim Tarihi”, Sabahattin Selek’in “Anadolu İhtilali”, Mahmut Esat Bozkurt’un “Atatürk İhtilali”, Tarık Zafer Tunaya’nın “Devrim Hareketleri İçinde Atatürk”, Sina Akşin’in “İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele” Turgut Özakman’ın son yıllarda yaygın olarak okunan “Şu Çılgın Türkler” gibi onlarca başucu kitabının yanında yer alıyor.

Metin Aydoğan’ın, Atatürk ve Türk Devrimi konusunda “gerçek boyutuna zarar vermeyen, ilgi çeken ve fazla uzun olmayan bir kitap halinde, akıcı bir anlatımla yeniden yazılması gerektiği” düşüncesiyle gerçekleştirdiğini söylediği çalışmasını okuduğunuzda, onun bu muradını başarıyla yerine getirmiş olduğunu anlıyoruz. Yapıt, kaynaklara ve belgelere dayalı bir bilimselliğin yanı sıra içtenlik ve gerçeklik içeren yorumlarıyla, kurgusuyla Mustafa Kemal’in tepeden tırnağa yaşamını, düşünüşlerinin ve davranışlarının ortaya çıkmasına neden olan toplumsal ortamı aktararak, onu o toplumsal ortamdan koparmayarak gözler önüne getiriyor. Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan yüzlerce kitap varken cesaretle giriştiği böyle bir toplumsal ve bireysel portre denemesini başaran Metin Aydoğan’ın Atatürk’ün “ülkeye adanmış yaşamı”nı aktaran bu çalışmasının hak ettiği ilgiyi mutlaka göreceğine inanıyorum.

Siyasi ve Ekonomik İşgal

Mustafa Kemal’in yaşamının Kurtuluş Savaşı’nın 30 Ağustos 1922’ye kadarki döneme kadar olan bölümünü içeren “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam”ın “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı” adlı ilk cildin çok dikkatle okunması gereken önsözünde Metin Aydoğan; Türkiye’nin “askeri değil ama, askeri işgalin amacı olan siyasi ve ekonomik işgal altında” olduğunu; Sevr’in “toprak paylaşımı dışında henüz tüm maddeleriyle, üstelik daha kapsamlı olarak” uygulandığını; “ulusu ilgilendiren hemen her kararın ülke dışında” alındığını; “ulusal sanayimizin ve tarımımızın çöktüğü”nü; “ulusal değerlerimiz”in korunmadığını; “vatanseverliğin baskı altında” olduğunu; “hiyanetin getirisi yüksek bir meslek” durumuna geldiğini; “basının ihaneti yaydığını”; “sanki işgal İstanbul’unun yeniden yaşandığı”nı; bu koşullarda yapmamız gerekenin, “benzer koşullar altında geçmişte verilen mücadeleden yararlanmak ve bu yönde çalışmak” olduğunu; “Samsun’a çıkan anlayış”ın, “Kuvayı Milliye ruhu”nun “Müdafaai Hukuk örgütlerinin önümüzdeki yakın dönemi belirleyecek biçimde yeniden gündeme geldiğini” söylüyor. Bu temelde güncelliğini koruyan Kurtuluş Savaşı eyleminin günün koşullarına uyumlu kılınarak aynı anlayışla uygulanmasının zorunlu olduğunu ve “bu ülkenin parçalanmasını önlemek isteyen herkesin Mustafa Kemal’e başvurmak, onun mücadelesinden ders almak zorunda” olduğunu belirten Aydoğan, “Türkiye’de yükselmekte olan ulusal uyanış, geçmişteki benzersiz deneyimden kesin olarak yararlanmalı, bu konuda bilgilenmeli” diyor. Bu düşünceyle Atatürk’ün “bugün ona çok gereksinim duyan Türk halkına anlatmak” görevinin dayattığını; “bir değerin nasıl kazanıldığını bilmeyenin onu koruyamayacağını”, bu amaçla oluşturduğu çalışmasının “bir tarih araştırması değil, Kemalist bir eylem önerisi” olduğunu söyleyen Aydoğan, “yalnızca bir yaşamı ve bir ulusun kurtuluşunu değil, adeta bir destan’ı aktarmaya çalıştım ya da daha doğru bir söylemle, aktarmaya çalıştığım olayın bir destan olduğunu gördüm” diyor.

Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ın özgünlüğünü, yapısının Mustafa Kemal’in söyledikleri ve yazdıkları temelinde yükselmesi oluşturuyor. Ele alınan sözler ve eylemler ister tanıdıklara, anılara, ister belgelere, kitaplara dayandırılsın mutlaka Mustafa Kemal’in imzasını taşıyor. Bu onurlu, yurtsever, devrimci imzaya Metin Aydoğan’ın onurlu, yurtsever devrimci kişiliği eklenince, ortaya gerçek bir kurtuluş ve devrim destanı çıkmış oluyor.

“Ülkeye Adanmış Bir Yaşam”ın “Atatürk ve Türk Devrimi” adlı 2.cildinde, 30 Ağustos 1922’den 10 Kasım 1938’e kadarki yaşamını okuyoruz Mustafa Kemal’in. Bu dönem onun “toplumsal dönüşüm ve devrimler” dönemidir. Bu cilde yazdığı önsözde, çalışmasının “eskiyi bilmediği için günümüz sorunlarına çözüm bulamayanlara, Atatürk’ün yaptıklarını göstererek çıkış yolu konusunda yardımcı” olmasını dileyen Aydoğan, Türkiye’nin Osmanlının son döneminde olduğu gibi “ekonomik ve siyasi olarak Batı’nın yarı-sömürgesi durumuna” düştüğünü, “görmek isteyenlerin kolayca görebileceği bu gerçeğin” ülkeyi aynı durumdan kurtaran Mustafa Kemal’i ve eylemini güncel kılan ana neden olduğunu ve “gizli işgale dönüşen dışa bağımlılığın Türkiye’yi Türkler için ve Türkler tarafından yönetilen bir ülke olmaktan çıkardığını, ulusal gücü kırmaya yönelik baskının, toplumsal yaşamın sıradan olayı haline geldiğini” söylüyor.

Ülke yönetimine getirilen işbirlikçilerin, doğal olarak Türk ulusunun ve halkının değil yabancıların isteklerini yerine getirdiğini, Türkiye’nin Osmanlının gittiği yola sokulduğunu, tehlikenin farkında olanların henüz yeterince güçlü ve örgütlü olmadığını, “devletin her gün bir biriminin etkisizleştirilip yok edildiğini” “bilinçli programlarla birlik duygularının köreltildiğini, ulusal varlığa saldırıların aralıksız sürdüğünü”, “Türkiye’de hedefinde halk olan, Batı kaynaklı ekonomik ve siyasi bir terör” uygulandığını ve yaşanmakta olan “somut gerçeğin bu olduğunu” söyleyen Aydoğan, doğru bir tarih yöntemiyle yapıtında o dönemde yaşananları ve yapılanları o günün toplumsal koşullarıyla birlikte yansıtıyor.

Aydoğan, “birbirini izleyen, birbirini tamamlayan baş döndürücü bir eylem süreci” ve Türkiye’yi “bir çağdan yeni bir çağa” taşıyan sürekli bir devrim olan Türk Devrimi’ni, dönemle ilgili kitapların yanı sıra çok sayıda anı kitabından da yararlanarak ve neden-sonuç bütünlüğü içinde değerlendirdiği yapıtında, 1923-1938 arasında yapılanların “Türkiye’yi bugüne dek ayakta tutan temeller” olduğunu gösteriyor. Bu dönemi incelemenin bir tarih araştırması değil, “günümüzün sorunlarına çözüm arama ve ulusal varlığı korumayla ilgili bir eylem” olduğunu söyleyen Aydoğan, bu yargıya varmasına neden olan gerçeğin Türkiye’nin 1923 öncesi koşullara geri götürülmesi ve askeri işgal dışında bütün maddeleriyle uygulanıyor olması olduğunu; ikinci ciltte, 10 Kasım 1938’den bu yana geçmediğini ve yalnızca Atatürk’ün yaptıklarını ele aldığını söylüyor ve “ülkeyi kurtarmak için bugün yapılanların tam tersi yapılmalıdır” diyerek bitiriyor önsözünü.

