20.YÜZYIL: ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI

Metin Aydoğan
Emperyalizme karşı bağımsızlığını elde edememiş azgelişmiş bir ülkede, ne ulusçu ne de toplumcu siyaset egemen olabilir. Ulusçuluk ve toplumculuk, günümüzde birbiri içine girerek, evrensel boyutlu bir siyasi savaşım türünü ortaya çıkarmıştır. Ezilen ülke devrimciliği; anti-emperyalist niteliği nedeniyle ulusçu, anti-feodal niteliği nedeniyle de demokratiktir. Bu özellik, ulusal bağımsızlık savaşlarını milliyetçiliğin dar kalıbından çıkarır ve ona uluslararası bir boyut kazandırır.

Bütünün Parçaları

Sömürgeciliğe ve emperyalizme karşıtlık, ulusal kurtuluş savaşlarının ortak özelliğidir. Bu özellik, ezilen ulusları birbirine yakınlaştırır ve onların savaşımına uluslararası boyut kazandırır. Sanayileşmiş büyük devletler dünyaya yayılırken, daha önce aralarında herhangi bir ilişki olmayan bu ülkeleri, ister istemez birbirlerine bağlar ve onları yürürlükteki dünya düzeninin parçaları yapar. Parçaları bütüne ulaştıran birleştirici güç, kurduğu tecimsel (ticari) ilişkilerle emperyalizmin kendisidir.

Bağımsızlık için savaşan ulusların birbirine dayanışmacı bir yakınlık duymasının nedeni, emperyalizmin boyunduruğu altında olmalarıdır. Bu uluslar, ilişkiler ağının zorunlu sonucu olarak, ortak bir düşmana sahip olmanın yarattığı dayanışma ruhu içinde olurlar. Toplumsal dayanağı olan bu dayanışma, ulusal bağımsızlık savaşlarını milliyetçiliğin dar kalıbından çıkarır ve ona uluslararası bir boyut kazandırır.

Uluslaşan Uluslaştırmıyor

Emperyalizm ve onun alt evresi kapitalist sömürgecilik, uluslaşmanın da tarihini oluşturan 500 yıllık bir dönemi kapsar. Bu dönemde önce sömürgeciler uluslaştı. Avrupalılar denizaşırı ülkelere açıldığında, sağladığı sermaye birikimiyle kapitalist üretime geçmiş ve pazara çıkarılması gereken ürünler üretmişti.

Ürünler önce ulusal pazara sunuldu ve her ülke kendi pazarına egemen oldu. Kapitalist uluslaşma böyle başladı. Daha sonra dışarıya açılındı. Elde edilen sömürgeler, taşınabilir varlıklarıyla ulusal pazarın gereksinimlerine bağlı kılındı. Böylece ulusal pazar temeli üzerinde yükselen ulus-devletlerortaya çıktı. Ulus-devlet gelir akışını, gelir akışı da ulus-devletigeliştirdi.

Sömürgeler, bu süreci yaşayamadı. Yaşaması da olası değildi. Üretime yönlendirebilecekleri gelir kaynaklarının tümüne el konulmuştu. Sermaye birikmiyordu. İçine sürüklendiği sömürü ilişkileri yoksulluğu, yoksulluk ilkelliği doğuruyordu. Üretip satacağı malı olmadığı için, sahip çıkması gereken ulusal bir pazar oluşmuyordu.

Ulusal Devinimlerin Ortaya Çıkışı

Varsıllaşan sömürgeciler, 19.yüzyılın ikinci yarısında, yoksullaşan sömürgelere mal yanında sermaye de göndermeğe başladı. Buralara, yatırılan sermayenin gerekli kıldığı ulaşım ağırlıklı birtakım alt yapı yatırımları yapıldı. Yatırımlar, sömürge tipi de olsa ister istemez kapitalizmin görece gelişmesine yol açtı. Bu gelişme, o güne dek salt yabancı düşmanlığına dayalı bilinçsiz duyguların, yavaş da olsa ulus bilincine dönüşmesine yol açtı ve ulusal devinimler ortaya çıkmaya başladı.

