KAPİTALİZM VE DEMOKRASİ

Metin Aydoğan

 

Batıda, bir takım “erdemli” insanlar ortaya çıkıp, halk yönetimini kendi belirlesin, eşitlik ve özgürlük gerçekleşsin diye demokratik bir düzen kurmamıştır. “Demokrasi” denilen işleyiş; çıkarlar, kanlı hesaplaşmalar ve çatışmalarla dolu bir sürecin sonucudur. İktidar kavgalarının ürünüdür. Siyasi sonuçları, bizim için düşünce düzeyinde kalan ancak Batı için yaşamın içinden çıkan toplumsal düzenlemelerdir. Ekonomik dayanakları olan bu süreç, sınıflar ve inançlar çatışmasıdır. Parlamentoların Batıdaki evrimi, kendisini yaratan koşullara bağlı olarak, uzun bir zaman dilimi içinde tamamlandı. Üretim ilişkilerinin yarattığı yeni gereksinimler, yeni siyasi ve hukuki ilişkilerin oluşmasına neden oldu. Bu dönem, feodalizmin ve aristokratik despotizmin ortadan kaldırılarak, yerine kapitalizmin gelişimine uyum gösteren burjuva demokrasisinin ortaya çıkış dönemiydi.

Tarihsel Süreç

Roma İmparatorluğu, M.S.479 yılında Vizigotlar, Vandallar ve Hunlar’ın uzun süren akınları sonucunda yıkıldı. Roma’nın yıkılışı, yeni bir çağa, Orta Çağ’a geçiş koşullarının oluştuğu bir dönemde gerçekleşti. Bir başka deyişle, Orta Çağ’ı hazırlayan koşullar, Roma’nın yıkılışını hazırladı.

Kilise Güç Kazanıyor

Roma’nın çöküşü, kilisenin güçlenmesine yol açtı. Adını, evrensel anlamına gelen Yunanca katholikos sözcüğünden alan Katolik Kilisesi, İmparatorluk yaşarken yayılmış ve “Roma ölürken kilise güçlenmişti”. Kilise, Roma’nın yıkılıştan sonra ortaya çıkan yönetim boşluğundan yararlanarak hızla örgütlendi ve örgütlerini hemen tüm Avrupa’ya yayarak, kendine özgü kural ve işleyişiyle bir tür devlet örgütü durumuna geldi.

Kaleler ve Surlar

Roma’nın sahipsiz kalan topraklarını ele geçirerek güçlenen ve bu gücü koruyup geliştirmek isteyen yeni mülk sahipleri ve kilise, topraklarını genişlettiler, kaleler, surlar ve şatolar yaptılar. Eski düzenin yıkıntıları içinden yeni bir toplumsal düzen, feodalizm ortaya çıktı.

Feodalizmin ortaya çıkışıyla, bir yandan köleler toprağa daha çok bağlandı, öbür yandan şatolar çevresinde oluşan yerleşim birimleri arasında ticaret gelişti. Nüfus arttı ve yeni sınıflar oluşmaya başladı. El emeğine dayanan zanaatçılık yayıldı. Zanaatçılığın yayılması ticareti geliştirdi. Ticaret yoluyla varsıllaşan ve adını yaşadığı yer olan kent (burg) sözcüğünden alan kentsoylu (burjuva) sınıfının öncülleri ortaya çıktı.

Köleci Temel

Feodal düzen, Batı Roma İmparatorluğu’ndaki köleci üretim ilişkileri içinden çıktı. Bu nedenle evrensel değildi. Batı toplumlarına özgüydü. Köleleri özgür kılmamış, bir başka sınıfsal egemenliğe dönüşerek, onları yeni bir sınıf haline getirmişti. Feodal düzendeki iki ana sınıf, üretim araçları mülkiyetini elinde bulunduran toprak derebeyleri (senyör) ile sınırlı mülkiyet hakkına sahip köylü (serf) sınıfıydı.