“Yeni Savaş”

Kurtuluştan Demokratik Devrime başlıklı bölüme Mustafa Kemal’in Türk ordusunun İzmir’e girişinden Lozan’ın imzalanmasına kadarki dönemde çeşitli yerlerde söylediği, “milli mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız… Yapacaklarımız asıl bundan sonra başlıyor, gerçek mücadele şimdi başlıyor… Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız…” sözlerini yerine getirmek için uğraştığını; girişeceği “yeni savaş”ın “Türkiye’yi Misakı Milli sınırları içinde, tüm ezilen uluslara örnek olacak biçimde bağımsız, güçlü ve gönençli bir ülke yapmak” olduğunu söyleyen Aydoğan onun için “ulusal bağımsızlığın bir yaşam sorunu” olduğunu “özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir… Ben yaşayabilmek için bağımsız bir ulusun evladı olmalıyım” düşüncesiyle var olan Mustafa Kemal’in “bağımsız olan uluslar ancak uygar olabilir” sözlerine de sadık kalarak “1938’e dek 15 yıl içinde, Anadolu’da gerçek bir devrim gerçekleştirdiğini… bu devrimin sürekli bir devrim olduğunu” söylüyor.

Kurtuluştan Demokratik Devrime başlıklı ilk bölüm, “Osmanoğulları, Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına zorla el koymuşlar; bu zorbalığa altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk milleti, bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak hâkimiyet ve saltanatını, fiili olarak eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan millete saltanatını bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız değildir. Sorun zaten gerçekleşmiş bir olayı açıklamaktan ibarettir. Bu kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım iyi olacaktır. Aksi durumda, yine gerçek yöntemine göre ifade olunacaktır; ancak belki birtakım kafalar kesilecektir…” diye başlayan sert uyarısından sonra 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatına son vermesiyle başlayıp Lozan’ın gerçekleşmesine kadar olan süreçteki Mustafa Kemal’i tanıtarak sürüyor. Örneğin “ulusal egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.. Barış istiyoruz, ancak barış demek tam bağımsızlık demektir… Sonuç, bizim yeniden harekete geçmemizi gerektirecek biçimde belirirse; savaşma ve yiğitlik yolunda aynı yurtsever coşkuyla yürüyeceğimiz doğaldır… Türkiye’yi esirler ülkesi yaptırmayız…” sözlerinde ve bu sözler doğrultusundaki davranışlarında görülen kararlılığı (ve bu anlamdaki yalnızlığı) ile tanıyoruz Mustafa Kemal’i. “Son iki yüz yılda Türklerin Avrupa’ya karşı kazandığı tek siyasi başarı olan” ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye, “Misakı Milli sınırlarını ve tam bağımsızlığını kabul ettirmiş, ezilen uluslara emperyalizmin yetebileceğini göstermiştir.” Emperyalistler Mustafa Kemal’in dediği gibi “geldikleri gibi” gitmişlerdir. Türkiye artık Osmanlı İmparatorluğu değildir ve Fransız Robert Lambel’in söylemiyle “Yeni Türk devleti elde ettiği başarıyı Mustafa Kemal’in dinamizmiyle başından beri coşturduğu Ankara’daki milliyetçilerin başa çıkılmaz iradesine borçluydu.”

Mustafa Kemal’in, “Türkiye’nin savunduğu, bütün ezilen ulusların, bütün Doğu’nun davasıdır” sözü doğrultusunda “emperyalist tutsaklıktan kurtulmak isteyen sömürge ve yarı-sömürgelerde büyük bir uyanış sağlayan, onlara örnek olan”; karşıtı Sevr’le birlikte 80 yıldır tartışılan, emperyalizm var oldukça gündemde kalacak olan Lozan Antlaşması’ndan sonra Mustafa Kemal’in yeni Türkiye’yi kurma adımları ardı ardına gelecektir ve bunun önemli bir adımı olarak Halk Fırkası’nın örgütlenmesi onun ilk adımlarından biri olacaktır. Yeni Meclis seçimleri, Ankara’nın başkent olması ve “Batı’da yoğun mücadelelerle birkaç yüzyılda getirilebilen yönetim biçimi, Türkiye’de birkaç hafta içinde gerçekleştirilerek”; onun “mutlu, muvaffak ve muzaffer olacaktır” dediği Cumhuriyetin kuruluşu mücadelesiyle devam eden yaşamı, artık Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak yaptığı önderlikle ve eylemlerle bütünleşecektir.

Yapıtın İkinci Meclis Dönemi bölümünde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Hilafetin kaldırılması, muhalefetin partileşmesi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, İngiliz kışkırtması olan Şeyh Sait Ayaklanması, tekke ve tarikatlar, İzmir suikastı sorunlarıyla ilgili yaptıklarını ve şapka, takvim, saat, ölçü, hukuk devrimlerini nasıl gerçekleştirdiğini; Devrimler Sürüyor bölümünde “Nutuk”un ne olduğunu, onun harf, dil, tarih, kadın hakları ve soyadı sorunuyla ilgili yaptıklarını; daha sonraki Ekonomi ve Yeni Bir Çağa başlıklı bölümlerinde de ekonomideki, eğitimdeki, sağlıktaki, dış siyasetteki atılımları nasıl gerçekleştirdiğini; “altıok”la simgelenen Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, devrimcilik ilkelerinin özünü ve en sonda da ölümünü okuyoruz: Sonsuzluğa Giderken: “10 Kasım’da son nefesini verdiğinde, arkasında 57 yıllık bir yaşam (26 yıl asker ocağında, bunun 11 yılını da cephelerde savaşarak olmak üzere) ve kısa yaşama sığdırılan muazzam bir eylem, tarihin gördüğü en büyük yenileşme eylemini bıraktı.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türk Devrimi, Türk ulusunu, son yıllarda geri bıraktırmış olan kurumları yıkarak, yerine, milletin en ileri uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumlar kurmaktır…” sözünü gerçekliğe dönüştüren destansal yaşamını anlatan Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ı her yurtseverin okuması gerektiğini düşünüyorum.

 

― • ―

 

 

GÜZELİN ARDINDAN

Bertan Onaran

Cumhuriyet 22.03.2006

‘Atatürk ve Türk Devrimi’

 

Bu, sevgili dostum Metin Aydoğan’ın son çalışması; geçirdiği epey tehlikeli ameliyatın ardından sanırım kendi kendine verdiği, bizimle paylaştığı çok değerli bir armağan.

Aydoğan’ın ‘Ülkeye Adanmış Bir Yaşam’ bağlığı altında topladığı bir ikilinin ikinci kitabı; ilkinden, ‘Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’ndan bu köşede söz etmiştim.

Metin, birinci kitapta Atamızın taa Selanik’te başlayan, yurdumuzu, ulusumuzu kurtarma girişiminin Samsun’a çıkıştan İzmir’de sersem Yunanlıların denize dökülmesine dek uzanan bölümü anlatıyordu, en çarpıcı, en ayrıntılı biçimde.

Bu kitapsa, ordularımızın İzmir’e varışından hemen sonra, 18 Eylül 1922’de, İkdam gazetesi yazarı Yakup Kadri’ye şöyle diyor: “Milli mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız” demiş. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonraysa “Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız” diye yinelemiş.

Ondan sonra, yine ta başından beri kafasında gezdirdiği tasarıyı gerçekleştirme işine girişir. Savaşı kazanan İlk Meclis’in yerine yenisini seçtirir; Ankara’yı yoktan var edecek çağdaş bir başkente dönüştürür; bütün bunları yaparken elbet sayısız engelle karşılaşır, hem de çoğunlukla en yakın arkadaşlarının, sözüm ona ülküdaşlarının yarattıklarıyla boğuşur. Ama ömür boyu yöntemi aynıdır; “Önemli kararların bütün ayrıntılarını ve zorluklarını ilk günden açıklayıp söylememek. Uygulamayı evrelere ayırmak, olayların gelişiminden yararlanmak, ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak.”

