KEMALİST EĞİTİM DİZGESİ (SİSTEMİ) – I

Metin Aydoğan
Cumhuriyet’in ilk döneminde binbir güçlükle oluşturulup uygulanan eğitim dizgesi, bugün büyük bir bozulma içindedir. Osmanlı’nın son döneminde yaşanan eğitim karmaşası yeniden yaşanıyor. Dışarda hazırlanıp içerde uygulanan eğitim izlenceleri (programları) gençlere öğrenmeyi değil, öğrenmemeyi öğretiyor. Çok başlı eğitim yeniden gündemde. Dinsel eğitim yayılıyor. Günümüzdeki çöküş ve geri dönüşü yaşarken, okulların açıldığı bu günlerde Cumhuriyet döneminde yoksunluklar içerisinde gerçekleştirilen büyük eğitim atılımını anımsatmak istedik. Umarız bu güne yönelik sonuç çıkarmada yararlı olur, çözüm içeren düşüncelerin oluşmasına katkı sağlar.

Geçmişten Gelen

Eğitime, tarihin her döneminde özel önem veren Türk toplumu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde her alanda olduğu gibi eğitim alanında da büyük bir gerilik içine girmişti. Batı’nın artan etkinliğine ve yarattığı ekonomik çöküntüye bağlı olarak, bir zamanlar çok iyi işleyen eğitim düzeni bozulup dağılmış, bilimle bağdaşmayan bir geriliğe sürüklenmişti. Ortaya çıkış dönemlerinde, çağının en ileri bilim merkezleri olan medreseler; tarikat ya da mezheplerin yozlaşmış yönetiminde, herkesin kendi inancına göre eğitim verdiği, bilim ve yeniliğe kapalı, çözülmüş kurumlar haline gelmişti. Felsefe, matematik, tıp, kimya, gökbilim (astronomi), müzik dallarında dünyanın en ileri eğitimini veren medreseler şimdi, Arapça metinlerle okutulan birkaç mantık, hadis ve tefsir dersleriyle sınırlanmıştı. Türk toplumunda her zaman var olan öğrenme tutkusunun, köylere dek götürdüğü ve her birini varsıl vakıflarla beslediği kültür kaynakları, artık yok olmuştu.

Son dönem Osmanlı eğitim kurumlarında, bilgi ve bilinç yaratmayan, ezbere dayalı ve çağın gereklerinden uzak bir eğitim veriliyordu. Teknik ve düşünce yenilikleri, özellikle felsefe ve tarih, öğretmek bir yana adeta yasaklanmıştı. Okul yöneticileri için tarih, “uzak durulması gereken bir baş belası, huzur kaçıran bir kabustu”[1] ve yalnızca Padişah’ın onay verdiği konuları kapsıyordu.[2] Türk tarihi diye bir dersin adı bile yoktu. Dünyadaki siyasal ve toplumsal konular işlenmiyor, Arapça ve Farsça’dan başka yabancı dil öğretilmiyordu. Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için, devletin dış ilişkilerinin tümü, çoğu kez ihanet tutumu içindeki ayrılıkçı Fener Rumlarının çevirmenliğine kalmıştı.[3]

1924 yılında İstanbul Üniversitesi öğrencileri, üniversite bahçesinde fotograf çektirdiklerinde, fotograf çektirmeyi günah sayan öğretim üyeleri, büyük tepki göstermiş ve öğrencilere ceza verilmişti. Atatürk, bu davranışa karşı Bursa’da sert bir açıklama yapmıştı.[4] Aynı öğretim üyeleri, harf devrimi yapıldığında, “Latin harfleriyle tek bir satır yazmayıp kalemlerini kıracaklarını” söyleyerek direnmişlerdi.[5] Üniversitenin 1924’teki durumu buydu.

Kızların okuması neredeyse olanaksızdı. Yüzde 10’un altında olan okuma yazma bilenlerin, hemen tümü erkekti. Meşrutiyetten sonra açılan birkaç kız mektebinde, edebiyat hocaları harem ağalarından oluşuyordu. Resim ve heykel yasaktı. Üniversite’de, kütüphane denilen yerler, bakımsız ve tozlu depolar gibiydi.[6]