Senyörler, Serfler

Feodal düzende senyör, Grek ve Roma’da egemenlerin sahip olduğu köleyi öldürme hakkına artık sahip değildir. Ancak, serfleri dilediği gibi kullanır, satar ya da satın alabilir. Serfler, kendi aletleriyle kendileri için üretim yapabilir; bir aileye sahip olabilir. Ancak, zamanının çoğunu herhangi bir karşılık almadan (angarya) senyöre çalışmakla geçirir.

Roma kölelerinin feodal düzendeki uzantıları olan serfler, aynı köleler gibi, içinde bulundukları yaşam koşullarına ve senyör boyunduruğuna tepki gösterdiler ve sıkça ayaklandılar. Senyör arazisinden kaçıyor, ormanlarda çeteler kuruyor ve senyörlerin kendileri için tuttukları yükümlülük belgelerini ele geçirip yakıyorlardı. 1

Senyörlerin ve Katolik kilisesinin serfler üzerinde kurduğu baskı çok ağır ve yaygındı. Kaynağını kölecilikten alan bu baskı, Orta Çağ boyunca süren iç çatışmaların nedeniydi.

Yeni Yaşam Biçimi

İsa’dan sonraki ilk bin yıl biterken, Batı Avrupa’da o güne dek görülmeyen yeni bir yaşam biçimi ortaya çıktı. Üretime dayanan ticari canlanma ve nüfus artışı, toplumu kapsamlı bir yenileşme sürecine soktu.

Sürecin yarattığı sınıfsal gereksinimler, toplumsal yapıyı hızla değiştirdi. Ekonomik kaynaklı değişimin itici gücü, yeni üretim teknikleri ve meslekler ortaya çıkardı. Zanaatkar ve lonca örgütleri kuruldu. Kale içi yaşam, yerini giderek, çevrelerinde pazarlar-panayırlar-sergiler kurulan kent yaşamına dönüşmeye başladı.

Kentlerin Oluşumu

Feodal egemenlerin yaptırdığı ve başlangıçta yeterli olan kaleler ve surlar; yeni gelişmeler, nüfus artışları ve güvenliğe bağlı sığınmalar nedeniyle, zamanla içindekilere yetmez duruma geldi. Bu sorun, sur içindeki nüfusun sur dışına atılmasıyla çözüldü ve Batıda kentlerin oluşumu böyle başladı.

Kentleşmeye yönelen ortak yaşam; dış saldırılara, yangın ve salgın hastalıklara açık, son derece güvencesiz, güç bir yaşamdı. İnsanlar ayakta kalabilmek için, yalnızca kendilerini düşünmek, bu amaçla bir araya gelmek zorundaydılar.

Batıdaki Orta Çağ kent yaşamının itici gücünü oluşturan bu zorunluluk aynı zamanda, köleci geleneğe sahip Batı toplumlarındaki bireyciliğin ve saldırganlığın toplumsal kaynağı oldu. Çıkar için herşeyi geçerli sayan anlayış, bu zorunluluk üzerinde gelişip güçlendi.

Yaşamsal Zorunluluk; Üretim

Sur dışına atılan insanlar, işleyebilecekleri bir toprağa sahip değildi. Feodal despotlar, toprakları, üzerindeki selflerle birlikte elinde tutuyordu. Sur dışı nüfusun yaşayabilmek için, tarım dışında üretim yapmaktan ve ürettiğini satarak gelir elde etmekten başka bir çaresi yoktu.

Önce el işçiliğine dayanan ev ya da dükkân üretimi, buna bağlı olarak ticaret gelişti. Ticaretin gelişmesi daha çok malın üretilmesine, daha çok malın üretilmesi de ticaretin gelişmesine yol açtı.

Akçalı gücü artarak elinde sermaye biriken tüccarlar, ev ve dükkânlarda üretim yapan zanaatkarları, alet ve tezgâhlarıyla birlikte bir araya topladılar. Onlara toplu üretim yaptırmaya başladılar. Artık, tek bir ürünün parçaları ayrı ayrı üretiliyor ve parçalar birleştirilerek, daha kısa zamanda daha çok ürün elde ediliyordu.

Kentleşmeyle birlikte, makinasız fabrika ya da manüfaktür üretim böyle ortaya çıktı. Bu aynı zamanda kapitalizmin ortaya çıkış dönemiydi.