1938’de ölümüne dek, bütün dünyanın çullandığı, yüzlerce yılın savaşlarıyla yorgun düşmüş Anadolu’yu nasıl bir ışığa kavuşturduğunu yeniden anımsamak istiyorsanız, hemen alın Metin Aydoğan’ın kitabını.

Şimdi, onun başka bir kitabının adıyla adlandırılacağımız Bitmeyen Oyun’un güncel evresinde, ülkemiz bu kez tankla tüfekle değil, dolarla, kandırmacayla parçalanırken, Atamızın şu sözlerini henüz satılmamış olanlar yazıp göğüs ceplerine yerleştirmelidir: “Devlet ve ulus, yaşamını ve bağımsızlığını kendi kaynaklarına, yani kendi üretimine dayandırmalıdır. Asıl büyük önlem budur. Ulus, ürettiğinden daha çok tüketmemeli ve gereksindiğinden daha çoğunu istemelidir. Bin belaya karşı konarak, bin musibet aşılarak ortaya çıkarılan ulusal varlık, salt geçimini sağlayamamak yüzünden bir daha tehlikeye atılmayacaktır. Büyük bir devrim yaptık. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa taşıdık. Birçok eskimiş kurumu yıktık. Bunların binlerce yandaşı olduğu ve fırsat kolladıkları unutulmamalıdır. Devrimin yasası, var olan bütün yasaların üzerindedir. Bizi öldürmedikçe, düşüncelerimizi boğmadıkça, başladığımız devrim bir an bile durmayacaktır. Devrimin içerden dışardan gelecek tehlikelere karşı korunması için, bütün ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir.”

Başta, “Aman efendim, biz şimdi işbaşında bulunanların tersine, AB’ye onurumuzla girmeyi sağlayacağız” diyerek halkı kandıran Atatürk’ün partisi, Sivil Örümceğin Ağına Düşmemiş bütün parti ve örgütlerin, kurum ve kuruluşların, yurttaşların bu sözleri sabah akşam beş kez yüksek sesle okuyup yemin etmeleri gerekiyor.

Metin Aydoğan, bütün öbür yapıtları gibi, gerçek bir titreyip kendine gelme kaynağı hazırlamış; yürekten alkış.

 

― • ―

 

 

AÇIK PENCERE

Melih Aşık

Milliyet 19 Mart 2006

Kitabiyat üzre…

 

Kitaplar yağmur gibi… Rengarenk kapaklı, kaliteli kâğıda basılmış türlü çeşitli kitaplar yağıyor masamıza. Herhalde kitap baskısı rekora ulaşmış olmalı… Mesela: “Kurtuluş Savaşı Kadınları”… Soylu bir eğitimci olan Zeki Saruhan yazmış… Cumhuriyet Kadınları Derneği bastırmış… Kurtuluş Savaşı’nda kadınların heyecanlı miting konuşmaları.. O yıllardaki kadın örgütleri… Erkekleri cepheye teşvik eden kadınlar… vs.. vs… Kitabın arka kapağında bir not: “Bugün de kadınlarımızın istiklal davasına bütün kalpleri ile sahip çıkmaları gerekiyor…”

“Atatürk ve Türk Devrimi”… Yakın zamanda bir karaciğer nakli geçiren değerli araştırmacı Metin Aydoğan yazmış… Umay Yayınları basmış… Atatürk’ün devrimlerini derinliğine inceleyen ve irdeleyen… Hem eğitici hem başvuru kitabı niteliğinde bir yapıt…

“Eyvah Mümtaz Hoca”Akhan Hilmi Çamurdan, kaptıkaçtı liberallerin korkulu rüyası Mümtaz Soysal’ın özelleştirmelere, dış politikadaki tuzaklara karşı mücadelesini anlatıyor… (Anadolu Güneşi Kooperatifi Yayınları)

“Türkiye Maskeli Değişimin Tuzağında”Ufuk Söylemez ve Melih Yürüşen, Türkiye’yi ayrıştırma çabalarını, özellikle Güneydoğu’da oynanan oyunları anlatıyorlar. Oyun hangi araçlarla, hangi perdeler ardında oynanıyor… Okunması gereken bir kitap. (ORİON Yayınları)

“Çuvallayan İttifak”Turan Yavuz… Bu değerli gazeteci arkadaşımız Okyanus ötesinde olup biter ve bizi yakından ilgilendiren irili ufaklı konuları renkli satırlarla taşıyor sayfalarına… Keyifle okunuyor… (Derşn S.Y.S. Yayıncılık)

“Savaşanlar Anlatıyor”… Örgün Yayınevi’nden çıkan Nurer Uğurlu’nun enfes bir belge kitabı…

“Siperin Ardı Vatan”Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan, Çanakkale Savaşları’nı belgelerle anlatıyor. (MB Yayınları)

“Ilımlı Türkiye”… Emekli General Osman Özbek günümüz Türkiye’sini kuşatan şartların fotografını çekiyor. TSK’dan Fethullah Gülen’e… Güncel tartışmaları ışık tutuyor. (Ümit Yayınları)


ANTİK ÇAĞDAN KÜRESELLEŞMEYE

YÖNETİM GELENEKLERİ VE TÜRKLER

 

antik_cagdan_kuresellesmeye

 

Sevgili Metin,

Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler adlı iki ciltlik şahaser eserini okudum. Bu eserin bende bıraktığı izlenimi, tek cümle ile özetleyebilirim: ‘Okuduğum en önemli eser’.

Hem kendimizi hem de çağdaş dünyada olupbitenleri anlayabilmemiz için, antik çağlardan günümüze kadar bilinmesi gereken her şeyi, öylesine usta işi bir seçkiyle bu kitapta bir araya toplamışsınız ki; inanılır gibi değil!..

Bu çapta bir eseri yazmak, bir ‘Türk’e’ nasip olduğu için övünmek sanırım hepimizin hakkıdır.

Atatürk zamanında ve sonrasındaki ilk yıllarda olduğu gibi, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü yeniden içtenlikle söyleyebilmek ve gereğini yapacak gücü yeniden kazanmak isteyenler bu kitabı mutlaka okumalıdır.

Sana, böyle bir kitabı bizlere kazandırdığın için teşekkür ediyorum. Sevgi ve saygılarımla.

Vural Savaş

*

Değerli Dost,

“Antik Çağ’dan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adını taşıyan yapıtınızı yeni bitirdim. Size, sizin yapıtınızın 162 nci sayfasında yer alan Atatürk’ün “Bir ulusta, güzel şeyler düşünen insanlar, olağanüstü işler yapmaya istekli kahramanlar bulunabilir. Böyle kimseler ulusun ortak duygularını kavrayıp bu duyguları ifade ve temsil etmezse hiçbir şey olamazlar” sözleri ile yanıt vermek isterim.

Atatürk’ün öngördüğü “kahramanlar”dan birisi olduğunuzdan hiç kuşkum yok. Çünkü, ulusun ortak duygularını dile getirerek, çok şey yapma gayreti içindesiniz.

Başarılarınızın devamı ile iletişimimizin sürekli olması dileğiyle.

Hüsnü Merdanoğlu, Ankara

*

Değerli Hocam Metin AYDOĞAN

“Bitmeyen Oyun-Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler”, “Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?”, “Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye” ve “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adlı kitaplarınızdan sonra çıkmasını sabırsızlıkla beklediğim “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” adlı kitabınızı da okudum. Yine hayran oldum. Ellerinize sağlık.

Her biri birbirinden değerli, ayrım yapılması çok güç olan kitaplarınızı, her evde bulunması gerekli ve çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir hazine olarak görmekteyim. “Bitmeyen Oyun” adlı kitabı her Türk evladının okuması gerekli olduğunu düşündüğümü size yazmıştım. Ancak, son kitabınız “Yönetim Gelenekleri ve Türkler”i de herkesin okuması, özellikle her kademedeki devlet yöneticilerinin, mutlaka okuması gerekli bir kitap olarak görmekteyim.