1923’de Durum

1923 yılında, ilkokuldan üniversiteye toplam öğrenci sayısı, genel nüfusun ancak yüzde 3’ünü oluşturuyordu. Okur yazar oranı yüzde 6’ydı.[7] Darülfünun’da okuyan toplam öğrenci sayısı yalnızca 2088’di ve bunların ancak yüzde 8’i, yani 185’i kız öğrenciydi. Tüm ülkede; 1011’i erkek 230’u kız, 1241 lise öğrencisi; 5362’si erkek 543’ü kız, 5905 ortaokul öğrencisi; 1743’ü erkek 783’ü kız, 2526 öğretmen okulu öğrencisi vardı. İlkokulda okuyan öğrenci sayısı, 273107’si erkek 62954’ü kız, yalnızca 336 061’di.[8]

1924 yılında, çoğu tarikat vakıfları tarafından yönetilen ve bazılarında 5-6 öğrencinin bulunduğu 479 ‘medrese’ ve 1800 öğrencisi vardı.[9] Adlarına medrese dense de bunlar, yönetiminde bulunan mezhep ya da tarikatların inancına bağlı olarak, her biri kendi inancına göre değişen ve bilimsel değeri olmayan öğrenim yapan birimlerdi. Farklı Hıristiyan mezheplerine ve farklı ülkelere bağlı misyoner okulları, Meşrutiyet’ten sonra kurulan maarif mektepleri ve din eğitimi veren tarikat okul ve kursları biraraya gelince, ortaya gerçek anlamda bir eğitim karmaşası çıkıyordu. Bu karmaşa içinde, okudukları okulu bitiren aynı ulusun çocukları, bir ya da birkaç değil, adeta onlarca ‘ulusun’ bireyleri haline geliyordu. Eğitim, ulusal birliği sağlamanın değil, ayrılığın ve parçalanmanın aracı haline gelmişti.

Misyoner Okulları

Osmanlı Devleti’nde eğitim hemen tümüyle çökmüş durumdayken, devletin tutarlı bir eğitim programı ve bu programı uygulayacak okulları bulunmazken; ülkenin hemen her yerine yayılan ve “Müslüman Türk gençlerini eğiten”çok sayıda misyoner okulu vardı. Gelişmiş ülkelerin, sömürge ve yarı sömürgelerinde açtığı ve “Avrupa liberalizminin ideallerine” uygun insan yetiştiren bu okullarda, gençler, ustalıklı yöntemlerle kimliksizleştiriliyor; özdeğerlerinden uzaklaştırılarak, kendilerine ve içinden çıktıkları topluma yabancılaşıyorlardı. Bunların önemli bir bölümü okullarını bitirdiklerinde, kendilerini eğitenlerin anlayışı yönünde davranmaya hazır, zamanla kitleselleşen kadrolar haline geliyordu. Artık, ne tam olarak yerel, ne de tam olarak yabancı unsurdular. Ne kendileri kalıyor, ne de tam olarak Batılı olabiliyorlardı. Kişiliksiz, yoz bir küme oluşturuyorlardı.

19.yüzyılda, Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan sonraki yarım yüzyıl içinde, Türkiye’de yüzlerce misyoner okulu açıldı. 1914 yılında Türkiye’nin değişik bölgelerinde, Amerikalılar’a ait; 45 konsolosluk, 17 dini misyon ve bunların 200 şubesi ile 435 okul vardı.[10]

Fransız Çıkarlarını Koruma Komitesi adlı örgütün, 1912 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre, Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren 94 Fransız okulunda 22 425 öğrenci okuyordu.[11]

Aynı dönemde, İngilizlerin Irak ve Ege bölgesinde, 2996 öğrencinin okuduğu 30; Almanların İstanbul, İzmir ve Filistin’de 1600 öğrencinin okuduğu 10; İtalyanların Batı Anadolu’da, doğrudan İtalya Hükümeti’ne bağlı 4; Rusların ise 1’i lise 3 okulu vardı.[12] O dönemde, devlete ait lise (İdadi) sayısının 1923 yılında yalnızca 23 olduğu[13] düşünülürse, misyoner okulu sayılarının ne anlama geldiği ve gerçek boyutu, daha iyi anlaşılacaktır. Müslüman Türk aileleri; ‘iyi eğitim alma’, ‘yabancı dil öğrenme’ ya da ‘kolay iş bulma’ gibi gerekçelerle ve giderek artan oranlarla çocuklarını bu okullara veriyordu. Latin ve Protestan misyoner okullarında okuyan Türk öğrencilerin, Türk okullarında okuyan tüm öğrencilere oranı; 1900’de yüzde 15’ken, 1910’da yüzde 60’a, 1920’de yüzde 75 gibi çok yüksek bir orana ulaşmıştı.[14]