Kentsoyluluk (Burjuvazi) ve İşçi Sınıfı (Proleterya) Doğuyor

Manüfaktür üretimle varsıllaşan geleceğin egemenleri burjuvalar, zaman içinde zanaatçıların malı olan alet ve tezgahlara, satın alarak ya da el koyarak sahip olmaya başladılar. Bunlar, uran (sanayi) kentsoyluluğun öncüleriydi. Üretim tekniklerini geliştirdiler ve makinalı urana geçtiler. Daha sonraki dönemlerde, toplu üretime buharlı makine de sokuldu ve büyük gelişkin fabrikalar ortaya çıktı. Bu dönem, sanayi devrimi olarak tanımlandı. 2

Bu uzun süreç, bir yandan akçalı ve siyasi gücü yüksek kentsoylu sınıfını yaratırken öbür yandan el aletlerini ve tezgahlarını yitiren zanaatçıları, kırdan gelen kent yoksullarıyla birlikte yeni bir sınıf haline getirdi ve işçi sınıfı (proleterya) böyle oluştu.

Toplumsal Gerçeklik

Burjuvalar, ilk dönemlerde feodal egemenlerle açık çatışma içine girmediler. Sahip oldukları ve giderek artmakta olan akçalı olanaklarıyla feodallerden çeşitli siyasi haklar satın aldılar. Şehirleri duvarlarla çevirmek, para basmak, hapishane yapmak, silahlı bir milis gücüne sahip olmak, seçilmiş temsilcilerle belediyeler kurmak gibi hakları bu yolla elde ettiler.

Feodal beylerin akçalı kaynak peşine düşmesi, yerlerini korumalarıyla dolaysız ilişkisi olan güvenlik sorunlarına dayanıyordu. Haçlı Seferleri’yle Doğu’dan öğrenilen barut ve topa dayalı silah tekniklerinin Avrupa’ya getirilmesi ve üretilmesi, senyörlerin gücünün azalmasına, feodal egemenliğin sarsılmasına yol açtı.

Özellikle küçük olanların güçleri, yüksek bedellerle satılan bu silahları almaya yetmiyordu. Bunları ancak, varsıllaşan ticaret kentsoyluları ile Haçlı Seferleri sırasında ortaya çıkan, ellerinde büyük kaynak birikmiş bankerlerin borç verdiği krallar alabiliyordu.

Krallar, bu silahları senyörlerin surlarını yıkmada kullanıyor ve onları merkezi devletin buyruğu altına alıyordu. 3 Bu nedenle hem senyörler, hem de krallar para karşılığı siyasi hak satıyor, kentsoylular da bu hakları satın alıyordu.

Kentsoyluluk Güçleniyor

Ekonomik alanda etkisi artan kentsoylu sınıfı, ulaştığı ekonomik güce denk gelen siyasi yetki peşine düştü. İstediği gücü elde etmesi kaçınılmazdı. Varsıllaştığı oranda yönetim organları üzerinde egemenlik kurdu ve giderek yönetici sınıf durumuna geldi.

Önceleri satın alarak, daha sonra sert savaşımlarla elde ettiği siyasi hakları; yalnızca kendisine ait sınıfsal ayrıcalıklar konumundan çıkararak, oluşmakta olan yeni bir toplumsal düzenin, yani kapitalizmin tüzel (hukuksal) dayanakları durumuna getirdi. Böylece, hem baskı altındaki başka sınıfları yanına çekerek güçleniyor, hem de soy temeline dayalı beysoylu yönetimine karşı çıkıyordu.

Temsili Kurumların Oluşum Nedeni

Derebeylik-beysoyluluk düzeninde senyörlerin, krala karşı olan yükümlülükleri arasında, ona danışmanlık yapmak gibi bir görev de bulunuyordu. Bunlar, belirli dönemlerde kralın başkanlık ettiği toplantılarda bir araya geliyor ve danışmanlık yükümlülüklerini yerine getiriyordu.