Metin Hocam, kitaplarınız sayesinde; Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü, Türk tarihini, Batı ülkelerinin amaçlarını ve iki yüzlülüklerini, savaşta iyi bir okçu olabilmek için bir göğsünü kesen diğer göğsünü çocuğunu emzirmek için bırakan Türk kadınlarının olduğunu… Okul yıllarımda ve hayatım boyunca öğrenemediğim çok değerli konuları öğrendim. “Bitmeyen Oyunu” okudum şok oldum. “Yönetim Gelenekleri ve Türkler” i okudum gurur duydum.

Hocam “VATANI SAVUNMANIN EN UCUZ YOLU EĞİTİMDİR” ilkesi ile Mersin’de kitaplarınızın okutulması ile ilgili çalışmalarımız başarılı bir şekilde devam ediyor. Kitaplarınız çok beğeni görüyor, insanlarımız bilinçleniyor. Sade bir dil ve üslupla yazıldığı ve bilgi yüklü olduğu için herkes tarafından hayranlıkla okunuyor ve anlaşılıyor. “Bitmeyen Oyun” u okuduktan sonra içinde bulunduğumuz durum ve oynanan oyunların boyutu bizleri korkutuyordu. “Peki ne yapmak gerekir”, “ne yapabiliriz ki” soruları soruluyordu. İşte bu soruların cevabı son kitabınız “ANTİK ÇAĞDAN KÜRESELLEŞMEYE YÖNETİM GELENEKLERİ VE TÜRKLER” de yazıyor.

Tarih tekerrürden ibaret olmamalı, tekerrür etmemesi için de tarihimizi okumalı öğrenmeli ve ders alınmalıdır. Aynı hatalara düşmemeliyiz. Fazla uzaklarda aramaya gerek yok. Kaynak arayanlara, buyrun Metin Aydoğan’ın bütün kitaplarını diyoruz.

Metin hocam bu eserlerinizi hazırlamada emeği geçen başta aileniz ve eşiniz Müzeyyen hanım, Aynur Abancı hanım ve ismini bilemediğim tüm dost ve arkadaşlarınıza, tüm ekibinize sonsuz teşekkürler ederim. Allah sizin gibi aydınlarımızı ülkemizden eksik etmesin. 10.12.2004

Sezgin AYDIN, Jandarma Bşv-Mersin

*

Sayın Aydoğan !

Rahmetli Uğur Mumcu’dan sonra araştırmacı dürüst yazar çıkmaz zannediyordum. Kitaplarınızı okuyunca yanıldığımı anladım. Memleketimizin sizin gibi dürüst araştırmacılara çok, hem de çok ihtiyacı var. Bu ülkenin nereden gelip nereye gittiğini görmek, acı da verse gerekiyor ve bunu siz mükemmel yapıyorsunuz.

Bu arada belirtmeliyim ki, kitaplarınızı okuyunca Atatürk’ün ne büyük bir lider olduğunu daha iyi anladım. Türkiye ilk 15 yılda halk için yönetildiğini, Atatürk’ten sonra gelen liderciklerin Atatürk devrimlerine nasıl ihanet ettiklerini tam olarak öğrendim. Bu kitapları aklı olan herkesin okumasını tavsiye ederim.

Satırlarıma son verirken, 67 yaşında olmama rağmen, bu kitapları yazan ellerinden öper, mutlu ve sıhhatli yeni seneler dilerim.

 

NOT: Karabükte oturmaktayım. Karabük’de 1937 senesinde, bütün imkansızlıklara râğmen para yokken, yetişmiş eleman yokken bu büyük tesis kurulmuş. Bugün her türlü elemanın bol olduğu ülkemizde bu fabrikayı çalıştıramıyoruz. Durumumuz ne kadar acı !

Vural Savaşçı, Karabük

*

Sayın Aydoğan

Kemalizm’i özümsemiş birisi olarak, sizi tanımış olmanın ve eserlerinizi okumanın bahtiyarlığı ve mutluluğu içerisindeyim. “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” isimli eserinizin I. Cildini bitirdim. Tek kelimeyle “mükemmel” diyebilirim, çünkü o eserinizi anlatacak daha güzel bir sözcük bulamadım. Belki olağan ötesi demek de daha uygun olabilir.

Son eseriniz dahil olmak üzere diğer bütün eserlerinizi okurken zaman zaman şiir mi okuyorum, yoksa nesir mi diye düşünmüşümdür. Cümlelerinizdeki güçlü etki, akıcı uslup ve konulara hakimiyet beni çok etkiledi, hayran oldum.

Güzel bir Türkçe ile yazılmış anlam bütünlüğü olan böyle eserler şimdiye kadar hiç okumamıştım. Kitap okurken elimde kalem, önemli yerleri altlarını çizerek işaretlerim. Fakat sizin eserlerinizde her cümle birbirinden anlamlı olduğu için ben sadece cümlelere başlıklar yazmaya başladım. Bundan sonraki eserlerinizi büyük bir heyecanla bekleyeceğim. Ellerinize sağlık, yüreğinize sağlık.

Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü için verdiğiniz mücadelede her zaman yanınızdayız. İncelemeniz dileğiyle bir kitap gönderiyorum. Babamın yazmış olduğu bu kitap 40 yıllık Rus işgalinde Kars halkının yaşadıklarını anlatmaktadır. Size sonsuz hürmet ve saygılarımı sunuyorum. İyiki varsınız.

İbrahim Tamer Köse, Öğretmen-Kars

*

Merhaba

Ben Mahmut Atasoy, bir kamu kuruluşunda Hukuk Müşaviri olarak görev yapmaktayım. Son kitabınız “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” ile “Bitmeyen Oyun” ve “Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma” adlı eserlerinizi okudum.

Çok değerli bir yazar olduğunuzu, yaşayan en önemli Atatürkçü ve şu anda Türkiye sathındaki en önemli birkaç aydından biri olduğunuzu kabul ediyorum.

Türkiye’de özellikle Kürt kökenli yurttaşların Cumhuriyete bağlılıklarının geliştirilmesi için en az sizin sözlerinizdeki tarafsızlık, insancıllık, sevecenlik herkeste olmalıdır. Ancak, ne yazık ki, çok kötü örneklerle karşılaşıyoruz. Örneğin, Hakimiyeti Milliye İnternet Gazetesinin web sitesinde okur mektupları bölümünde Serdar Demirci adlı kişinin “Kürtçülerin tezlerine Yanıt” adlı mektubuna lütfen bakınız. O mektupta Kürtlerin Çanakkale’de savaşmadıkları, Kurtuluş Savaşı yıllarında Doğu Anadolu’da 400-500 bin dolayında bulundukları, askerlikten kaçtıkları ve kaçmayanların da ilk düşman mermisi gelip onları bulduğunda “şehit” oldukları alaylı bir dille yazılmıştır.

Bu kişiye benim yanıtım da aynı yerde “Kardeşim Serdar Demirci’ye Yanıt” başlığıyla çıkmıştır. (Okur mektupları kısmında) Aynı yerde “Türklerin ve Kürtlerin Ortak Düşmanı Emperyalizmdir” başlıklı bir mektubum daha var ki, eserlerinizdeki ana fikrin etkisinde yazılmıştır. Umarım sizi doğru anlamışımdır.

Efendim, benim babam Tuncelili ve anadili Zazaca idi. Sonra Devlet alıp Akçadağ Öğretmen okulunda yetiştirdi. Babam öğretmen oldu, sonra Avukatlık da yaptı. Cumhuriyet’e hep bağlı kaldı. Ben de onun yolundayım. Cumhuriyetimize bağlıyız. İstesinler canımızı verelim. Ancak, yukarıda söz ettiğim türden yazılar ve yazanlar şiddetli bir tepkiye yol açmaktadır.

Adeta milleti Kürt kökenli yurttaşlar üzerine saldırtma düşüncesi var. Bu “bölücülere” karşı bir şeyler yapın.

Bunları size söylememin nedeni var. Altemur Kılıç da, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nin Ocak 2005 sayısında, Kürt asıllı yurttaşların nüfus artış hızlarını ve göç etmelerini konu etmiş.