Ulusçuluk ve ulusçu savaşım, 20.yüzyılda beklenmedik bir biçimde güçlenerek yayıldı ve başarılı oldu. Oysa, elde ettiği siyasi ve askeri başarılara denk düşecek bir ekonomik yapı henüz oluşmamıştı. Sanayileşmiş ülkelerde uluslaşmanın itici gücü ekonomi olurken, sömürgelerde bu güç; ağırlıklı olarak, işgale karşı tepki ve yerel gelenekler oluyordu.

Güç ve Şiddet

İnsanlar ve ülkeler arası çıkar çatışması, tarihin her döneminde vardı. Ancak, hiçbir çatışma kapitalist sömürgecilik ve emperyalist dönemdeki çatışma kadar, tek yanlı, eşitsiz ve sistemli biçimde yürütülmemiştir.

Bu dönemde insanların ve toplumların; varlık kaynaklarına, benliklerine, kültürlerine ve yaşam biçimlerine karışılmış, ulusların direnme gücünü yok edecek her tür yöntem uygulanmıştır. Geri kalmış ülkelerin gerilikten kurtulmaması için, barışçı ve barışçı olmayan her yol denenmiştir. Din, dil, mezhep, etnik yapı ve diğer yerel ayrımlar, bölünme ve çatışma için kullanılmış; sanayi, ticaret, tarım, ulaşım, eğitim ve kültür alanlarında gelişmeyi ve uygarlaşmayı önlemenin yöntemleri geliştirilmiş ve uygulanmıştır.

Yerel Tepkiden Emperyalizm Karşıtlığına

Sömürgecilere karşı yerel tepki her dönemde vardı. Şiddet kullanılarak kolayca bastırılan bu tepkinin ulusçuluğa yönelmesi, Avrupa’dakiler dışında, 20.yüzyıla girerken başladı. İdeolojik, politik ve örgütsel yetmezlik içinde, aydın çevrelerle sınırlı kalan bu dönemin ulusçuları, kitlelere öncülük edecek güçten uzaktı. O günlerde Avrupalı devletlere özellikle de İngiltere’ye karşı gelmeyi, düşünmek bile olanaksızdı. “Avrupalılar yenilemezdi, yapılacak en iyi iş onlarla uzlaşmak ve himayeleri altına girmekti.” Dönemin en “inançlı”ulusçuları bile böyle düşünüyordu.

Emperyalist elegeçirmenin (işgalin) gerçek niteliğini kavrayıp, tam bağımsızlığı amaçlayarak, emperyalizme karşı tek başına savaşıma girişen ve bunu başaran ilk ulusal savaş, Türk Kurtuluş Savaşıdır ve Türk Devrimi’nin dünya siyasetine yaptığı etki, sanıldığından çoktur. Dünya’nın tüm geri kalmış ülkelerini kuşatan emperyalist zincir ilk kez Türkiye halkasından koparılmış ve daha sonra arkası gelmiştir.

Türk Devriminin Önemi

Ulusal Bağımsızlık savaşımları, Türk Devrimin’den değişik oranlarda, etkilenmiştir. Ancak, bunlardan hiçbiri, her alanda ulusal siyaset belirleme ve belirlenen siyaseti uygulama konusunda, Türk Devrimi’nin gösterdiği başarıya ulaşamamıştır. Bu nedenle bağımsızlık savaşımlarının tümü uzun sürmüş, yitikleri ağır olmuştur. Oysa, Türk Kurtuluş Savaşı, sahip olduğu önderliğin yönetimdeki başarısı sayesinde 3,5 yıl gibi kısa bir sürede kazanılmıştır.

Ülkeyi ve halkı tanıma, ona güvenme, dünya siyasetini ve bölgesel sorunları kavrama, ideolojik bağımsızlık, erişilen tarih bilinci, köktenci anti-emperyalist tavır, özgüven ve tam bağımsızlıkta kararlılık, ulusal birliği sağlama becerisi ile askeri ve siyasi örgütlenme yeteneği… Kemalist önderliğin bu nitelikleri, değişik ülkelere değişik oranlarda esin kaynağı olmuş ancak tümünü birden yaşama geçirebilen bir önder kadro, her hangi bir ülkede ortaya çıkamamıştır.