Ancak, toplantılara gidiş hem masraflı hem de kendi bölgelerinden ayrılmaları nedeniyle sakıncalıydı. Toplantılara katılmaya isteksizlik gösteriyor, katıldıklarında ise askerleri ve silahlarıyla birlikte gidiyorlardı. Örneğin İngiltere Kralı III.Henry’nin 1258 yılında düzenlediği toplantıya katılan senyörlerin tümü silahlıydı.

Danışma Kurullarından Meclislere

Senyörler zamanla toplantılara gitmemeye ve yerlerine temsilciler göndermeye başladılar. Siyasi güç peşindeki kentsoylular, senyörlerin gideri çok ve sakıncalı bir angarya olarak gördüğü temsil görevini, üstelik giderlerini de karşılayarak üstlendiler.

Varsıl ve bilgili kentsoyluların danışmanlığı, kralın da çıkarlarına uygun düşüyordu. Bu nedenle, toplantıların önemi ve katılımcıları artmaya başladı. Devlet bütçesinin hazırlanması, vergi alınması, askeri giderler gibi önemli konularda danışmanlık yapılan bu kurullar, zamanla bir tür yasama meclisine dönüşmeye başladı. 4

İleride parlamentolara dönüşecek olan bu kurullar, doğal olarak, burjuvaların ekonomiden sonra siyasi etkisini de arttırdı ve bu sınıfı Fransız devrimi dışında, çatışmaya bile gerek kalmadan evrimsel bir süreç sonunda yönetici sınıf durumuna getirdi. Batı toplumlarında temsili kurumların ortaya çıkışı böyle oluştu. Bu oluşumun en belirgin örneği İngiltere’de yaşandı.

Fransa-İngiltere Çatışması

İngiltere, 12.yüzyılda Fransa’yla yaptığı uzun süren savaşlar sonunda ağır yitiklere uğramış ve bu da kralın toplum üzerindeki yetkesini zayıflatmıştı. Kral II.Henry, 13.yüzyıl başında etkisini önemli oranda yitirmişti. Fransa, İngiltere üzerinde o denli etkili olmuştu ki Fransızca İngiltere’de 14.yüzyıla dek resmi dil olarak kullanılmıştı.

Fransa-İngiltere savaşlarının sonuçları, doğal olarak ve herşeyden önce, yöneticileri ve onların güçlerini etkiledi. Savaştan üstün çıkan Fransa’da kral egemenliği ve merkezi devlet güçlenirken, yenik çıkan İngiltere’de kralın ve devletin gücü azaldı.

Büyük Ferman (Manga Charta)

Yenilgi, İngiltere’de yönetim boşluğu ve zayıflığını yol açtı.  Gelişmekte olan kentsoylular, derebeyler ve ruhban sınıfı, yetkilerini arttırmak ve yönetimden daha çok pay almak için biraraya geldiler ve Kralın yetkilerini daha da kısmak için birlikte davranmaya başladılar.

Fransa’da kral, beysoylular (aristokratlar) ve ruhban sınıfıyla anlaşarak tahtını güçlendirirken; İngiltere’de bunun tam tersi oldu ve senyörlerle kilise, kentsoyluları da aralarına alarak krala karşı geldiler. Demokrasi ve katılımcılığın, Avrupa’daki ilk uygulaması olarak gösterilen Büyük Buyruk (Magna Charta), bu savaşımın ürünü olarak ortaya çıktı.

Manga Charta’nın Niteliği

1215’de kabul edilen Büyük Buyruk, ne söylendiği gibi bir demokrasi girişimi, ne de eşitliği amaçlayan bir eylemdi. Kralın güçsüzlüğünden yararlanarak yönetimden daha çok pay almak isteyen sınıflar bağlaşımının (ittifakının), siyasi ve ekonomik istemlerini Kral Yurtsuz Jan’a kabul ettirmesiydi. Kral Buyruğu olarak açıklanan bu belgede, katılımcılığın ve halkın yeri yoktu; yalnızca feodal baronların, kilisenin ve kentsoyluların haklarını krala karşı güvence altına alıyordu.