Mealen diyor ki, silahla yapamadıklarını karılarına sarılarak yapacaklar. “Akın var akın, Türkiye’nin fethi yakın” diyor.

Konunun sizi ilgilendiren yanı şu: Madem ki adı geçen dergide yazılarınız yer almıştır, (hatta yer almasa bile bir Atatürkçü diğerine eleştiride bulunabilir sanırım) siz bu dergiye ve Hakimiyeti Milliye internet gazetesine Türk-Kürt ilişkilerini ele alan bir yazı yazarsanız bu büyük bir hizmet olacaktır. O dergileri okuyanlar kişiliğinizden etkilenecekleri için yukarıdaki sözü edilen yazıların olumsuz etkisi kırılmış olacaktır.

Efendim, Türk Milletinin nasıl bugünkü durumlara düşürüldüğü, en iyi eserlerinizden izlenebilmektedir ve siz gayet iyi bilmektesiniz ki Kürt kökenli yurttaşların 1940’tan 2000’lere gelinen süreçte hiçbir kusurları olmamıştır.

Emperyalistlerin kışkırttığı bir kalkışma var ama o kalkışmada taraf olan devletlerin “müttefiki” olmaya da devam ediyoruz. “Müttefikimiz” kabul edip, aynı anda ayrılıkçılığa destek verdiklerini söylediğimiz devletlerle, ilişkilerin bu denli içli dışlı olmasında Türkiye’yi yönetenlerin kusurları vardır. Kürt kökenli yurttaşların değil.

Bana öyle geliyor ki, bilerek, isteyerek kasden ve taammüden Türkiye’yi çöküşe götüren bir iç ekip var. Öyle olmasa sözü edilen olumsuz yazılar yazılmazdı her halde. Şüphesiz ki yabancılar ve özellikle en güçlüleri her dönemde satın alacak birilerini, içte istikrarı bozacak birilerini bulabilirler. Bu nedenle yurtsever olmak zordur. “Ben Kürdüm ama Türk devletine bağlıyım” diyene vay sen Kürtsün diye güvenme; “ben Kürdüm ama Kürt-Türk Milletinin bir koludur” diyene de güvenme, “solcuyum, Atatürkçüyüm, insancılım, sosyalistim” diyene hiç güvenme… Durum acıdır. Ancak ne yazık ki böyledir.

Efendim Kürtlerin, Türklere, Anadolu insanlarının birbirlerine benzediğini lütfen yazınız. Kürtlere karşı düşmanca yazılar yazılmamalıdır. Ulusal bütünlüğü bozmaya yönelik yazılar yazılmamalıdır.

En derin saygılarımla.

Mahmut Atasoy, Ankara

*

Her türlü iyi ve yüce övgüye değer kıymetli hocam, Metin Aydoğan,

Size hocam diye hitap etmek o kadar hoşuma gidiyor ki; inanın bunu tahmin bile edemezsiniz. Hani filmler vardır ya, son savaşçı, son samuray, son mohikan, vb.. İnanın ve bunu tarihe not edin ki son ATATÜRKÇÜ yazar sizsiniz. Bunu emin olarak söylüyorum. Neden mi hocam? Alçakgönüllülüğü bırakacak olursak ayda 3-4 araştırma kitabını okuyup bitirecek adam sayısı Türkiye’de kaçtır ki? Ben okuyor ve değerlendiriyorum ve de hala (hocam kusura bakmayın çok bağlaç oldu) iddia ediyorum ki TV’ye Gazete ve dergilere ve de forumlara çıkanlar sizden çoook gerilerde. Okudukça size olan saygım daha çok artıyor. Tabii ki sevgim de.

Herkes bir yerlerden çeplenmek (balıkçı bataklık kuşlarının yemek arayışı) zorunda mı? Evet dediğinizi duyuyorum. Yalçın KÜÇÜK Ceviz Kabuğunda–afedersiniz gavurca yazacağım-show yaptı. Kalın ve anlamsız kitaplar yazmak insanı ATATÜRKÇÜ YAZAR yapmıyor.

Hocam herhalde bunları yalakalık olarak algılamazsınız. Bunları haketmeyen babamın oğluna bile, bu sözleri sarfetmeyeceğimi bilmelisiniz.

Hocam bu arada eşim ve ben sizin ve eşiniz Müzeyyen hanımın bayramını cani gönülden kutlarız. Size izin verirseniz başımdan geçen ilginç bir olayı anlatayım. İki hafta önce 07 Ocak 2005 tarihinde, askeri öğrenci güvenlik soruşturması göreviyle ilçenin bir köyüne gittim. Köyün tamamı Alevi vatandaşlardan oluşuyordu. Tabii ben yine duramayarak böyle bir vesile ile köyün erkeklerini kahveye çağırarak topladım.

Allah sizden razı olsun hocam. Niye mi? “Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler” kitabınız bana bu toplantıda çok yardımcı oldu. Köydeki bazı aklı evvellerin hala kendilerinin Hz. Hüseyin torunları olduğunu sanmaları, beni konuyu derinlemesine açmaya itti. Öz oğlu öz Türk olduğunu öğrenen köylülerdeki gururu bir görmeliydiniz. Ben çok mutlu oldum. Köyün çoğu erkeğiyle artık sık sık görüşüyoruz. Hocam sizin kitabınızdan öğrendiklerim sayesinde ben onlara unuttukları TÜRK kimliğini geri verdim. Daha doğrusu düşürdükleri cüzdanlarını tekrar onlara verdim. Bunları yazıyorum ki görün hocam kitaplarınız boşa gitmiyor emekleriniz boşa harcanmıyor.

Bir de okul meselesi var… Ders verdiğim tüm Lise ikinci sınıflar toplam yedi kitabınızdan (cilt olarak) takdim ve dönem ödevi olarak sorumlular. İnanın konuları çok güzel anlatıyorlar. ÖZAL’ın çocukları (25-35 yaş)’ndan iyiler… Daha iyi olacaklar. Diğer okullardan çağrı ve istek var Milli Güvenlik Derslerine girmem için. Kendimi övmek için anlatmıyorum. Bu zaten benim görevim. Kitaplarınızın bana kazandırdıklarını göstermek için yazıyorum bunları.

Hocam sizi seviyor ve yeni kitabınızı bekliyorum. Sizin yüzünüzden kitap okuma özürlü oldum. O kadar güzel kitaplar yazıyorsunuz ki, artık başka kitap pek zevk vermiyor. Boş kitap okuyamıyorum.

Saygılar sayın Hocam. İyi ve tam bağımsız bayramlar.

Kemal Uğurgil, Yüzbaşı-Muğla

 


TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR

1919-2015

 

TC3BCrkiye-C39Czerine-Notlar

 

 

TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR

Bertan Onaran

Cumhuriyet 20.07.2005

 

Çalışkan dostum Metin Aydoğan yeni, yararlı bir kitap daha yayımladı: Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005. Bu yapıt, daha önce hazırladığı Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı’nın arkası. Orada Mustafa Kemal Atatürk’le ona inananların parçalanıp yutulmak üzere olan Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyeti yaratışının öyküsü vardı.

Bu yapıtsa, 11 Kasım 1938’den sonra başımıza örülenleri özetliyor.

17 Şubat 1923’te, İzmir Tutumbilim Kurultayı’nın açılışında bakın ne demiş Ulu Önder: “Bugün harcadığımız çabaların amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlıksa, ancak mali bağımsızlıkla gerçekleştirilebilir.”

Aynı konuşmanın başka bir yerinde de şu şaşmaz ilke var: “Taç sahiplerinin, sarayların ve ‘Osmanlı’ devlet adamlarının; yaşadıkları görkemi sürdürebilmesi için, paraya gereksinimleri vardı. Dolayısıyla bu parayı sağlamak zorundaydılar. Bunun yolu da yabancı ülkelerle yapılan anlaşmalardı. Ancak, dışardan alınacak borcun koşulları öyle kötü hazırlanıyordu ki, zamanla alınan borç ödenememeye başladı. Ve sonunda alacaklı devletler, Osmanlı Devleti’nin battığına karar verip, başımıza dış borç belasını açtılar.”

