19 MAYIS 1919’DAN 19 MAYIS 2019’A

yonetici
Ülkenin içinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan sorunlardan kaygı duyanlar, aynı soruyu soruyor ve yanıt arıyor: ‘Ülkenin durumu iyi değil, ne yapılmalı’. Tartışmalarda, üç eğilim öne çıkıyor. Bir kesim; askeri işgal olmasa da siyasi ve ekonomik işgalin olduğunu, koşulların 1919 koşullarına benzediğini söylüyor. Ulus bütünlüğünü amaç edinen bir anlayışla; toplumun her kesimini içine alan bir örgütlenmenin gerekli olduğunu ileri sürüyor. Onlara göre, Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi; yerel örgütler kurulmalı, kurulu olanlar birleştirilmeli ve ilerde kurulacak ulusal partinin kadrosunu oluşturacak halk önderleri yetiştirilmelidir… İkinci eğilim, varolan siyasi partilere girip çalışılmalı, bu partiler ülkenin ve halkın çıkarlarını savunan partiler haline getirmelidir diyor… Üçüncü eğilim ise; yeni bir parti kurarak, halkın karşısına oy vereceği yıpranmamış bir parti seçeneğiyle çıkmanın doğru olduğunu kabul ediyor.

Yol Ayrımı

Türk toplumu, değişim sancıları yaşıyor ve hızla bir yol ayrımına yaklaşıyor. Bir yanda, dış yönlendirmelerle ulus devlet işleyişini kabile ilişkilerine dönüştürmeye yönelen egemen siyaset; öbür yanda, Cumhuriyet kazanımlarını yitirmek istemeyen, birlikten yana ulusal bağımsızlıkçılar. Bir yanda emperyalizm ve işbirlikçiler, öbür yanda Türk halkı ve yurtseverler. Uzlaşmaz çelişki içeren bu karşıtlığın, çatışmayla sonuçlanması, çelişkinin niteliğinden kaynaklanan toplumsal bir gerçeklik durumunda.

Kötüye gidiş, sürerken, gidişe karşı çıkan bağımsızlıkçı tepki de ortaya çıkmaya başlıyor. Özgürlükçü düşünceler filizleniyor, toplumsal direnç canlanıyor. Baskıdan ve bağımlılıktan kurtulmayı amaçlayan sorgulama ve tartışma yayılıyor. Ulusçu-ümmetçi, yurtsever-işbirlikçi ya da çıkarcı-toplumcu çelişkileri, yüz yıl sonra yeniden kritik sorunlar olarak Türk halkının karşısına dikiliyor.

Bozulan Denge

Cumhuriyetle kurulan toplumsal denge bozulmuş; iyiyle kötü, olumluyla olumsuz, erdemle ihanet birbirine karışmış durumda. Belki de dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen duygu ve düşünce karmaşası, bugün Türkiye’de yaşanıyor.

Halkın önemli bir bölümü, içgüdülerle yaşamını sürdüren canlı varlıklar gibi; yönsüz ve yönelimsiz bir edilgenlik içinde, kendini doğal akışa bırakmış durumda. Kimin ne söylediği, ne yaptığı, yapılanların ne anlama geldiği ve geleceğin neler getireceğiyle ilgilenmiyor. Bir bölümü, yaşamdan umudunu kesmiş, günlerini öbür dünyaya hazırlanmakla geçiriyor.

El yordamıyla da olsa durumun farkına varıp gelecekten kaygı duymaya başlayanlar, olayları anlamaya çalışıyor. Ancak, yapılması gereken henüz bilince çıkarmış değil. Oldukça geniş bir kesimi oluşturuyorlar ama birbiriyle çelişen farklı görüşleri temsil ediyorlar. Egemen siyasete tepki duyuluyor ama birliğe yönelen yurtsever cephe henüz kurulabilmiş değil.