Türk Devrimi’nin, sömürge ve yarı sömürge ülkelere örnek olması, buralardaki ulusçu devinimlerin anti-emperyalist politik akımlar haline gelmesine yol açmıştır. Anadolu’daki Türk zaferi, Endonezya’dan Fas’a, Hindistan’dan Etyopya’ya, Tunus’a, Yemen’e dek pek çok ülkede kitle eylemleriyle kutlanmıştır.1

Tunus’ta, Cezayir’de, Mustafa Kemal’in resimleri gazetelerden kesiliyor, duvarlara yapıştırılıyordu.

Malezya’da dükkanlar Mustafa Kemal’in posterlerini satıyor ve Malezya’lı gençler bunlardan satın alıyor ve halka dağıtıyordu.2

Tunus’ta Kemal Paşa resimleri, geleneksel cam üzerine boyama sanatının konularından biri olmuştu.3

Afrika’da insanlar, Türkiye’nin haritadaki yerini bilmiyordu ama Mustafa Kemal’i biliyordu.4

Bütün bunlar, okuma yazma bilmeyen toplumlarda ve insan resminin dince yasaklandığı ülkelerde oluyordu.

Mustafa Kemal imgesinin yarattığı büyük etki, Türkiye’nin adını yüzmilyonlarca insan için özgürlük savaşımıyla eşanlamlı duruma getirmişti.5

İngiliz tarihçi Arnold J.Toynbee’nin 1923 yılındaki görüşleri, Türk Devrimi’nin yalnızca Türkiye’yle sınırlı kalamayacağı yönündedir: “Türk ulusu kendisi için savaşırken aynı zamanda yoksul ülkelerin de savaşını vermiştir. Kendisine karşı kabaran sel sularını, Ankara kapılarında durdurarak, İzmir’e, Trakya’ya ve İstanbul’a doğru süren Türkler’in başlattığı yeni akım, belki de Irak, Suriye, Filistin, Mısır, Tunus, Cezayir ve Hindistan’a dek etkisini sürdürecek ve bu ülkeleri kaplayan Batı selini sürükleyip götürecektir”.6

Alman yazarı Dagobert Von Mikusch: “Doğunun bu büyük reformcusuna, eğer deyim yerinde ise, bu uluslararası ulusçuya, tarih iki çağın eşiğinde kendine layık olduğu önemli yeri vermiş ve buradaki başarıları O’nun tarihsel ödevi olmuştur”.7

Yunanistan Başbakanı Mihail Metaksas’ın: “Atatürk’ün devlet yönetimi ve yaptığı devrimler, yalnız Türkiye’yi değil, bütün dünyayı etkilemiştir”8 biçimindeki görüşleri de aynı yöndedir.

Etyopya’lı büyükelçi Osman Muhammet’e göre, Afrika’da özgürlüklerine kavuşmuş olan 42 ülke bunu Atatürk’ün Bağımsızlık savaşımından hareket ederek sağlamıştır.9

Kemalist Devrim, Güney Amerika ülkelerinde de geniş yankı uyandırmıştır. Buna karşın, Latin Amerika’nın yetiştirdiği en önemli marksist düşünür Jojé Karlos Mariatégui, 1924’de yayınlanan eserinde, Türk Devrimi’nin devrimci niteliğini vurgulamış ve övmüştür.10

Bağımsızlık Devinimleri Yayılıyor

Ulusçuluğun yayılması 1920’den sonra yoğunlaşmış ve kısa sürede bağımsızlık savaşlarına dönüşmüştür. Bilinç düzeyi, yabancı düşmanlığıyla sınırlı eskinin köylü direnişçileri bu süreçte, politik tavırlı kurtuluş savaşçıları ve inançlı yurtseverler olmuştur. Dünya nüfusunun yarıdan çoğu, 40-50 yıl içinde, savaşarak bağımsızlığına kavuşmuştur.

Güç kullanarak önlenemez olduğu görülen bu hızlı gelişme, emperyalist ülkelerin, uluslararası ölçekli yeni politikalar üretmelerine yol açmıştır. Yeni Dünya Düzeni böyle doğmuştur.