Ben öteden beri, yazarların, araştırmacıların, bu sarmalın oluşması sırasında kimin işbaşında bulunduğunu, hangi anlaşmaları imzaladığını anımsatmalarını, özetlemelerini isterim. Böylece, içine düşürüldüğümüz tuzakta hangi yerli yöneticilerin sorumlu olduğu tabak gibi ortaya çıkar.

Metin Aydoğan, beynine, bilincine sağlık, işte tam bunu yapmış.

Biliyorsunuz, daha 1919’da, Atatürk Kurtuluş Savaşı’na girişmek üzere Samsun’a giderken hani şu İkinci Adam (?) sonra tutuculukta el ele verecekleri Kazım Karabekir’e bir mektup yazıp, aman bu çılgınlığa girişmesini önleyelim, en iyisi Amerikan boyunduruğu’dur demişti; Mustafa Kemal göçer göçmez bu gecikmiş isteğini yürürlüğe koymuş ve 19 Ekim 1939’da, İngiltere ve Fransa ile ‘Üçlü Dayanışma Anlaşması’ imzalamış.

ABD ile yaptığı ilk ikili anlaşmanın tarihiyse 23 Şubat 1945; adı şimdikiler gibi karşılıklı yardımlaşma, ama ereği Türk ulusunu Amerikan kölesi yapmak.

12 Temmuz 1947’de, bunun kaçınılmaz uzantısı, Askeri Yardım Anlaşması’nı imzalar.

27 Aralık 1949’da, Türkiye ile ABD Hükümetleri arasında Eğitim Yarkurulu Oluşturulması Konusundaki Anlaşma imzalanır; Cumhuriyetin temel direği eğitim böylece ‘stratejik ortağımız’ın ellerine teslim edilir, Köy Enstitüleri, Halkevleri kapatılır, ilk İmam Hatip Lisesi hem de İsmet Paşa’nın eliyle açılır.

Teslim oluşun sonu gelemez elbet; yine İkinci Adam, 12 Eylül 1963’te, AET ile Ankara Anlaşması’nı yapar, Cumhuriyetimizin 40. yılında, gümrüklerimizi Avrupalı sömürücülere açar, koruma önlemlerini yürürlükten kaldırır.

Nitekim, 1949’da NATO’ya da o başvurmuş, anlaşmayı 1952’de Menderes imzalamış; AET’ye 1959’da Menderes başvurmuş, imzayı atma onuru Paşa’ya kalmış.

Bizim şaşkınların yere göğe koyamadıkları De Gaulle de, daha işin başında, 1963’te açık seçik şunu söylemiş: “Türkiye bütünüyle dış-lanmamalı, ancak içeri de alınmamalıdır.”

Canımıza iyice ot yıkayanlardan ünlü Katma Protokol 1 Ocak 1973’te yürürlüğe sokulmuş.

1 Ocak 1966’daysa, kalanı da elimizden almak üzere, Gümrük Birliği (?) boyunduruğu geçirilmiş boynumuza. Ve anımsayın, bütün bunlar, o zamanki yöneticiler, basın, iletişim araçlarıyla büyük utkular olarak sunuldu kandırılan halkımıza, şenlikler düzenlendi. Tıpkı 17 Aralık 2004’teki gibi.

Sözün kısası, canlı kalmak, birliğini sürdürmek isteyen Anadolu halkı, binlerce yıldır tasarlanan, hiç gündemden düşmeyen, 1919’da az kalsın tamamlanacak olan, Mustafa Kemal kazasına uğrayan, şimdi borç sarmalında son vuruşu hazırlanan amansız saldırıdan kurtulmak istiyorsa, hemen alıp okumalı okutmalı Metin Aydoğan’ın bütün kitaplarını; sonra belki gereğini yapabilme bilinci yeniden oluşur şu güzelim yurdumuzda.

 

—–●—–

 

 

SENİ ÇOK SEVİYORUM KIRAÇ

Sinan Aygün

Türkiye 15.08.2005

 

Geçtiğimiz hafta okuduğum bir haber beni çok üzdü, içim daraldı…

Kıraç adlı bir şarkıcı kardeşimiz, Bilecik’in Osmaneli ilçesinde sahnedeymiş.

Dikkat edin ilçeye…

Osmaneli…

Yani atalarımızın kuracağı cihan imparatorluğunun, ilk filizlendiği topraklar…

Kıraç’ı izleyen gençler hep birden bağırıyormuş: “I love you Kıraç…”

Gözlerinden öpüyorum bu genç müzisyenimizin…

Hemen itiraz etmiş: “Beni seviyorsanız, sevginizi yabancı dille değil, Türkçe ile ifade ediniz. ‘Seni seviyoruz Kıraç’ deyin yeter.”

Kıraç sonra, üzerinde ABD bayrağı ve diğer yabancı ülkelerin bayrağı olan tişörtlerin de çıkarılmasını istemiş.

İşte Türk genci…

İşte Türk sanatçısı…

Hayran olmamak mümkün değil…

Bu hale nasıl geldiğimizin nedenlerini saymakla bitmez.

Ben yalnızca Tanzimat Fermanı ile ilk tohumları atılan ve ardından Islahat Fermanı ile iyice hızlanan kültürel yozlaşma, kendi benliğine yabancılaşma, tarihinden, dininden, dilinden utanır hale gelmenin eğitim bölümüne değinmek istiyorum.

Tanzimat ve Islahat fermanından sonra yüzlerce misyoner okulu açılmış.

1914 yılında Amerikalılara ait 45 konsolosluk, 17 dini misyon ve bunların 200 şubesi ve 435 okulu varmış.

Fransızların 94 okulunda 22 bin 435 öğrenci okuyormuş.

İngilizlerin Irak ve Ege bölgelerinde 2 bin 996 öğrencinin okuduğu 30, Almanların İstanbul, İzmir ve Filistin’de 1600 öğrencinin okuduğu 10, İtalyanların Batı Anadolu’da 4 misyoner okulu varmış.

Peki devlete ait kaç lise varmış.

Bu sayı 1923 yılında yalnızca ve yalnızca 23 imiş…

Latin ve Protestan misyoner okullarında okuyan Türk öğrencilerin, Türk okullarında okuyan tüm öğrencilere oranı; 1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1910’da yüzde 60’a, 1920’de yüzde 75’e çıkmış.

Yani 100 öğrenciden 75’i misyoner okullarında eğitim görüyormuş.

Papaz efendi ne okutur bu okullarda?

Yazar Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar” kitabında şöyle diyor: “… Bu okullarda gençler ustalıklı yöntemlerle kimliksizleştiriliyor, özdeğerlerinden uzaklaştırılarak, kendilerine ve içinden çıktıkları topluma yabancılaşıyorlardı. Ne kendileri kalıyor, ne de tam olarak batılı olabiliyorlardı. Kişiliksiz, yoz bir küme oluşturuyorlardı…”

Aradan neredeyse yüz yıl geçti.

İşte Kıraç’ın konseri…

Sonuç ortada.

Misyonerler hâlâ cirit atıyor, arkadaşlar…

Ve gençlerimiz, “Seni Seviyoruz Kıraç” demekten utanıyorlar…

Ben de onlardan utanıyorum…

Ve “Seni Seviyorum Kıraç…”

 

—–●—–

 

 

ANKARA KULİSİ

Işık Kansu

Cumhuriyet 18.07.2005

 

Bilincini sorumluluğuyla harmanlayarak yorulmadan üreten değerli yazar Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar: 19232005” adlı kitabını Atatürk’ün şu sözüyle bitirmiş.”Bir milletin yüzü gülüyorsa o millet mutludur. Bir ülkede yüzü gülmeyen insanlar çoğunlukta ise o ülkenin yöneticilerini değiştirmek gerekli olmuş demektir.”