Tartışmalar

Düşünsel karmaşa sürse de, geleceğe yön vermeye aday bir siyasi tartışma gelişiyor. Ülkenin İçinde bulunduğu ve giderek ağırlaşan sorunlardan kaygı duyanlar, aynı soruyu soruyor ve yanıt arıyor: Ülkenin durumu iyi değil, ne yapmalıyız…

Somuta yönelik iyi niyetli arayışlar içinde üç eğilim öne çıkıyor. Bir kesim, Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi; ‘yerel örgütler kurulmalı, kurulu olanlar birleştirilmeli ve ilerde kurulacak ulusal partinin kadrosunu oluşturacak halk önderleri yetiştirilmelidir’ diyor. İkinci eğilim, ‘var olan siyasi partilere girip çalışmayı’, üçüncü grup ise ‘yeni bir parti kurmayı’ öneriyor.

Partili Yaşam ve Partiler

Kurulu partilerde çalışma ve yeni parti kurma düşüncesine karşı çıkanlar, bu tür girişimlerin Türkiye’de 70 yıldır yapıldığı ve ülkenin sürekli kötüye gittiğini söylüyor. Onlara göre, bu öneriler olumsuz sonuçlarıyla ve yaşanmış gerçekler olarak ortada duruyor. Türkiye’nin, 1946’dan sonraki 73 yılı; kurulan, iktidar olan, kapanan, yeniden kurulan partilerle geçti. Bu süre içinde, Türkiye; kendine güvenen güçlü ve bağımsız bir ülke durumundan; gizli işgal altında dağılma sorunları yaşayan, güçsüz ve dirençsiz bir ülke durumuna geldi. Bunun sorumlusu, çok partili adı verilen kurgulanmış siyasi düzen ve bu düzenin ürünü siyasi partilerdir.

Türkiye’de bugün, yasallık kazanmış yüze yakın siyasi parti var. Bunlardan dördü hariç hiçbirinin Meclis’te temsil edilme şansı yok. 73 yıllık olumsuz sürecin kalıntısı olan baraj geçen dört parti, Seçim ve Siyasi Partiler Yasası’nın kendilerine verdiği ayrıcalıklara dayanarak, değiştirilmesi neredeyse olanaksız bir siyasi tekel oluşturmuştur. Hazineden büyük rakamlı parasal yardım alıyorlar. Medya, farklı oranlarda olsa da onların haberlerini veriyor. Tümü, ABD ve AB’nin önceliklerine göre hareket ederek, dış istemlere uygun hareket ediyorlar.

1919’u Kavramak

Günümüz Türkiye’si ile 1919 Türkiye’si kuşkusuz aynı değil, olamaz da. Yaşamın sonsuz akışı içinde; hiçbir olay, olgu ve süreç aynı değildir. Yaşanan an, tek bir andır. Yinelenemez, geri döndürülemez, durdurulamaz. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.

Doğanın temel kuralını oluşturan bu gerçek, geçmişle benzerliklerin yaşanmayacağı anlamına kuşkusuz gelmiyor. Toplum biçimini belirleyen dönemler son bulmadan, dönem içindeki ilişkilerin niteliği değişmiyor. Değişim, biçimde ve yoğunluk farklılığında oluyor. Örneğin, emperyalizm ortadan kalkmadan, emperyalist ilişkiler yani pazar çatışması yok olmuyor. 20.yüzyıl başındaki ekonomik çatışma, 21.yüzyıl başında da sürüyor. 20.yüzyıl başında emperyalizmi yenilgiye uğratan Kemalizm, bu nedenle güncelliğini koruyor. Mücadele tarzı ve örgütlenme biçimi, geçerliliğini bu nedenle sürdürüyor.

1919’dan Ders Çıkarmak

1919 koşulları, günümüz koşullarıyla karşılaştırıldığında, önemli benzerlikler ve farklılıklar vardır. Benzerlik özde, farklılık biçimdedir. Ulusal mücadele açısından, daha güç ve daha kolay yanlar vardır. Bir bütün halinde değerlendirip bugüne yönelik yararlanabilir sonuç çıkarmak, bilinç ve kültürel olgunluk gerektiren tarihten ders alma sorunudur.