Yeni Dünya Düzeni’nin özü; Dünya egemenliğinin, askeri işgal ve açık şiddeti sınırlandırarak yerine, ondan daha etkili olan, ekonomik ve siyasal bağlantılarla sürdürülmesidir. Sömürgelerin yarı-sömürge, bağımsızların yarı-bağımsız duruma getirilmesidir.

Sınıfsal Değil Ulusal

20.Yüzyıl’daki ulusal bağımsızlık savaşımlarının kanıtladığı belki de en önemli sonuç, bu savaşımın sınıfsal öncelikleri temel alan bir anlayışla değil, ulusal nitelikte program ve stratejilerle yürütülmek zorunda olunmasıdır.

Özellikle Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan ideolojik belirlemeler nedeniyle, ulusal hareketler içinde yayılan ve maddi temeli olmayan ideolojik öncelikler, ulusal savaşım için son derece zararlı olmuştur. Anti-emperyalist erekle birleştirilmesi gereken tüm ulus güçleri, bu tutum nedeniyle bir araya getirilememiş ve ulus birliği tam olarak sağlanamamıştır. Bu da, savaşımın uzamasına, yitiklerin artmasına yol açmıştır.

Benzer yaklaşım kimi ülkelerde, bağımsızlıktan sonra da sürdürülmüş, bu nedenle kısa süre içinde, yönetimi koruma ve kurulan yeni düzeni sürdürme sorunuyla karşılaşılmıştır.

Dünyanın Durumu

21.Yüzyıla girerken, dünya, azgelişmiş ülkeler açısından 20.yüzyıl başlarına benzer bir görünüm veriyor. Üç büyük ülke; ABD, Almanya ve Japonya ile bunların çevresindeki üç ülke, İngiltere, Fransa ve İtalya şiddetli bir ekonomik yarış içindeler. Bu ülkeler, dünya ekonomi ve siyasetine yön veriyor ve askeri üstünlüğü şimdilik tartışılmaz gözüküyor.

Kağıt üzerinde siyasi bağımsızlıkları olan ancak ekonomik bağımlılık içindeki 150’yi aşkın azgelişmiş ülke giderek güç yitiriyor. Gelir düzeyleri düşen, yaşam koşulları bozulan ya da işsiz kalan kitleler; ulusal haklarını, kimliklerini, kültürlerini ve yerel geleneklerini yitirip hızla yoksullaşıyor. Ulus-devletler parçalanıyor ya da güçsüzleştiriliyor. 21.Yüzyılın, yerel toplulukların etkin olacağı ulussuz bir dünya olacağı ileri sürülerek, insanlığın ulusçuluğu aştığı söyleniyor.

Gerçek Nedir

Gerçek bu mudur? İnsanlık bir bütün olarak böylesi bir uygarlık düzeyine ulaşmış mıdır? Günümüz dünyasının böyle bir noktadan çok uzak olduğu açık. Ulus-devletler, doğal yaşam sürelerini doldurmuş yapılar değil tam tersi, özellikle az gelişmiş ülkeler için korunup güçlendirilmesi gerekiyor.

Gelişmiş ülkeler kendi devlet yapılarını sürekli olarak güçlendirmekte ve yetkinleştirmektedir. Günümüzdeki gelişmeler azgelişmiş ülkelerdeki ulus-devletlerin doğal süreçle ortadan kalkması değil, değişik araç ve yöntemle ortadan kaldırılmasıdır. Bir başka deyişle, ulus-devlet yetkilerinin yerel gerici yapılanmalara ve denetim altında tutulan uluslararası örgütlere devridir.

21.Yüzyıl

Baskı altına alınmış olsa da 21.yüzyıla girerken, ulusal duygularda bir yükseliş yaşanmaktadır. Güce ve sömürüye dayalı uluslararası ilişkiler, baskıcı yönetimler ve büyük boyutlu eşitsizlikleriyle bugünün geçerli dünya düzeni, sürgit egemenliğini koruyamaz.

Bugünkü durum, 20.Yüzyıl başına büyük oranda benziyor. Azgelişmiş uluslar üzerinde, büyük baskı var. Bu ülke halkları giderek yoksullaşıyor. Eşitsiz ilişkiler ve sömürü, insanları eziyor. Ancak, bunlara karşı tepkiler de gelişiyor.