 

—–●—–

 

 

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Şakir Süter

Akşam 12 Temmuz 2005

 

Yazar Ali Külebi’nin “Yeni Dünya Stratejileri ve Kilit Ülke Türkiye” isimli kitabının TUSAM tarafından yayınladığını… Daha önce de iki romanı yayınlanan Külebi’nin son kitabında yeni dünyada Türkiye’nin konumunu, artı ve eksilerini konu aldığını…

Eski polis müdürü Dr. Adil Serdar Saçar’ın “Ampüller Vadisi” isimli bir kitap yayınladığını… Saçar’ın bu kitabında, AKP’nin iktidar oluşundan sonra uğradığı haksızlıklara ağırlık verdiğini… (Evreca Yay.)

TC Uludağ Üniversitesi Kent Tarihi ve Araştırmalar Merkezi’nin “Tanıkların Anlatılarıyla Bursa Tarihi Sözlü Tarih Arşivi 1919/ 1938” isimli ve Doç. Dr. Saime Yüceer imzasıyla ilgi çekici bir eser yayınladığını… Doç. Dr. Yüceer’in ayrıca Duyun-u Umumiye’nin son genel müdürü Ali Cevat Borçbakan’ın Hatıraları’nı da yayına hazırladığını…

Ünlü araştırmacı-yazar Metin Aydoğan’ın son kitabı “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005”in piyasaya çıktığını… Kitapta Türkiye’nin 1923 ile 2005 yıllarındaki ekonomik tarihçesinin büyük bir titizlikle masaya yatırıldığını… (Umay Yay.)

 

—–●—–

 

 

ÖZ KAYNAKLAR

Melih Aşık

Milliyet 28 Ağustos 2005

 

Gençler zaman zaman soruyor: “Olup biteni anlamak, ülkemizin nereye gittiğini kavramak için neler okuyalım?”

Bu konuda son yıllarda epey kitap yazıldı…

Ülkenin nereden nereye geldiğini anlamak için ilk okunması gerekli kitaplardan biri kuşkusuz Prof. Çetin Yetkin’in “Karşı Devrim” adlı çalışmasıdır. Türkiye’de Cumhuriyet devriminin 10 Kasım 1938 günü durduğunu, o gün bugün bir karşı devrimin yaşandığını Çetin Yetkin örnek olaylarla pek güzel anlatır.

Haydar Tunçkanat’ın “İkili Anlaşmalar” adlı kitabı Türkiye’nin dizginlerinin ABD eline nasıl verildiğini anlamak isteyenlere bilgi verir.

Eski Başsavcı Vural Savaş, son yıllarda bir savcı titizliği ile çalışarak Türkiye’nin dört bir yandan nasıl çökertilmeye çalışıldığını, belge ve bilgiye dayanarak özlü kitaplarla sergiliyor… “Cumhuriyet Çökerken” ve “Emperyalizmin Uşakları” mutlaka okunmalı.

Türkiye’nin istikameti konusunda titiz çalışmalar yapan bir başka yazar Metin Aydoğan… Onun kitapları, özellikle “Bitmeyen Oyun” ve “Türkiye Üzerine Notlar” okunmalı…

Cengiz Özakıncı’nın önceki kitapları gibi “Yeni Osmanlı Tuzağı” adlı sonuncusu da çok iyi bir çalışma…

Mustafa Yıldırım’ın “Sivil Örümceğin Ağında” sı, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri aracılığıyla nasıl satıldığını anlatan tek kitap olması yönünden önemli Mutlaka okunmalı.

“Şu Çılgın Türkler”in okunması gerektiğini söylemeye gerek yok. Zaten okunuyor…

Elbet Erol Manisalı’nın kitapları da unutulmamalı…

 

—–●—–

 

 

KİTAPLAR ARASINDA

Ahmet Yabaloğlu

Yeniçağ 15.07.2005

 

Metin Aydoğan, “Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005” kitabında; Atatürk’ün ve uyguladığı politikayı incelemenin, yalnızca yakın geçmişimizi öğrenmek değil, geleceğimize yönelik kurtuluş yöntemini da tespit etmek olduğunu söylüyor. Kitabın ana teması bu düşünce üzerine kurulmuş. Türkiye Üzerine Notlar:1923-2005, Umay Yayınları.

 

—–●—–

 

 

PRANGALARDAN KURTULMA ZAMANI

Arslan Bulut

Yeniçağ 20.11.2007

 

Cumhuriyetin tökezlemesi, Atatürk’ün öldüğü gün başlamıştır. Somut adım olarak, Metin Aydoğan’ın Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005 adlı eserinde zikrettiği, Türkiye’nin 12 Mayıs 1939 tarihinde İngiltere, 23 Haziran’da da Fransa ile iki ayrı deklarasyona imza atması gösterilebilir: “1939 Üçlü İttifak Anlaşmasıyla başlayan Batıya bağlanma süreci, savaşın bitmesi ile olaganüstü hız kazandı. Türkiye, toplumsal düzeni, siyasi işleyişi ve ekonomik gereksinimlerine uygun düşmesine karşın, ABD’nin isteği üzerine ‘çok particiliği’ kabul etti ve 24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler’e girdi. BM’den sonra kurulan hemen tüm uluslararası örgütlere; inceleme yapmadan, araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan üye oldu. 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası, 11 Mart 1947’de IMF, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948’de Marshall Planı, 18 Şubat 1952’de NATO ve 14 Aralık 1960’da OECD’ye katıldı. Bunlardan başka, sayısını ve niteliğini bile tam olarak bilmediği, çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolüyle kapılarını AB’ye açtı. IMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Türkiye’nin katıldığı tüm uluslararası anlaşmaların ortak özelliği, Batıya bağımlılığın arttırılması ve egemen haklarının törpülenmesiydi.”

Bütün bu süreci hızlandıran, İsmet Paşa’nın çekingenliğe ve pasifliğe dayanan dış politikasıydı. İsmet Paşa’nın Sovyet korkusu, Türkiye’yi Batının kucağına itmişti.

Türkiye’de ne zaman yönetimler milli menfaatleri korumaya kalkışsa, “dost ve müttefik” ABD ve Batı dünyası, o yönetimleri alaşağı etmek için elinden geleni yapmıştır. Ve bu dönemlerde Türkiye, ortada bırakılmıştır.

Türkiye ile Batı dünyasının menfaatleri, bilhassa Ortadoğu’ya yönelik olarak ve İsrail’in korunması temelinde paralellik arz etmişse, Türk yönetimleri göklere çıkarılmıştır…

1980’de Süleyman Demirel, ekonominin direksiyonuna Turgut Özal’ı getirir… 24 Ocak Kararları alınır. Dolar 47 liradan 70 liraya getirilir…

Dünya Bankası Başkanı Mc Namara, Türkiye’nin 3 milyar dolarlık borcunu ertelemek için Özal’ın ağzından bir mektup kaleme aldırır. Mektup, Türk ekonomisinin tüm denetiminin bu kuruluşa devredilmesi, her kararın bu kuruluşa haber verilmesi, yatırımların programdan çıkarılması ve Türkiye’nin bazı sanayi dallarında hiç yatırım yapmamasını öngörüyordu.

Özal, “Bunu imzalayanı ipe gönderirler” diyor ama telefonla Demirel’den yetki alarak imzayı atıyordu. Nihayet, ABD ikna oluyor ve 3 milyar dolar borç erteleniyordu. Ekonomi bu durumdayken, ülke adeta kan gölüne dönmüştü.

Sonunda Pentagon’dakilerin deyimiyle “Bizim çocuklar” 12 Eylül’ü gerçekleştirdi.

IMF programlarının uygulandığı 100 ülkeden biri olan Türkiye, yapısal uyum adlı bir uluslararası haciz yöntemi ile malını mülkünü, toprağını satmaya başladı.

Ekonomide başlayan yabancılaşma, medyada ve siyasette de yabancılaşmayı getirdi ve 1999’dan itibaren ve özellikle AKP döneminde AB’ye uyum yasaları ve toprak satışları ile aleni teslimiyete dönüştü.