Magna Charta’nın 1., 12., 39., ve 41.başlamlarında (maddelerinde) şunlar söyleniyordu: “Her şeyden önce, Tanrı’nın önünde diz çöktük. Bizim ve varislerimiz için İngiliz Kilisesinin sonsuza dek özgür olduğunu, bu özgürlüğün kısıtlanmadan ve zedelenmeden kullanılması gerektiğini bu belgeyle kabul ettik…

İngiltere Krallığı’nda artık, Krallık Toplu Meclisi’nin izni olmadıkça koruma parası ya da yardım parası gibi vergiler toplanmayacaktır. Koruma ya da yardım parası toplamak sözkonusu olursa bunun miktarını belirlemek için, tüm başpiskoposlar, piskoposlar, manastır rahipleri, kontlar ve baronlar tek tek mühürlü mektupla toplantıya çağırılacaktır…

Kendi sınıfından olanların verdiği bir karar ya da ülkede kabul edilmiş bir yasa olmadıkça hiçbir özgür kişi (ruhban sınıfı, baronlar ve burjuvalar y.n.) tutuklanmayacak, mal ve mülkleri ellerinden alınmayacak ve sürgüne yollanmayacaktır…

Tüm İngiltere kentleri aynı Londra kenti gibi, hem karada hem denizde korunacak, bu kentlerin arazileri, çiftlikleri ve limanları kendi ayrıcalıklarına sahip olacaklardır…

Tüm tüccarlar, İngiltere’den ayrılma, yeniden dönme, haksız rekabete girmeden ticaret yapma ve İngiltere içinde dilediği yere gitme haklarına sahip olacaklardır…” 5

Parlamentonun Oluşumu

Büyük Buyruk ile oluşturulan feodal meclisin temsil sınırı, kentsoyluların meclis içindeki sayı ve etkisinin artışına bağlı olarak zamanla genişledi. Yasa çıkarmada ve çıkarılan yasaları uygulayacak yürütme ve yargı organlarını oluşturmada giderek yetkinleşti ve gücünü arttırarak yönetim düzeninin temel unsuru durumuna geldi.

Değişik dönemlerde, kimi güçlü kralların kişi yönetimi istemlerine dayanan savaşım ve karışmalarla karşılaştı ama bu karışmalar, gelişimini önleyemedi ve baronlarla, papazların kurduğu bu meclis, uzun çatışma süreçlerinden geçerek kentsoyluların egemen olduğu ulusal bir meclis durumuna geldi. 6 Yalnızca İngiltere’de değil, Batı Avrupa ülkelerinde parlamentolar; sınıfsal dayanakları benzer, yöntemleri ayrımlı olmak üzere böyle oluştu.

DİPNOTLAR

1          “Felsefenin Temel İlkeleri” Georges Politzer, Sol Yay. 1974,  sf. 302
2          “Ekonomi Sözlüğü” Orhan Hancerlioğlu, Remzi K., 5.Bas. 1993, sf. 278
3          “Felsefenin Temel İlkeleri” Georges Politzer, Sol Yay. 1974, sf. 304
4          “İktidar” Prof.Dr.Çetin Yetkin, Süreç Yay. 1987, sf. 29
5          “Hürriyet Bildirgeleri” Belge Yay. 1983, sf. 19
6          “Tarih III-Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1931-1941)” Kaynak Yay., 3.Bas., sf. 15

Metin Aydoğan
Metin Aydoğan

Metin Aydoğan, 1945'de Afyon'da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini İzmir'de, yüksek öğrenimini Trabzon'da tamamladı. 1969'da Karadeniz Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesini bitirdi. Yüksek öğrenimi dışında tüm yaşamını İzmir'de geçirdi. Örgütlü toplum olmayı uygarlık koşulu sayan anlayışla, değişik mesleki ve demokratik örgütlere üye oldu, yöneticilik yaptı. Çok sayıda yazı ve araştırma yayınladı, sayısız panel, konferans ve kongreye katıldı. Sürekli ve üretken bir eylemlilik içinde olan Metin Aydoğan, yaşamı boyunca yazdı, yaptı ve anlattı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yorum Yapabilirsiniz

17 − nine =