20.Yüzyıl başında emperyalizmi ve yöntemleri anlamağa çalışan insanlar bugün, küreselleşmenin ne olduğunu öğrenmenin çabası içinde. O gün, demiryolu ayrıcalıklarını, kapitülasyon koşullarını, Düyun-u Umumiye vergilerini ve konsolosluk mahkemelerini tartışan yurtseverler; bugün, yabancı sermaye yatırımlarını, özel ticari anlaşmaları, gümrük birliklerini, özelleştirmeleri ve Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’nı tartışıyor. Nobel ödüllü ünlü ekonomist Norman Engell, 1910 yılında; “Uluslararası finans, ticaret ve endüstrisiyle o derece bütünleşmiştir ki… Siyasi ve askeri iktidar artık, gerçek yaşamda çok az şeye egemendir” diyordu.11Bu sözler günümüzden 90 yıl önce söyleniyordu. 20.Yüzyıl, gerçekten uluslararası finansın her şeye egemen olduğu bir yüzyıl oldu. Öyle olmayı sürdürüyor.

Emperyalist ülkeler, küresel egemenliği devlet gücüyle ayakta tutuyor. Ulus-devletlere karşı her girişim, ulus-devletlerin karşı girişimini getiriyor. Bu bir doğal bir tepki, kaçınılmaz bir zorunluluk. Maddi temeli yok olmadan hiçbir toplumsal olgunun ortadan kalkmayacağını herkes biliyor. Bu nedenle, 21.yüzyıl, yeni bir ulusçu dalganın yükseleceği bir yüzyıl olmaya aday. Türk Devrimi’nin ilke ve değerlerinin, bugün (özellikle Çin’de) şaşırtıcı bir biçimde yükselebilmesinin nedeni budur.

 

DİPNOTLAR

1          “Kemalizm ve İslam Dünyası” İ.GökalpF.Georgeon, Arba Yay., sf.26
2          A.C. Milner, sf.157 ak. a.g.e. sf.27
3          “Travaux et Recherches en Turquie” J.L.Bacque, 1982, sf.188-199 ak. a.g.e. sf.27
4          “Tek Adam” Ş.Süreyya Aydemir, Remzi Kitapevi, 9.Baskı 1983, sf.419
5          “20.Yüzyıl Başında Cezayirlinin Bilincinde Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye” Benjamin Stora, “Kemalizm ve İslam Dünyası” İskender Gökalp-Francoıs Georgeon, Arba Yay., sf.180
6          Asia Dergisi, Ekim 1923, Arnold J.Toynbee “Atatürk İçin Diyorlar ki” Selahattin Çiller, Varlık Yay., sf.101
7          “Türk Dili 1964”, XIV.Cilt, sayı 158 ak. “Atatürk İçin Diyorlar ki” Selahattin Çiller, Varlık Yay., sf.187
8          “Ulus”23 Kasım 1938, ak. a.g.e. sf.228
9          “Cumhuriyet”23 Ocak 1973 ak. a.g.e. sf.110
10       “La Révolution Turqueet I’Islam” Jojé Carlos Mariatégui Lima 1924, ak.Prof.Taner Timur “Türk Devrimi ve Sonrası” İmge Kit., 3.Bas. 1994 sf.299
11       “POWER Ocak 1999” Aybim Bilgisayar, garildi.yore.com.tr.

Metin Aydoğan
Metin Aydoğan

Metin Aydoğan, 1945'de Afyon'da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini İzmir'de, yüksek öğrenimini Trabzon'da tamamladı. 1969'da Karadeniz Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesini bitirdi. Yüksek öğrenimi dışında tüm yaşamını İzmir'de geçirdi. Örgütlü toplum olmayı uygarlık koşulu sayan anlayışla, değişik mesleki ve demokratik örgütlere üye oldu, yöneticilik yaptı. Çok sayıda yazı ve araştırma yayınladı, sayısız panel, konferans ve kongreye katıldı. Sürekli ve üretken bir eylemlilik içinde olan Metin Aydoğan, yaşamı boyunca yazdı, yaptı ve anlattı. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Yorum Yapabilirsiniz

4 × 3 =