Patrikhane’nin Ayrıcalığı

Fener Rum Patrikhanesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, yalnızca din işlerinde değil, eğitim ve sağlık gibi temel alanlarda da özel ayrıcalıklara sahipti. Açtığı ve açtırdığı, çok sayıda okul, hastane ve vakıf vardı. Avrupa devletleri, Patrikhane’nin açtığı ve “Anadolu’yu Helenleştirmenin araçları” olarak kullandığı bu okulları, ilkokuldan liseye dek, kendi okullarına denk sayıyor, burayı bitiren Rum gençleri, “Atina ya da Avrupa üniversitelerine Avrupalı öğrenciler gibi” kabul ediliyordu. Fener Patrikleri, ülkenin her yerinde diledikleri kadar okul ve kilise açıyor ve buraları “Helenci militan” yetiştirilen merkezler haline getiriyordu. Alman Profesör Kruger, bu okul ve kiliselere, “Rum milliyetçiliğinin birer kalesi”diyordu.[15] Patriklik, “yalnızca manevi bir otorite” değil, “yetkisini çok aşan, siyasi ayrıcalıklara sahip” bir parti gibi çalışıyordu.[16]

Misyoner Okullarının, Türkiye’de hangi anlayışla çalıştıklarını ve ne yapmak istediklerini daha iyi anlamak için, geçmişte yaşanmış olayları bilmek gerekir. Genelkurmay Başkanlığının yayımladığı Türk İstiklal Harbi adlı yapıtta, bugün için son derece aydınlatıcı olan bir misyonerlik belgesi vardır. Belge, Merzifon Amerikan Misyoner Okulu Direktörü Whit’in 1918’de Amerika’ya gönderdiği bir mektuptur. Mektupta şunlar yazılıdır: “Hıristiyanlığın en büyük düşmanı Müslümanlıktır. Müslümanların da en güçlüsü Türkler’dir. Buradaki hükümeti devirmek için, Ermeni ve Rum dostlarımıza sahip çıkmalıyız. Hıristiyanlık için Ermeni ve Rum dostlarımız çok kan feda ettiler ve İslam’a karşı mücadelede öldüler. Unutmayalım ki, kutsal görevimiz sona erinceye kadar, daha pek çok kan akıtılacaktır.”[17]

Whit’in bunları yazdığı günlerde, Mustafa Kemal Anadolu’da ulusal direniş örgütlemeye çalışıyor, mandacılar ise, Amerikan himayesinin kabul edilmesi için vargüçleriyle çalışıyorlardı.

Cumhuriyet Eğitimi’nin Niteliği

Eğitim, Cumhuriyet yönetiminin en önem verdiği konulardan biri, belki de birincisiydi. Kalkınıp gelişmek, toplumun gönenç ve mutluluğunu sağlamak için, bu amacı gerçekleştirebilecek kadrolara, kadro yetiştirmek için de; iyi işleyen, yaygın, nitelikli ve ulusal bir eğitim düzenine gereksinim vardı. Eğitimi her şeyin önüne koyan yönetim anlayışı, amacı yönündeki uygulamalara, Kurtuluş Savaşı sürerken başlamıştı. Savaşa katılmak için Ankara’ya gelen öğretmenler, cepheye değil, okullara gönderiliyordu.

Mustafa Kemal, Savaş içinde ve sonrasında öğretimle ilgili yaptığı hemen her konuşmada; eğitimin ve öğretmenlerin önemini anlatıyor, ulusun geleceği için taşıdığı değeri vurguluyordu. Sakarya Savaşının hemen öncesinde, 16-21 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Birinci Maarif Kongresinde yaptığı konuşmada; “Bugüne kadar izlenen eğitim yöntemlerinin ulusumuzun gerileme tarihinde en önemli etken olduğu kanısındayım” demişti.[18] “Bir ulusu, özgür ve bağımsız, ya da tutsak ve yoksul yapan eğitimdir”[19]; “Ulusları kurtaranlar, yalnız ve sadece öğretmenlerdir” diyordu.[20]