Bugün “Kemalizmin sonu geldi” çığlıkları arasında Türk devleti yasal olarak da çökertilmektedir. Aslında 1938’den beri Türkiye’de uygulanan Kemalizm değil, sömürge politikalarıdır. Dolayısıyla İkinci Cumhuriyet dedikleri, Türk devletinin tamamen yıkılmasıdır. Hem siyasi iktidarlar hem de 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat süreçleri Türkiye’yi Türkiye olmaktan çıkarmıştır.

İşte, Türk askerlerinin başına çuval geçiren ABD, PKK ve Ermeni yalanları ile Türkiye’yi Irak’a çevirmeye çalışmaktadır. Bereket versin ki, mesele artık geniş halk kitlelerince anlaşılmıştır.

Şimdi, Türkiye’nin, bütün bu prangalardan kurtulma, toparlanma zamanıdır.

Unutulmamalıdır ki, millet her sabah yeniden doğar!

 

—–●—–

 

 

CUMHURİYETÇİ KALEMLER ÜRETİYOR

Ufuk Söylemez

Tercüman 30.12.2007

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel değerlerine, üniter yapısına, milli devletine karşı, dış odakların yerli işbirlikçileriyle birlikte yönelttikleri organize saldırıların aleniyet ve ivme kazandığı bu sıkıntılı günlerde içimizi rahatlatan gelişmeler de oluyor.

Sorosçu-Barzanici zihniyetin bölücü ve gerilerin ve bunların tercümanlığını yapan 2’nci Cumhuriyetçilerin oluşturduğu “şer ittifakı” yıllardır “demokrasi”, “insan hakları”, “inanç özgürlüğü”, “dinlerarası diyalog” gibi kavramların içini boşaltıp, bu kavramları istismar ederek büyük çoğunluğu medya sermayesi yoluyla kendi ellerine geçmiş olan “sözde” Türk medyası aracılığı ile millete karşı muazzam bir psikolojik hareket yürüttüler.

Gayrı-milli, Cumhuriyet ve üniter yapının düşmanı bu çevreler karşısında, ilk önce şaşıran, organize ve örgütlü olmayan, dağınık bir vaziyette olan Cumhuriyetçi, Atatürk milliyetçisi, yurtsever kesimler süratle bu fitne-fesat teşebbüslerine karşı toplanarak, sağ sol demeden tepki ve refleks göstermeye başladılar.

Gönüllü Sözcüler

Kıbrıs’ı oldu-bittiye Rumlar’a devretme teşebbüsleri sırasında daha kuvvetle ortaya çıkan bu haysiyetli yurtsever sesler ve kalemler, giderek meydanı boş zannedenlere karşı kalemleriyle, bilgileriyle ürettikleri kitapları, TV programlarıyla, ulusal bilincin öncü ve gönüllü sözcüleri oldular.

Sn. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” adlı muhteşem kitabı, Sn. Mustafa Yıldırım’ın inanılmaz “Sivil Örümceğin Ağında” isimli kitabı, ardından Sn. Metin Aydoğan’ın kitapları ile başlayan ulusal bilincin şahlanması, bugün artık çok sayıda bilinçli-cesur-nitelikli Atatürk milliyetçisi ve Cumhuriyetçi yazar, aydın devlet adamı, akademisyen ve bürokratın ürettiği yüzlerce makale, kitap, TV ve radyo programları ve konferanslar ile yurt sathına yayılmış ve şahlanmış durumda.

Atatürk’ün Yolunda

Ülkenin, zaten anayasal kurumlar tarafından korunup-kollan-dığını zanneden, Cumhuriyetin üniter yapısının, birliğinin ve bütünlüğünün tehdit altında olduğunu başlangıçta düşünmeyen bu vatanseverler, Anayasal kurumların, muhalefet partilerinin, sivil toplum örgütlerinin, medyanın, ciddi bir zaaf, gaflet hatta zaman zaman dalalet içine sürüklendiğini görünce, Cumhuriyet, milli devletimizi, üniter yapımızı korumak için Atatürk’ün yolunda mücadeleye başlayarak yazmaya, çizmeye, konuşmaya ve Cumhuriyetimizi savunmaya başladılar.

İyi ki başladılar. Sözde aydın sıfatıyla, ayrılıkçı Kürtçülük hareketine ve yobaz-tarikatçı siyasal dinciliğe sözcülük yapan, onlara rehberlik eden işbirlikçi 2’nci Cumhuriyetçilerin tekeline almaya çalıştıkları yazı, yayın, düşünce dünyasını onların tekeline bırakmadılar.

Millet Unutmayacak

Çıkarcı medya ile fitne-fesat medyasının bütün sansür ve engellemelerine rağmen, bugün Atatürk’ün kapsayıcı milliyetçiliği, laik Cumhuriyetimizin değerleri, üniter yapımızın ve milli devletimizin bekasına inanan ve bunu bilinçle savunan değerli düşünce insanlarımıza, gazeteci ve yazarlarımıza, siyaset ve devlet adamlarımıza, akademisyen, diplomat ve bürokratlarımıza gönül dolusu teşekkür borçluyuz.

Bir kâbus gibi üzerimize çökertilen, Cumhuriyet düşmanı, gayrı-milli organize psikolojik harekata karşı bu büyük milletin haysiyetini, çıkarlarını, varlığını ve bekasını, cesurca bilgiye dayalı olarak savunan, yazan, çizen, konuşan, üreten tüm Atatürk ve Cumhuriyetçi aydınları, yazarları, bu millet unutmayacaktır.

Bugünler geçtiğinde, Cumhuriyetimiz ve milli devletimiz aydınlığa yeniden kavuştuğunda, bu millet bağrından çıkan bu evlatlarına duyduğu şükranı ve güzel şekilde ortaya koyacaktır.

Bu yazımızı tüm Cumhuriyetçi, Atatürk milliyetçisi, yurtsever aydınlarımıza, gazetecilerimize, yazarlarımıza, siyaset ve devlet adamlarımıza, akademisyen, bürokrat ve diplomatlarımıza selam, sevgi ve iyi dileklerimizi göndererek noktalıyoruz…

 

—–●—–

 

 

BİR KEMALİSTİN BAŞUCU KİTABI:

“TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR”

Çağdaş Bayraktar

Adana

 

Aydın olmak, ateşten gömlek giymek demektir. Türkiye’de aydın olmak ise, bir kılıcın iki ucu gibidir. Tarihin sana “hain” demesi çok kolaydır. Aydınlar, toplumu yönlendirici, yol gösterici, tehlikelere karşı uyarıcı olmak zorundadır.

Nutuk’ta Ulu Önder’in dediklerini anımsayalım. “Türk milleti gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimî işarete koşmaktaydı… Bu nedenle, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göStererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.”

Aydınların bilerek ya da bilmeyerek gözardı ettiği konu, bilgi iletmede anlaşılır olma kaygısını yeterince taşımamalarıdır. Toplumda anlaşılmayan doğrular, toplum için yalnızca yalnızca anlamsız sözcüklerdir. Yazdığı her satırı dolu ve anlaşılır olan Metin Aydoğan hocamız, bu nedenle tam anlamıyla bir aydındır.

“Türkiye Üzerine Notlar”, Türkiye’nin son 150 yılı, en yalın ve en özlü biçimde nasıl anlatılır sorusunun en doğru yanıtıdır. Biz Kemalistler, Cumhuriyet döneminin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya çalışırken, o dönemin tam olarak hangi dönemden sonra geldiğine yeterince yoğunlaşamadık. Bu nedenle anlatımlarımız sürekli eksik kaldı. Bu kitap, bu derde en güzel devadır.

Metin Aydoğan hocanın kitaplarını okuyan, onunla tanışma fırsatı bulan herkes, Onun Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatırken kullandığı “Ülkeye adanmış bir yaşam” tanımını en çok hakeden kişilerden birisinin aslında kendisi olduğunu fark eder.

Genç arkadaşları bilinçlendirmek, onlara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen kişilerin önereceği kitaptır “Türkiye Üzerine Notlar”.

İyi ki varsınız hocam.

İyi ki yazmışsınız.

Gururla taşıdınız Kemalist Devrim’in bayrağını devralmak, tarihin bize görev, bizim vatana olan borcumuzdur.