1919’da savaş yorgunu Türk halkı, hasta ve yoksuldur. Genç erkek nüfus neredeyse kalmamıştır. Anadolu ‘yetimler ve dullar ülkesi’ durumuna gelmiştir. Yoksunluklara karşın halk, Kurtuluş Savaşı’na katılma iradesini göstermiş ve tarihten gelen yurt savunma güdüsünü devreye sokmuştur.

Türkiye bugün, çoğunluğu genç olmak üzere 80 milyonluk nüfusa sahiptir. Hastalık ve yoksulluk konusunda daha iyi konumdadır. Ancak, yurt savunması konusundaki duyarlılık düzey yitirmiştir. Bilgisizlik ve kültürel aşınma yaygındır.

Askeri İşgal ve PKK Terörü

1919’da ülke askeri işgal altındaydı. Müttefikler, Türkiye’yi nüfuz bölgelerine ayırmış, bu bölgelere asker çıkarmıştı. Yunan Ordusu İzmir’e girmiş bölgeye yayılıyordu. Türk halkının ihanetleri nedeniyle nefret ettiği Rum ve Ermeni çeteleri katliam yapıyordu.

Emperyalist ülkeler bugün, Kürtleri kışkırtıyor ve eğitip donattığı PKK-PYD gibi taşeron örgütleri, Türkiye’nin üzerine sürüyor. 1919’da Yunan’a yaptırdığı silahlı karışmayı, bugün Kürt örgütlere yaptırıyor. Dün, yabancı unsur olarak Yunanlıları, yerel unsur olarak Anadolu Rumları ve Ermenilerini kullanırken; bugün yabancılaştırdığı PKK’yı ve Arapçılığı kullanıyor.

İstanbul Hükümeti ve AKP

1919’da, İstanbul hükümeti ve Padişah, işgalcilerle uzlaşarak onların isteklerini yerine getiriyordu. Saltanat ve Hilafet’in, geniş ve gerici bir kitle tabanı vardı. Para ve din kışkırtmasıyla ayaklanmalar çıkarılıyor, Kuvayı milliyeciler yakalanıp ya tutuklanıyor ya da öldürtülüyordu. Mezhepçilik egemen siyaset, ihanet meşruiyet aracı olmuştu.

Bugünkü hükümetler de müttefik saydıkları emperyalizmle uzlaşıyor, onların isteği yönünde uygulamalar yapıyor. Kamu mallarını elden çıkarıyor, yabancılara toprak, banka ve şirket satıyor, eğitimi gericileştiriyor. Demokratik girişimlerin her türünü, şiddet kullanarak bastırıyor. Yurtseverleri hapsediyor; hukuk tanımaz bir tutum izliyor.

Ordusuzluk ve TSK

1919’da, az sayıdaki ordu artığından başka, ulusal savaşımda yer alacak silahlı güç yani ordu yoktu. İstanbul Hükümeti, kalan birlikleri, yabancıların isteği üzerine terhis ediyor, silahlarını işgalcilere teslim ediyordu. İttihatçı adını taktıkları yurtsever subaylar, Malta’daki kalelerde hapsediyordu. Anadolu’da, halkı örgütlemeye çalışan yurtsever subaylar, tutuklanıyor hatta öldürülüyordu.

Bugün, 1919’dan farklı olarak ordu var, üstelik güçlü bir ordu var. Ancak, bugünkü hükümetler, işgal günlerindeki İstanbul hükümeti gibi, orduya olumlu bir gözle bakmıyor. Onun etkisini kırmak için, küresel merkezlerin istemi yönünde yasalar çıkarıyor; yasal ya da yasadışı uygulamalar yapıyor. Üst düzey subaylar tutuklanıyor. Bunlar, Malta’daki değil ama Silivri’de hapsediliyor. Askerlik paralı hale getiriliyor, Genel Kurmay’ın yetki alanı daraltılıyor, Jandarma İç İşleri Bakanlığına bağlanıyor.

Emperyalist Çatlak ve Küresel Birlik

Emperyalist devletler; 1919’da, 4 yıllık savaşın yorgunluğu içinde, birlikte hareket edemez durumdaydı. Almanya yenilmiş, Rusya çökmüştü. İngiliz ve Fransız ordusu, Anadolu içlerine uzanacak bir savaşı yürütecek durumda değildi. Bu durum, Kurtuluş Savaşı için önemli bir fırsat yaratıyordu.