Bursa Öğretmenler Toplantısı

Eğitim ve öğretmenlere verdiği önemi gösteren en anlamlı konuşmayı, İzmir’in kurtuluşundan 1,5 ay sonra, 27 Ekim 1922’de Bursa’da, İstanbul’dan gelen kalabalık bir öğretmen topluluğu önünde yaptı: “İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul’dan aydınlık ocaklarının temsilcileri olan yüce topluluğunuz karşısında duyduğum kıvanç sonsuzdur.. Şu anda en içten duygularımı izninizle söyleyeyim. İsterdim ki çocuk olayım, genç olayım. Sizin aydınlık sınıflarınızda bulunayım. Sizin ellerinizde gelişeyim. Beni siz yetiştiresiniz.. Ne yazık ki elde edilemeyecek bir istekte bulunuyorum. Bunun yerine, sizden başka bir dilekte bulunacağım: Bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları yurda, ulusa yararlı insanlar yapınız. Bunu sizden diliyor ve istiyorum. Artık önderimiz bilim ve teknik olacaktır… Hanımefendiler, Efendiler! Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve eğitim ordusunun zaferi için yalnızca ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak, yaşatacak ve kesinlikle başarıya ulaştıracaksınız. Ben ve bütün arkadaşlarım sarsılmaz bir inançla sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız.”[21]

Bursa’da öğretmenlere söylediği sözler, sürekli biçimde uygulayacağı içten düşünceleriydi. Aynı günlerde, “Ülkeyi kurtardınız şimdi ne olmak istersiniz?” diye soran bir arkadaşına, “En büyük amacım olan milli kültürü yükseltmek için, Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim” der.[22]

Önder konumu ve cumhurbaşkanlığı görevleri, istediği “Eğitim Bakanlığı” makamına gelmesine izin vermedi, ama eğitim konusundaki düşüncelerinin hemen tümünü, yaşama geçirmeyi başardı. Tutumunu ve izleyeceği yolu, savaş henüz bitmemişken, ünlü 1 Mart 1922 Meclis konuşmasında açıklamış ve şunları söylemişti: “Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada geçerli olan uluslararası ilişkilere göre, böyle bir mücadelenin gerektirdiği ruhi unsurlarla donanmamış bireylerden oluşan toplumlara, hayat ve bağımsızlık yoktur.”[23]

Eğitim Seferberliği

Cumhuriyet Yönetimi’nin ilk işi, çok başlı eğitime son vermek oldu. 3 Mart 1924’te çıkarılan 430 sayılı yasayla, eğitimde Öğretim Birliği (tevhid-i tedrisat) ilkesi kabul edildi. Aynı gün çıkarılan 431 sayılı yasayla Hilafet, 429 sayılı yasayla da Şer’iye ve Evkaf Nezareti ortadan kaldırıldı. Misyoner okullarının büyük bölümü, ulusal bağımsızlığın gerçekleştirilmesiyle kendiliğinden ortadan kalkmıştı. Şimdi, eğitimle ilgili içteki dağınıklık giderilecekti.

Hilafeti ve Şeriye Nezaretini de kapsayan üçlü uygulama nedensiz değildi. Eğitim, o güne değin din ağırlıklı olduğu için, Hilafet Makamının ilgi alanına giriyordu. Medreseler Şerîye ve Evkaf Nezaretine bağlıydı. Bu kurumlar varlığını sürdürdükçe, eğitimde tekliği sağlamak olanaklı değildi. Bu gerçek, Saruhan Milletvekili Vasıf (Çınar) Bey’in 57 arkadaşıyla önerdiği yasa gerekçesinde şöyle dile getiriliyordu: “Bir devletin genel eğitim siyasetinde, ulusun duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak gereklidir. Bu, öğretim birliği ile sağlanabilir. İki başlı bir eğitim düzeninde, iki tip insan yetişir. Öneri kabul edildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti içindeki tüm eğitim kurumlarının tek kurumu Maarif Vekaleti olacak ve ulusal birliği sağlayan gençler yetiştirilecektir.”[24]

Öğretim Birliği Yasası, yalnızca mektep-medrese ikiliğini ortadan kaldırmadı, yabancı okulların ve cemaat okullarının tümünü denetim altına aldı. Cumhuriyet yönetimi, kendi okullarında hiç ödün vermeden uyguladığı birlik ilkesini, kalmasına izin verdiği bu okullarda da eksiksiz uygulattı. Dini inancın, eğitim aracılığıyla siyasi çıkar için kullanılmasını önledi; eğitim kurumlarını sıkı biçimde denetledi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın temel kabul ettiği Türkçe, tarih, edebiyat gibi dersleri tüm yabancı ve azınlık okullarında zorunlu kıldı.

Atatürk, Öğretim Birliği Yasası uygulamalarına, her aşamada ilgi gösterdi, destek verdi. Birçok çalışmaya bizzat katıldı. Giriştiği devrim atılımlarında, bilimsel donanımı yüksek, teknolojik yenilikleri bilen uzmanlara gereksinimi vardı. Kurulacak eğitim düzeni, böyle insanlar yetiştirmeli, ancak bununla yetinmemeliydi. Uzmanlık alanı ve bilimsel düzeyi ne olursa olsun, Cumhuriyet okullarında eğitilen her birey, ülkeyi ve dünyayı tanıyan, yurtsever aydınlar haline gelmeliydi. Bu konudaki düşüncesini şöyle dile getiriyordu: “Eğitimin amacı yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, ülkede ahlaklı, cumhuriyetçi, devrimci, atılgan, olumlu, giriştiği işleri başarabilecek yetenekte, dürüst, yargılayıcı, iradeli, yaşamda karşılaşacağı engelleri yenecek güçte, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Eğitim düzeni ve programları, buna göre düzenlenmelidir.”[25]

Yazının devamı için bknz. Kemalist Eğtim Dizgesi II

 

DİPNOTLAR

 


[1] “Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları” Sadi Borak, Kaynak Yay., 2. Bas., İst.-1998, sf. 14
[2] “Kırk Yıl” Halit Ziya Uşaklıgil, 4.Baskı, sf. 171; ak. a.g.e. sf. 14
[3] “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Sena Matbaası, İstanbul-1980, sf. 23
[4] “Atatürk İlkeleri ve Türk Devrimi” Hacı Angı, Angı Y., 1983, sf. 37-38
[5] “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Matbaacılık A.Ş., İstanbul-2001,  sf. 83
[6] “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” Paul Gentizon, Bilgi Kit., 2. Bas., Ankara-1994, sf. 140
[7] “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Y.Kaya, 1.Cilt, Tiglat Mat.A.Ş., İst.-2001, sf. 59 ve “Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Yay., 3.Cilt, İstanbul, sf. 661
[8] “Tarih-IV-Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 3.Bas., İstanbul-2001,  sf. 250
[9] “Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Y., 3.C., İst., sf. 660
[10] “Militan Atatürkçülük” Vural Savaş Bilgi Yay., Ankara-2001,  sf. 92
[11] “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” S.Yerasimos, Belge Yay., 7.Bas., İst.-2001, sf. 325
[12] “Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Y., 3.C., İst., sf. 654
[13] “Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi” İletişim Y., 3.C., İst., sf. 666
[14] “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Matbaacılık A.Ş., İstanbul-2001, sf. 58
[15] “Kemalist Türkiye ve Ortadoğu” Prof.K.Kruger, Altın Kitaplar Yay., İstanbul-1981, sf. 114
[16] a.g.e. sf. 115
[17] “Milli Kurtuluş Tarihi” D.Avcıoğlu, I.C., İst.Mat., 1994, sf.283,284
[18] “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Matbaacılık A.Ş., İstanbul-2001, sf. 35
[19] “Atatürk’ten Anılar” Kazım Özalp, İş Bankası Kültür Yayınları, sf. 69
[20]“M.K.Atatürkten Yazdıklarım” Prof. Afet İnan, Kültür Bak.Yay., sf. 17
[21] “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Matbaacılık A.Ş., İstanbul-2001, sf. 39
[22] “Tarih-IV-Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yayınları, 3.Baskı, İstanbul-2001, sf. 245-251
[23] “Büyük Millet Meclisi Toplantı Zabıtları (1 Mart 1920)”; ak.“Tarih-IV-Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Y., 3.Bas. İst.-2001, sf. 49
[24] “Bozkırdan Doğan Uygarlık-Köy Enstitüleri” Yalçın Kaya, 1.Cilt, Tiglat Matbaacılık A.Ş., İstanbul-2001, sf. 60
[25] “Atatürkçülük” Hüseyin Cevizoğlu, Ufuk Ajansı Yayınları, sf. 69

Metin Aydoğan
Metin Aydoğan

Metin Aydoğan, 1945'de Afyon'da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini İzmir'de, yüksek öğrenimini Trabzon'da tamamladı. 1969'da Karadeniz Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesini bitirdi. Yüksek öğrenimi dışında tüm yaşamını İzmir'de geçirdi. Örgütlü toplum olmayı uygarlık koşulu sayan anlayışla, değişik mesleki ve demokratik örgütlere üye oldu, yöneticilik yaptı. Çok sayıda yazı ve araştırma yayınladı, sayısız panel, konferans ve kongreye katıldı. Sürekli ve üretken bir eylemlilik içinde olan Metin Aydoğan, yaşamı boyunca yazdı, yaptı ve anlattı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yorum Yapabilirsiniz

5 × two =