Emperyalizm bugün, azgelişmiş ülkelere karşı birlikte hareket ediyor. Kara savaşı yürütecek asker bulmada zorlanıyor ama ileri teknoloji kullanarak, havadan saldırıyor; kentleri bombalıyor. Birbirleriyle savaşmıyor,  güçlerini birleştirerek yoksul ülkelere saldırıyor.

Sovyetler Birliği ve Bugünkü Rusya

1919’da Rusya, emperyalizmle çelişkisi olan müttefik bir ülkeydi. Kurtuluş Savaşı’nı desteklemiş, Ankara’yı tanımış, silah ve para yardımı yapmıştı. Güvenilir bir dost ülke durumundaydı.

Rusya’nın, farklı biçimde olsa da, bugün de Batı’yla çelişkisi var. Ancak, bugün Sovyetler Birliği gibi Türkiye’nin müttefiki değil. Türk Hükümeti, uyguladığı yanlış politikalarla, uçak düşürme olayında olduğu gibi, Rusya’yla her an düşman ülke konumuna getirebilir.

Örgütsel Tartışmalar ve Mustafa Kemalsizlik

1919’da, ülkenin içinde bulunduğu konumdan kaygı duyan yurtseverler, ülkenin her yerinde toplantılar düzenliyor, yapılması gerekeni tartışıyordu. Büyüklü küçüklü birçok ulusçu küme; çıkış yolu arıyor, yerel örgütler kuruyordu. Ancak, bu örgütler bugünkü gibi biraraya gelemiyor, mücadeleye yön verecek merkezi bir örgüt yaratılamıyordu. Tutulacak yolun bilinmezliği içinde, her şeyi göze alan Mustafa Kemal ortaya çıkıyor, kurulu örgütleri birleştirip yeni örgütler kurarak mücadeleye atılıyordu.

Ülkenin içinde bulunduğu koşullardan rahatsız olan yurtseverler, benzer kaygılarla bugün de biraraya gelmeye başlıyor; ülkenin her yerinde ne yapılması gerektiği tartışılıyor. Düşünceler karışık, gidilecek yol belirsiz. Eyleme dönüşen bir girişim henüz ortaya çıkmış değil ve Mustafa Kemal bugün yok.

Yaşamın Gerçekliği

“Ne Yapmalı” sorusuna verilecek sağlıklı yanıt; kuşkusuz, yakın tarihimizde yaşadığımız ve benzer koşulları içeren 1919 koşullarının inceleme ve irdelemesiyle ortaya çıkacaktır. Yalnızca ülkemizin değil, dünyanın bugünkü durumu, 20.yüzyılın başlarındaki durumuyla büyük bir benzerlik içindedir.

Üretim ilişkilerinde, dünya pazarlarının paylaşımında ve bu paylaşımın yarattığı gerilimlerde niteliksel bir fark yok. Emperyalizmin saldırganlığı sürüyor. Ulusal bağımsızlık, azgelişmiş ülkelerin yine başat sorunu. Türkiye, bağımsızlığını ve ulusal egemenliğini yitirerek Osmanlı’ya geri dönmüş durumda. Birşeyler yapılmazsa, ulus devlet varlığının sürdürülemeyeceği görülüyor.

Yapılması gerekenin örgütlenmek olduğu açık. Açık olmayan örgütlenmenin biçimi ve mücadele tarzı. Uygulanabilir bir yöntemin bulunup uygulanmasında, karara yön verecek birikim, 1919 koşullarında bulunuyor. 1919’dan ders alıp yararlanabilir sonuçlar çıkarılması gerekiyor. Bu durum, geçmişe bağlılığın yol açtığı bir istem değil, yaşamın dayattığı nesnel bir gerçekliliktir. Ulusal varlığın korunmasına yönelen yurtseverler, 1919’u incelemek ve girişecekleri mücadelede kendilerine yön verecek sonuçlar çıkarmak zorundadırlar.

yonetici
yonetici

Yorum Yapabilirsiniz

four × two =